Hedefi kendimiz olalım ya da olmayalım, biri bizi rahatsız eden bir söz söylediğinde, ağzından çıkanı kulağın duysun deriz. Sahi ağzından çıkanları Başbakanın kulakları duyuyor mu? Bu sorunun nedeni külhanbeyi edasıyla yüksek perdeden atıp tutması ve siyasi muarızlarına ağır hakaretler yağdırması değil. Zaten bu kendisinin gurur duyduğunu belirttiği Kasımpaşalı tarzını ifade ediyor. Cuma namazını kıldığı cami çıkışında bile herkese karşı hakaretamiz bir dil kullanmakta beis görmüyor. Asker-millet toplumunda yaşıyoruz ve bu toplumda maço üslup beğeni topluyor ya, o da bunu değerlendirip oya tahvil etmeye çalışıyor. Ezkaza bir gün ses tonu düşük olsa, kendisinin kabadayı edasına alışmış olanlar, belki de “Başbakanımız bugün pek havasında değil” diye düşünebilir. Biz de ‘zatıalilerini’ hiddet ve celaliyle biliriz ve malûm söylemi herkes gibi bizi de fazla şaşırtmıyor.
Başbakanın ağzından çıkan ama bizim kulağının duyduğu konusunda kuşkuya düştüğümüz şey başkadır. Muhteremin sözlerinde kuşkuya yol açan hususlara ilişkin iki örnek vereceğim. İlki asimilasyonla ilgili olacak. Almanya’da yaptığı bir konuşmada, asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu söyleyerek bir doğruyu dile getirmişti. “Bunda şaşacak ne var, bozuk saat de günde iki kez doğru zamanı gösterir” denilebilir. Ancak orta yerde soykırım niteliğinde bir suç varsa, yaptığı bu belirlemeye o kadar basit yaklaşılamaz. Asimilasyoncu bir devletin başında olduğu halde böyle bir cümle kurabilmesi açıklama gerektirir.
Asimilasyonun insanlık suçu sayılmasının nedeni soykırım olarak tanımlanmış olmasıdır. Soykırım bir insanlık suçuysa, ki öyledir, Türkiye Cumhuriyeti doksan yıldır bu suçu işliyor. Kürt çocuklarının anadilleriyle eğitim görebilecekleri tek bir anaokulu dahi bulunmuyor. Eğitimi bir yana bırakın, Kürtler mahkemede anadillerinde savunma yapamıyorlar. Soykırımcı kafa yapısına sahip yargıcın kararıyla Kürtçe bir anda ‘bilinmeyen bir dil’e dönüşüveriyor. Eşek anırdığında, köpek havladığında, kedi miyavladığında, keçi melediğinde, cismi görülmese bile, hangi hayvan olduğu ‘dilinden’ tanınır. Hiç kimse eşeğin miyavlamasını, kedinin anırmasını beklemez. Ama söz konusu Kürtler olunca, “Vatandaş, Türkçe konuş!” diye emredilir. Demek ki Kürtlerin bir hayvan kadar bile dilini kullanma özgürlüğü yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtler için ‘hayvanlaştıran bir rejim’ olması işte bu nedenledir. Tayyip Erdoğan işte böylesi bir devletin başbakanı olarak asimilasyon konusunda ahkam kesebiliyor.
Erdoğan’ın ikinci çarpıcı cümlesi ise ırkçılığa ilişkin belirlemesi oldu. Kiziroğlu Mustafa Bey hışmıyla da olsa, “Irkçılık İblisin yoludur” demek suretiyle yine özünde doğru bir laf etti. Ancak bu belirlemeyi Almanya’da yapmadı. Orada yapmış olsaydı belki bir anlam taşıyabilirdi. Ne de olsa Almanya’nın geçmişinde elli milyon insanın hayatına mal olmuş bir ırkçılık musibeti yaşanmıştı. Dolayısıyla sözleri belli bir anlayışla karşılanabilirdi. Ama o bu cümleyi BDP’yi ve Blok Milletvekillerini adını zikrettiği suçla itham etmek için kurdu. Erdoğan’a göre, ırkçılık yapan BDP İblisin açtığı yolda yürüyordu. Peki, bu BDP nasıl ırkçılık yapıyordu? Soykırıma karşı çıkarak, asimilasyon değirmeninin durdurulmasını talep ederek, katliamları protesto ederek, Kürt sorunu barış ve diyalog yöntemiyle çözülsün diyerek, Kürt halkının özyönetim hakkının tanınması gerektiğini söyleyerek! Türkleştirme değirmeninin kara Kürt buğdayını öğütüp halis Türk ununa karıştırmasından memnun olması gereken BDP, buna engel olmaya çalışmakla ‘ırkçılık’ yaptığını kanıtlamış oluyordu. Belli ki BDP’nin ırkçılığı Kürt soykırımına hayır demesi oluyordu.
Burada idam sehpasına yürüyen Seyid Rıza’nın sözleri aklıma gelir: “Ayıptır, günahtır, zulümdür!” BDP’yi ırkçılıkla suçlamak ayıptır, günahtır, zulümdür. Haşa Allah bile olsanız, hiç kimse bu zulmü, bu zilleti, bu günahı kabul edemez. Kabul eden Allah’ı inkar ediyor demektir. Gerçekten ırkçılık nedir? Uzağa gitmeden bilgisayarımdaki sözlüğe başvuruyorum: Irkçılığı “insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek, bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti” biçiminde tanımlıyor. Bu kısa tanım doğruysa, o zaman BDP Kürtlerin kimlerden, hangi uluslardan daha üstün olduğunu iddia etti? Gerçekliğinin kabul edilmesi temelinde Kürtler ve Türklerin eşit olarak bir arada yaşamalarını istemenin neresi ‘üstünlük taslamak’ oluyor? Türklerin Kürtlerden bir üstünlükleri bulunmadığını belirtmek midir ırkçılık? Bazıları halk deyişine başvurmakla avamın basitliğine düştüğümü düşünebilirler. Ama ben yine de “Atma Recep, arkanda Müslüman köyü var” diyeceğim. Kendi payıma ‘avam’ın zekasına inanıyor ve böylesi durumlarda söylenmesi gerekeni söylediğini biliyorum.
