
Yönetmenliğini Umut Dağ’ın yaptığı ‘Kuma’ filmi gösterime girdiği Avusturya’da ilgiyle izleniyor. Film, uluslararası festivallerde ödüller aldı. Avusturya’nın başkenti Viyana’da yaşayan Kürt yönetmen Umut Dağ ile ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Kuma’ üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Kısa sürede büyük bir ilgiyle karşılanan ‘Kuma’ filminin ayrıntılarını, arka planını ve genç yönetmenin sinemaya bakışını konuştuk...
Avusturyalılar yaptığın işlerden dolayı sizi tanıyor, ancak Kürt kamuoyu yeni tanıyor. Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?
Kırşehirli Kürt göçmen bir ailenin çocuğu olarak Viyana’da doğup büyüdüm. Ailem yaklaşık 30 yıl önce iş göçü nedeniyle Avusturya’ya yerleşmiş. Okul hayatım boyunca çeşitli arayışlarım oldu. İlgi alanlarım genişledi: Uluslararası gelişmeler, din bilimleri, astronomi gibi çeşitli ilgi alanlarım oldu ve bu alanlarda eğitim deneyimlerim oldu. Fakat her zaman için sinema hayatımda önemli bir noktadaydı. Çeşitli dizi ve film setlerinde çalışmaya başladım. Asistanlık yaptım ve sinemayla hayatıma devam etme kararı aldım. Bu sebeple Viyana Film Akademisi’ne kayıt yaptırdım. Akademi’nin Avusturya’da yaşayan ilk ve uzun süredir tek Kürt öğrencisiydim. Şimdi ise iki Kürt arkadaş daha akademide eğitime benimle birlikte devam etmekteler. Şimdiye kadar çeşitli müzik videolarım oldu. Çok sayıda kısa metrajlı film çalışmam var. Orta metrajda 40 dakikalık bir filmim var, bu film Avusturya’da en iyi orta metrajlı film ödülünü ve Almanya’da önemli bir ödül almıştı. ‘Kuma’ ise ilk uzun metrajlı film çalışmam.
Kuma filmi farklı bir bakış açısıyla geleneksel bir tema üzerine kurgulanmış, ama aynı zamanda eşcinsellik gibi toplumumuzda halen tabu olan konular da filmde yer almış. Avrupa’da yaşayan biri olarak niçin kumalık temasını seçtiniz?
Buraya göçle gelmiş birinci kuşak anne-babalar, kendi geleneklerini de büyük ölçüde buraya taşıdılar. Bu gelenekleri dış kültüre doğru da savunmaya geçince, tutucu bir kültür aslında yıllardır kendini göçmen aileler arasında yaşatmakta. Bu anlamda gözlemlerim oldu; anne bu yapı içerisinde çocuklarına gelenekleri aktarmada önemli bir görev üstleniyor. En önemli vasfını burada buluyor, çünkü kendi geleneklerini çocuklarına taşıyamadığı zaman kendini tanımlayamıyor, varlık nedenini bununla açıklıyor. Erkeğin birden çok evlilik yapması burada bilinen bir konuydu ama kuma kavramı biraz daha farklı bir olgu. Avrupa kültürü içerisinde de pek işlenmiş bir konu değildi. Diğer yandan Türkiye için de bilinen bir temaydı belki, ama farklı bir bakış açısıyla kadın üzerinden kurgulanmış bir film yaptık. Bu yönüyle otantik ve özgün bir temaydı. Hem burada yaşayan insanların hem de Türkiye toplumunun ilgisini çekebilecek bir konu diye düşündüm.
Peki şöyle devam edelim; Avrupa’nın Ortadoğu’ya ve kültürüne karşı yaygın bir oryantalist bakış açısı mevcut. Avrupalı izleyiciler bu bakış açısının dışına çıkıp filmdeki o arka planı da anlayabiliyor mu? Yani bunun aslında erkek egemen bir aklın kadın tarafından tarihsel bir kabullenişi olduğunu ve nedenleri noktasında ipucu alıyor mu?
Açıkçası filmi izleyenlerden olumlu, olumsuz çeşitli tepkiler geliyor. Kimisi, Anadolu coğrafyasında herkesin böyle yaşayıp yaşamadığını merak ediyor, kimisi şaşkınlıkla izliyor ve bu durumu tanımlamaya çalışıyor. Tabii bu durumda konuştuklarıma detayları anlatmam gerekti, yani bunun bir toplumsal sorun olduğunu ama her ailede olmadığını vs. anlatmak durumunda kalabiliyorsun. Tabii anneyi anlayanlar, onu yargılamadan anlamaya çalışanlar da var, ki bu en doğru yaklaşım olur. Ben aileyi anlatırken herhangi bir değer yargısı oluşturmadım. Mesaj verme kaygım yoktu, gerçeği olduğu gibi aktardım. Böylece izleyici bu durumu kendisi sorgulayabilir.
Peki Kürt ve Türk izleyicilerin tepkileri?
