
„Meleğin Mısraları” Mahmut Baran’ın Aram Yayınları’ndan çıkan ilk romanı. Batı metropollerinden, zindana, oradan ülkemizin köylerine, oradan dağa uzanan yaşamlarıyla Kürt devrimcileri ve Kürt Özgürlük Mücadelesi ekseninde örülen, gerçeği bize çok uzak olmayan bir politik roman örneği.
Kürt devrimcileri anlatıyor
Hikaye, İstanbul’un Kürtlere mesken olan yoksul semtlerinde, örgütleme faaliyeti içindeki, bir grup Kürt devrimcinin anlatılması ile başlıyor. Romanın iki esas kahramanı Ruken ve Erdal’ın aşkı, politik romanlarda gördüğümüz, aşkın hikayenin bahanesi edilmesinin ötesinde, aşk-özgürlük ikilemi içinde işlenerek farklı bir pencere açılıyor bu konuya nasıl yaklaşılmasına ilişkin. Savaş, mücadele, kimlik sorunu, içinde aşkın yaşanıp yaşanamayacağı soruluyor, sorgulatılıyor Erdal ve Ruken’in sevgisi üzerinden. İlerleyen bölümlerde kahramanların bu yönlü soru ve sorgulamalara yaşam pratikleri ile yanıt verdiğini görüyoruz.
Etkileyici karakter tasvirleri, karakterlerinin esasının öğrenci genç olmaları ile sınırlandırılsa da, yan karakterlerin farklı halk kesimlerini yansıtması, ana karakterlerin, kendi gerçekliği içinde, çelişkileri eğilimleri ile birlikte anlatımı, romanın canlı ve bu yanıyla da etkileyici olmasını sağlamış.
Politik romanların önemli sorunudur; „edebi estetik mi, hikaye mi esastır” ikilemi. Meleğin Mısraları”na da yansımış bu güçlük. Nitekim yazarın estetiği bozmadan hikayeyi anlatma çabası göze çarpıyor, politize olmuş dilden özellikle kaçındığı da görülüyor. Bu açıdan bir „yön” duygusu olduğunu hissettiriyor. Fakat bu ‘yön’ duygusu „edebi dil” olarak somutlaşmıyor.
Politik romanlar arasında estetik ve hikaye dengesinin en iyi örneği Ehrenburg’un Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga isimli nehir roman üçlemesi olmalı. Bu yönüyle politik romanda ölçü olarak görülebilir. „Meleğin Mısraları”nı bu yüksek çıtaya göre değerlendirmemi, yazarının, haksızlık olarak değil bir tür teşvik saymasını isterim. bu açıdan bakılırsa, edebi estetiği gözetilmiş, gerçekleştirilmiş romanın kendisini olmasa da vaadini „Meleğin Mısraları”nda görmek mümkün.
Etkileyici anlatıma sahip
Romandaki „dil sorunu” yaşadığımız coğrafyanın özgürlüğünü yansıtıyor. Özellikle Kürtler için yaşamın her alanına yayılan, „dil sorunu” romanda en göze çarpan sorunu önsözde de vurgulanan bu kusur romanı adeta ikiye bölmüş, dil kusurlu ilk bölümler ve dil kusurlarının belirgin biçimde azaldığı son bölümler olarak.
Yine de son bölümlere doğru romanın bu dil kusurlarından neredeyse tümden arınması oldukça şaşırtıcı. Yazar olay kurgusu açısından da dil bakımından da en lezzetli olanı sona bırakmış gibi. Son bölümlere sarmalayan roman, oldukça etkileyici bir anlatıma kavuşuyor. Özellikle roman kahramanlarının savaş, direniş, düşmanla yüz yüze geldiği anların anlatımıyla akılcılık ayrı bir boyut kazanıyor.
Güçlü karakter tasvirleri ile Ruken, Erdal, Mustafa, yıllardır tanıdığımız biri, kavgaları özlemleri, çelişkileri ile yakınımızda olan, belki de özdeşleştiğiniz gerçek kişilere dönüşüyor. Bu canlılık içinde, Hektor’un gözü pekliğinin yanı sıra açlığını duyumsuyor, portatif Şilan’ın mevziden çıkması karşısında panikliyor, arkadaşlarını savunduğu mevziden yaralanan Ruken’i „sakın ölme” diyerek sarsmak istiyorsunuz.
Vefa dolu bir roman
Geçerken vurgulamak isterim, romandaki zindan direnişi anlatımını, önce Diyarbakır ve sonra da Ümraniye zindanındaki saldırı ve o saldırıda vahşice öldürülen devrimci tutsaklara bir gönderme olarak okudum. Ortak bellek, hatırlatma ve vefa adına önemli olduğunu vurgulamak isterim, zira en az hatırlanan zindan katliamlarıdır.
Meleğin Mısraları, çokça seslendirdiğimiz „son otuz kırk yıl neden edebiyata yansımıyor” çağrısına verilmiş yanıtlardan biri olarak, okuyucuyla buluştukça gelişecek, geliştirecek imkanları da gösteriyor. Dahası hevesli bir roman okuru olarak, hevesli okurlara önerimdir: Bugünlerde rüyanıza girebilecek bir roman okumak isterseniz, „Meleğin Mısraları”nı mutlaka okuyun!
NİLÜFER ŞAHİN / Sincan Kapalı Kadın Cezaevi