Irkçılıktan söz ediyorsunuz, değil mi? Peki, Kürt coğrafyasının dağına taşına Kürtler okuyup ‘insan olma’ yolunu bulsunlar diye ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ ibaresini kimler yazdı? Üzerinde bu cümlenin yer aldığı tabelaları hemen her Kürt kenti ve kasabasının girişine asmanın anlamı nedir? Türk insanı Türk’ten başka bir şey olmayacağına göre, ikide bir kendisine Türklüğünden mutluluk duyması gerektiğini hatırlatmak koca bir saçmalık değil midir? Bu doğru ise, ki doğrudur, o zaman bu ibare Türk olmayıp da kendi kimliğiyle yaşamak isteyen insanları uyarmak için oralara asılmadı mı? Yine bu ibarede tehdit yüklü bir uyarı yok mudur? Söz edilen cümle “Seni mutsuz edecek olan Kürtlükten kaç!” emrini anlatmıyor mu? Öz kimliğini taşıması ve öz kültürü ile yaşaması neden Kürt’ü mutsuz etsin ki? Kürtlük temizlenmesi gereken bir leke veya çıkarılıp atılması kaçınılmaz pislik içindeki bir libas gibi görülmediği müddetçe, Kürt kimliğini taşımak mutsuzluk gerekçesi olabilir mi? Irkçılığın daniskası olan şu ‘Kuyruklu Kürt’ deyişini Kürt kendi gerçeğinden kaçsın diye sizler uydurmadınız mı? Bundan ala ırkçılık mı olur?
O meşhur umum müfettişlerinizin, komutanlarınızın, valilerinizin, istihbarat elemanlarınızın hazırladığı raporlarda Kürtlerin nasıl değerlendirildiğine bir bakın: Bin yılların ana ve ata yadigarı topraklarında kendi kimliğiyle yaşamak isteyen ve bunun için direnen Kürtleri ‘temizlenmesi gereken haşereler’ diye tanımlayanlar kimlerdir? “Kürt okşanmaya gelmez, okşanan Kürt gurura kapılıp kendini bir şey sanır. Kürt’ü kazanmanın yolu çeliğin kudretini göstermektir”saptaması bütün bu raporların ortak noktası değil midir? Kazanılmış Kürt Türkleştirilmiş Kürt’ü anlatmıyor mu? Öyle ya, sizin bakış açınızla Kürt ‘hayatın manasını bir avuç gılgıl ve arpa yemekten ibaret sanan’ bir vahşidir. “Bir iki keçi besler. Bütün mülkü altına serdiği bir çul, kırık bir testi ve birkaç odun parçasıdır. Kursağına yufka ve katıktan başka bir şey girmez. Üstü başı lime limedir: Çıplak, aç ve haristir.” Sizin için Kürt ‘dimağında vurup kırmaktan, çalıp çırpmaktan başka hiçbir şeyin iz bırakmadığı, doğanın ilkel yaratıklarından pek az farklı, yalnız yaşamak için yemek ihtiyacını duyan bir zavallı’dır. Bunlar sizin Cumhuriyetinizin Kürt insanına nasıl baktığını ortaya koyan ibretlik belirlemelerdir. Peki, Erdoğan’ın İblisin yolu dediği ırkçılık tam da bu iğrenç aşağılama değil midir?
Geçmişteki tenkil harekatlarınızın gerekçesi ‘cahil halkın ağalara ve aşiret reislerine körü körüne itaat etmesi’ydi. Bugün ağa ve aşiret reisinin yerine PKK’yi yerleştiriyor, BDP’yi de reisin izni olmadan ‘tuvalete bile çıkmayan’ cahil halkın yerine koyuyorsunuz. Kullandığınız dil aynı efendinin aşağılayıcı dilidir, mantığınız hayvan terbiye eder gibi Kürt’ün tedibine girişen aynı zorba efendinin mantığıdır: Ağanın otoritesi zora dayanır. Aynı şekilde PKK gençleri zorla ya da kandırarak dağa çıkarır, kadınları ve çocukları vurur, halkı tehditle kendine bağlar, herkesi haraca keser, kirli işlerle uğraşır, kaçakçılık yapar, despotça yönetir. Çünkü ne de olsa PKK de sırf ‘yaşamak için yemek ihtiyacını duyan zavallı bir halkın’ içinden çıkmıştır. “Kurt tüyünü değiştirir, huyunu değiştirmez.” Evet muhterem, sizin Kürtlere bakışınız budur ve bu da İblisin yolu dediğiniz ırkçılığın ta kendisidir.
Mademki Doğrucu Davut havasındaki Başbakan “Irkçılık İblisin yoludur” diye buyurdular, o zaman bizim de öfkesine ortak olup bu doğruya ek biçiminde söylememiz gereken birkaç söz olmalıdır: Irkçılık yapmak şerefsizliktir, alçaklıktır, dinden imandan çıkmaktır, İblisin ta kendisi olmaktır. Irkçılık yapanı izlemek de yine arsızlık ve hayasızlıktır, şerefsizliktir, insanlık düşmanlarıyla suç ortaklığıdır, İblisin eli ve ayağı olmaktır.