Böyle bir sorunu farklı bir perspektiften dile getirmemi oldukça sevindirici bulanlar var. Kendi hikayelerini filmde bulanlar var, diğer yandan kumalık olgusunun önemli bir toplumsal sorun olduğunu bildikleri halde bunun gündeme gelmesinden hoşnut olmayan insanların tepkisi de var. Tabii önemli olan bu sorunla yüzleşmek, arka plandaki egemen algıyı anlayabilmek.
Kumalık Kürdistan’da ve Türkiye’de halen kanayan bir yara, bu olguyu nasıl çözümlüyorsun?
Burada en büyük problem kadınların kumalık gibi bir geleneği içsellestirmiş olmalarında. Erkeğin bakış açısı, bu konudaki yanlışı biliniyor zaten ama asıl sorun kadının bir noktadan sonra bu yanlışın gönüllü taşıyıcısı haline gelmesi, erkeğin egemenliğini kabul edip adeta bir erkek gibi düşünür hale gelmesi, kısacası kadının erkekleşmesi... Kadın farkında olmadan erkeklerin dayattığı algının savunucusu ve taşıyıcısı durumuna getirilmiştir, en trajik sorun da budur.
Bu arada filmdeki ailenin etnik yapısına dair bir vurgu yok, fakat filmin başındaki düğün sahnesinde Kürtçe bir ezgi eşliğinde halay çeken insanlar var, buradan yola çıkarak ailenin Kürt olabileceğini düşündüm. Eğer öyleyse niçin filmde hiç Kürtçe konuşmadılar?
Bu Kürt bir aile değil, Türk ailesi anlatılıyor. Eğer öyle olsaydı Kürtçe konuştururdum oyuncuları. Fakat onu düşündüm, daha önce yapımcı şirketle de bunu konuştuk, Kürtçe-Almanca çekebilir miyiz diye. Gerek teknik olarak, gerekse oyuncu bulma noktasında zorluklar vardı. Kürtçede dört lehçe var, örneğin bir ailede aynı lehçeyle ve aynı Kurmancî aksanıyla konuşacak ve filme uygun altı-yedi oyuncuyu buluşturmak zordu gerçekten. Buna benzer sorunlar da vardı. Müzik konusunda ise şöyle bir şey vardı. Filmin düğün sahnesi Erzurum’da çekildi ve çekimi yaptığımız köyde Kürtler ve Türkler birlikte yaşıyorlar. Bu birlikte yaşam kültüründen dolayı Türkler düğünlerinde Kürtçe ezgiler çalıyor. Öte yandan zaten bu kültür alışverişi Türkiye’nin her yerinde var, sonuçta halay kültürü Türkiye’nin her yerinde var ve nereden geldiği belli.
Film şimdiye kadar bazı festivallerde ödüller aldı, biraz bahseder misiniz?
Berlin Film Festivali’nde panoroma bölümünde açılış filmi olarak gösterildi, ki bu başlı başına güzel bir gelişmeydi. Bunun dışında film, İtalya’da iki farklı festivale katıldı. Lecce’de Seyirci Özel Ödülü’nü ve Salerno’da da iki farklı dalda ödül aldı. Film önümüzdeki aylarda daha başka birçok festivale katılacak.
Filmdeki oyuncuların genel olarak performansı çok başarılıydı, oyuncu seçiminde zorluklar yaşandı mı?
Casting audition (oyuncu seçimi) uzun sürdü. İstanbul, Viyana, Graz ve Berlin başta olmak üzere birçok şehirde casting yaptık, sadece Avusturya’da bile altı yüz kişiye ulaşıldı. Neticede İstanbul’dan Nihal Koldaş (Fatma) ve Begüm Akkaya (Ayse), Berlin’den de Vedat Erinçin geldi, geri kalan herkes Viyana’dan. Sette oldukça güzel ama zorlu bir zaman geçirdik. İki hafta kadar Erzurum’da kaldık, toplamda yedi hafta içerisinde tamamladık çekimleri...
Kuma şimdilik kaç ülkede gösterime girdi ?
Şu an Avusturya genelinde gösterimde. Diğer yandan Avrupa’nın hemen her ülkesinde gösterime girecek. Haziran’da Fransa’da gösterime girecek, Belçika ve Hollanda’da da sonbaharda gösterimi olacak. Uzakdoğu’da Tayvan’da gösterimi olacak. Türkiye’de ise sonbahar aylarında izleyiciyle buluşmasını umuyoruz.
Film için finansman bulma noktasında sıkıntılar oldu mu?
Yapım şirketi Avusturya’da bazı fonlara başvurmuştu, hiç ilgilenmeyenler de oldu, bu temanın Avusturyalıları hiç ilgilendirmediğini söyleyip geri çevirenler de. Sonuçta bu filmi üstlenen yapım şirketi Wega Film adında, önemli bir yapım şirketiydi. Bu şekilde bazı zorluklar aşıldı. İlk uzun metrajlı filmim olması sebebiyle, olması gerekenden daha kısıtlı bir bütçeyle çalıştık, toplamda 1,4 milyon Euro kadar bir bütçe sözkonusu.
Yönetmenlikte nasıl bir bakış açısına sahipsin, sinemayla kendini ifade ederken neler ön plana çıkıyor?
