İşler karmakarışık oldu. Önce, AKP’nin, devlet bürokrasisinin ve AKP yanlısı medyanın “kimyası” bozuldu.
PKK’nin bir eylemine, BDP resmen, açık bir şekilde, iki Eşbaşkan’ın imzalarıyla itiraz etmiş, bu eylemi “kabul edilemez” bir eylem olarak eleştirmişti.
Bu sayılan “taife” bu “eleştiri” karşısında önce dilini yuttu. Bir iki mırın-kırın dışında BDP’nin bu eleştirisinin üstünde duran olmadı. Tam tersine… Bu açıklama yokmuş gibi, BDP’ye karşı ahlaksız bir saldırı kampanyası açıldı. Örneğin, Hürriyet Gazetesi’nde Taha Akyol, BDP’nin tutumunu bilerek yok saydı ve ona buna sataşmaya başladı. Önce Akyol’u okuyalım:
“Ahmet Türk’ten bir protesto duydunuz mu? ‘Sol’ gelenekten gelen Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya Önder, kendileri gibi ‘sol’ bir milletvekilinin silah zoruyla kaçırılmasına karşı çıkma yönünde ‘devrimci’ bir tavır koydular mı? Protesto anlamında tek kelime edememiş olmaları, PKK ‘mahallesi’nde ‘özgürlüğün’ ne anlama geldiğinin bir göstergesidir.”
Bu satırlarda “bilimsel” ahlakın, gazetecilik “namusunun” zerresi var mı? Taha Akyol, BDP eşbaşkanlarının açıklamasına boş vermiş, bu açıklamanın aynı zamanda Ahmet Türk, Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya Önder adına da yapılmış olduğunu bilerek bir yana bırakmış, yaşından, başından, yaratmak istediği “imajdan” utanmadan “PKK mahallesinde özgürlüğün” anlamı hakkında konuşuyor. AKP “mahalesinde gazeteciliğin” ne menem bir rezillik olduğu çok açık. “İyiler” Başbakanın talimatıyla kovuluyor, meydan da bu gibilere kalıyor.
Taha Akyol’un tutumu özel değil. AKP’nin kendisi de aynı tutumu sürdürmekte. Başbakan adına onun danışmanı Akdoğan da Eşbaşkanların açıklamasına karşı aynı “arsız” tutumu gösteriyor. O da şöyle diyor:
“BDP samimiyetsiz. Kaçırılanlarla ilgili yaptığı açıklamalar insani hassasiyetle yapılmıyor. Örgüt karşısında devleti acziyet ve zafiyet içerisinde göstererek pazarlık ilişkisine sokmak için baskı yapıyor.”
Buradan çıkan sonuç, sanılandan da önemlidir.
“Terörle mücadele, uzantısıyla müzakere” maskaralığını ortaya atan AKP’nin en temel tezi, “BDP asla PKK’nin herhangi bir eylemini eleştiremez” teziydi. AKP’ye göre, “eğer BDP PKK’nin herhangi bir eylemini eleştirme özgürlüğünü” kullanırsa, “BDP’yle müzakere” yolu açılabilirdi.
Bu iki yüzlülük, sinsilik, işte Aygün olayında bütün haşmetiyle ortaya çıktı. Görüldü ki, AKP’nin amacı “BDP’nin PKK eylemlerini eleştirmesi” değil, her durumda PKK’yi askeri olarak, BDP’yi de kitlesel tutuklamalar yoluyla yok etmek. Bu gerçek ortaya çıktığına göre, Türkiyeli aydınların ve kimi Kürt aydınlarının zaman zaman BDP’yi “PKK’ye eleştirel yaklaşıma” çağırmalarının hiçbir anlam taşımadığını söylemek gerekir.
“Eğer sizinle müzakere edilmesini istiyorsanız PKK’yi eleştirin” diyenler, aslında “elinizi verin de kolunuzu kapalım, sonra gövdenizi yutalım” tuzakçılarıdır. Eşbaşkanlar Aygün’ün can güvenliği ve özgürlüğü için “ellerini uzatmış”, AKP adına Akdoğan uzatılan bu eli “ısırmış“, BDP’nin “kolunu” sonra da “gövdesini” yutmak için hırıltılı sesler çıkarmaya başlamıştır. Aygün olayının en önemli sonucu bu gerçeğin ortaya çıkmış olmasıdır. Ve bir de şu “kaçırılma”, “alıkoyma” meselesi var.
Cemaatin pırıltılı yazarlarından A.Turan Alkan da yukardaki koroya, daha değişik bir yöntemle katılmış. O da BDP’nin “samimiyetini” sorgulayanlardan. Güya, BDP Eşbaşkanı Selahattin
Demirtaş Aygün için “kaçırıldı” diyememiş de “alıkondu” demiş. Bakın bu “alıkondu” teriminden Alkan’ın vardığı sonuç nasıl bir şey?
“Menşe ve dünya görüşü itibariyle çok da uzak sayılmamaları gereken bir arkadaşlarının eşkıya tarafından kaçırılmasını, sonuçta “alıkonulma” diye nitelemek zorundaydılar. parti (örgüt?) disiplini altında kendileri gibi olmak ve kalmak haklarının bulunmadığını biliyorlardı. Şu meşhur “Alıkoymak” fiili ile kendini baldırından vuran BDP’li vekillere de aynı tavsiyede bulunabiliriz; bu tarz-ı siyasetin varacağı bir yol, açacağı bir kapı yok çünkü.”
İşte Alkan “alıkoyma” terimi üzerine muazzam bir “hakaret şatosu” inşa etmiş. Zavallı bir şato bu. Bir fiskeyle çöker. Türk ceza hukukunda “kaçırma ile alıkoyma” tek bir eyleme ait iki kavramdır. Hiç kimse bir insanı “sonsuza kadar kaçıramaz”. “Kaçırır” sonra da “alıkor”. Eylemin “başı” kaçırmadır, “ortası” “alıkoyma”dır. Sonrası “bırakma”dır. Alkan’a SBF’de bunu öğretmemiş olabilirler, ama Demirtaş bir hukukçudur. “Kaçırmanın” “kötü”, “alıkoymanın” “iyi” bir şey olduğu Turan Alkan’ın cehaleti…
Demek ki, Alkan Demirtaş’ın “alıkonma” terimini “örgüt disiplini” yüzünden ve olayı “hafifletmek” amacıyla kullanmamış. Hukuki bir terim olduğu için kullanmış.
Ama ben hem Alkan’ın “kaçırma”, hem de Demirtaş’ın “alıkoyma” terimlerinin Aygün olayına pek uymadığını düşünüyorum. Çünkü bu iki terim, TCK’da daha ziyade “kız ya da erkek kaçırma ve alıkoyma” adı altındaki “cürümler” için kullanılmakta. Aygün “sivil” olduğu için burada “esir alma” terimi de uygun düşmemekte. 48 saat sonra bırakıldığına bakılırsa “tutuklama” demek de olmaz. Sizce en uygun terim nedir? Bence şu:
“Gözaltına alma…”
‘Kaçırmak ve alıkoymak mı?’ Gözaltına almak ve bırakmak mı?