Mesele şu: Defalarca yazdığımız gibi, “ılımlı İslam”cılığıın Kemalizmle kavgasında psikolojik eşiğin aşılması ve ılımlıların “üstünlüğü” ele geçirmesi, “liberal demokrat”ların AKP’ye verdikleri paha biçilmez destek sayesinde oldu. “Demokrasiden, insan haklarından” yana, aynı zamanda “laik” olan bu insanların AKP’ye desteği “Erbakancı Milli Görüşe” karşı olan geniş laik çevrelerde bölünmelere, tereddütlere yol açtı ve Ergenekoncuların bu geniş kitleyi yanlarına çekmesini bir süre sonra, özellikle Ergenekon belgelerinin yayınlanması sürecinde imkansız hale getirdi.
Ergenekon belgeleri, örneğin Zaman gazetesinde yayınlansaydı, kendine “Kemalist, Atatürkçü, ulusal solcu” diyen geniş “laik” kesimler, bu belgeleri umursamayacaktı. Yeni Şafak ya da Akit yayınlasaydı da öyle olacaktı, Star da…
Ama bunları Taraf’a verdiler.
“İslamcılar” tarafından romanları “küfür” sayılan ve “mürtecilerin” vaktiyle “viskisiyle” çok uğraştıkları Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan bu gazetenin başında, öyle bir “özgürlükçü laik ışık” saçtı ki, yola düşüp “imamcıların” işini bitirmek üzere olan “Cumhuriyet mitingcileri”, bu “ışık”la gözleri kamaşan “tavşanlara” döndü. Ne oraya, ne buraya kaçamaz hale geldi ve Ergenekoncular bu desteğin bu yolla zayıflamasından sonra, “şeriatçıları” milyonluk Cumhuriyet mitinglerine dayanarak “renkli devrim” yolundan ezme imkanını yitirdi, geriye kalan “darbe” yolu ise ABD tarafından tıkanınca, aslında Kürt halkının yenik düşürdüğü bu “kof” militarist aygıt AKP’nin önünde yerlere kapaklandı.
Hikaye burada sona erdi.
“Liberal demokratların” AKP açısından “koruyucu”, “maskeleyici”, “şaşırtıcı”, “tereddüt yaratıcı” işlevine artık ihtiyaç kalmamıştı.
Cemaat ve AKP artık onlardan tam bir “itaat”, Kürt özgürlük hareketine karşı açılan vahşi savaşa tam “destek” bekliyor. Ya bunu yapacaklar ya da onlar da saldırının hedefi haline gelecekler.
Yol ayrımı da zaten budur.
Cemaat ve AKP “ya bizden yanasınız, ya BDP’den yana” diyerek sorunu ortaya koyduğuna göre, artık öyle “ara yerde” durmalar, “iki koltukta birden oturmalar”, “ne şiş yansın ne kebaplar”, “çevir kazı yanmasınlar”, “oynarım da yerim dar, olmadı haydi yenim dar diye nazlanmalar”, “Şedrinvari evet öyle, ama şöyleler”, “siyahla beyazın arasındaki grinin tonları arasında köşe kapmaca oynamalar”, bütün bunlar anlamını, işlevini yitirdi…
Artık ya öyle, ya da böyle…
Şimdi sorun şu: Demokrat çevreler “BDP ile mi aralarına mesafe koyacaklar ve Kürt halkına saldıran AKP’yle aralarındaki mesafeyi kapatacaklar” yoksa “AKP ile mi aralarına mesafe koyacaklar ve onun saldırılarına direnen BDP ile aralarındaki mesafeyi kapatacaklar?”…
Yeni aşamanın soruları böyle…
Ancak, burada bir “incelik” var…
Örneğin, aklı başında hiç kimse, Cengiz Çandar ya da Hasan Cemal gibi yazarların “PKK ile arasındaki mesafeyi kapatmasını” talep etmiyor. Etmiyor çünkü onların yazılarında “100 dirhem PKK eleştirisine karşılık 10 dirhem AKP eleştirisi” olduğunda, bu “10” dirhemlik eleştiri AKP saflarında “1000 grostonluk” sarsıntı yaratıyor, buna karşılık “100 dirhemlik” PKK eleştirisi, Kürt halkının arasında “iki dirhem bir çekirdek”ten daha fazla üzüntüye neden olmuyor.
Ama örneğin Ahmet Altan’ın ya da kendine “Genç Sivil” diyen Oğurların durumu farklı: Onların “AKP’ye karşı 1000 grostonluk eleştirisi”, Ergenokon’un cenaze merasiminden bu yana, artık “fasarya” babından ya da “egzost gazından tayyare” hesabına karşılanıyor; buna karşılık bunların Kürt özgürlük hareketine karşı yaydığı “ağırlıksız şehir efsaneleri”, Türk demokratik kamuoyunda deprem tesirinde yıkıcı sonuçlar doğuruyor, parçalanmalar, şaşkınlıklar, tereddütler bu demokrat çevreleri AKP’nin saldırıları karşısında çaresiz bırakıyor. Bu da Kürt halkına karşı, işte böyle “KCK tutuklamaları” gibi saldırıları “kimyasal silahla katliamları” mümkün hale getiriyor.
O nedenle, Çandar’dan “PKK ile arasındaki mesafeyi kapat”masını beklemeyiz. AKP ile “arasındaki mesafeyi açabildiği kadar açmasını” temenni ederiz.
Altan gibilerine gelince…
Artık gelmesek daha iyi olacak gibi… Onlar yollarını seçtiler…
Şimdi yeni bir aşamadayız: Ezici çoğunluğu Susurluk ve Ergenekon’a karşı mücadelede rol oynamış 700 akademisyen, aydın son KCK adlı tutuklamaları protesto etti, yüzlerce akademisyen BDP’nin “Parti Akademisinde” ders vereceğini açıkladı…
Artık AKP ve cemaatin propagandasi ve psikolojik savaşı BDP’yi “tecrit” etme sonucunu vermiyor; tersine BDP şimdi her zamankinden daha fazla geniş bir desteğe sahip…
Türk aydınıyla AKP arasındaki “mesafe” açılıyor ve BDP ile olan “mesafe” adım adım kapanıyor.
Halkların Demokratik Kongresi bu gelişmeye yanıt verebilecek mi? BDP Akademisinde “ders vermeyi” göze alanları, saflarında kucaklayabilecek mi? Benim sorum budur?