Öncelikle senaryonun beni etkilemesi önemli. Film üzerine düşünmeden önce hissetmek istiyorum, hissetmeden hiçbir sey olmaz. Benim sinemada mesaj vermek gibi bir kaygım olmadı, gerçekliğin bozulmadan sinemaya aktarılmasından yanayım. İzleyicinin de, oyuncunun da bu gerçekliği hissedip, bir etki alanının oluşması gerekiyor.
Yeni film projeleri var mı, üzerinde çalıştığın bir senaryo?
Üzerinde çalıştığım bir kaç proje var, bunun dışında yeni hikayeler, yeni senaryo arayışlarım var. Önümüzdeki bir yıl içinde bir kaç tane senaryoyu bitirip yoğunlaşmayı düşünüyorum. Bu defa farklı temalar üzerinden devam etmek istiyorum. Orta yaşlı dört Avusturyalı kadının hayatını konu alan komedi tarzı bir film var. Diğer yandan genç bir çocuğun intikam teması üzerinden kurgulanmış gerilimli hikayesi var. Artık bunlardan biri önümüzdeki zamanlarda sinemaya taşınabilir.
Kürt sinemasını takip ediyor musun?
Evet takip ediyorum, Kürt sinemasından son yıllarda gerçekten önemli yapıtlar çıkıyor. Birçoğu uluslararası film festivallerinden önemli ödüllerle dönüyorlar. Bahman Ghobadi’yi bu anlamda özellikle takip ediyorum. Mîraz’ın önemli bir filmi var. Min Dît filmini izlediğimde ve sonrasında Mîraz’la konuştuğumda çok etkilendim. Aslında Kürt sinemasının tüm sosyo-politik ve ekonomik zorluklara rağmen ne denli başarılı olduğunu daha iyi kavradım, ciddi emekler söz konusu.
Bir de Avrupa’da Kürt film festivalleri var…
Avrupa’da ve dünyanın önemli şehirlerinde bu tür festivaller düzenlenmekdir. Bunların olması Kürt filmlerinin bir odak noktası haline gelmesini ve izleyicilerin Kürt sineması hakkında derli toplu bir görüş edinmesini sağlıyor, bu çok önemli. Bu Kürtlerin kendi yaşamlarını, sorunlarını dünyaya anlatmasında önemli. Bu kapsamda Kürtler sinemaya daha çok sahip çıkmalı.
Siz aynı zamanda Viyana Film Akademisi’nde, Avrupa Sinemasında önemli bir yeri olan Micheal Haneke’den de dersler alıyorsunuz. Haneke’nin size katkısı ve film hakkındaki yorumu ne oldu?
Yaklaşık altı senedir Michael Haneke’yle tanışıyorum. Haneke bu filmi çok beğendi, oyunculuğu çok beğendi. Tabii film gösterime girmeden Haneke’ye göstermiştim. Orada çok olumlu tepkiler aldım kendisinden, sonrasında filmin galasına da katılmıştı. Haneke’nin bir öğretmen olarak dikkat çeken noktası önemli bir empati duygusunun olması, ister dram ister komedi, kendi tarzı olmasa dahi senin baktığın açıdan bakabiliyor filme ve önemli ipuçları veriyor. Filmin zayıf ve güçlü noktalarını tespit etme noktasında keskin bir algısı var.
MESUT BİLEN / VİYANA
Seyirci bağımsız sinemadan kaçıyor
Avrupa bağımsız sinemasının en büyük zorluğu nedir?
Bence Avrupa’da bağımsız sinemanın en büyük zorluğu seyirci problemi, çok nitelikli filmler çok az seyirciye ulaşıyor. Avrupa sinemasını daha sıkıcı ve sanatsal buluyorlar. Festivallerde büyük ödül alan bir kaç film dışında geri kalanı maalesef farkedilmiyor. Tabii yönetmen olarak bağımsız bir film yapıyorsan filmin başarısını pek düşünmüyorsun. Düşününce ekonomik kaygılar işin içine giriyor ve bu şekilde anlatmak istediğin gerçeklik bozuluyor. İnsanlar daha çok Hollywood filmlerini tercih ediyorlar, daha çok gülmek veya eğlenmek için.
Aslında seyircinin bağımsız sinemadan kaçışı biraz da kendi gerçekliklerinden, hayatın realitesinden kaçış değil mi?
Olabilir, ama insanların bunun bir kaçış olduğunu bildiklerinden, bunu bilinçli yaptıklarından emin değilim. İnsanlar ‘benim hayatım zaten zor, gün içerisinde birçok sıkıntı yaşıyorum, bir de para verip sıkıcı filmler izlemek istemiyorum’ diyor. Belki de seyirci açısından bakınca hak vermek lazım, modern hayatın sıkıntıları arasında bağımsız sinemaya zaman ayırmak seyirciye zor geliyor. Aslında bunun için yönetmen her ikisini de yapmak zorunda belki de; izleyici etkileyip arka kapıdan düşündürmek ama bunu yaparken çok sıkmamak gerekiyor.