İlk Kurşundan Toplumsal Devrime - 5


 Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi savunmasını geliştirdiği ve ordulaşmaya doğru adımların atıldığı bir milad olarak tarihe geçen 15 Ağustos, her yıl Diriliş Bayramı olarak kutlanıyor. O günleri yaşayan Kürdistanlılar duygu ve düşüncelerini gazetemize anlattı.

Fatma ZOÐURLU:
Egît arkadaş, 1979’da Batman’da arandığı dönemde bizim köye gelmişti, yani Fîs köyüne. Bir müddet bizde kaldı ve sonra kardeşimle (Şehit Seyfettin Zoğurlu) beraber ortalıktan kayboldular. Sonra birgün ansızın geri döndüler, ama bu sefer silahları vardı. Egît arkadaş onları gizli tutmamız için yer talep etti. Biz de tarlayı yeni sürmüştük ve o tarlanın altında bir çukur oluşmuştu, baktık ki altında 3 odalık bir ev. Milattan önce felan kalmaydı herhalde. Orayı sığınak gibi kullandılar. Yorgan yatak serdik. Sabahtan çıkarlardı, akşam daha gün kararmadan da sığınaklarına geri dönerlerdi. Bir aya yakın orda kaldılar. Ve gidecekleri gün de bir gündüz vaktiydi anam Egît arkadaşa “Oğlum etraf kaynıyor, kim sizi götürecek” diye sorusuna, Egît arkadaş, “Valla anne bizi bir it götürecek” demişti. (İt dediği, Egît arkadaşın tehdidi sonucu onları götürecek olan devletin bir adamıydı.) Ta ki 15 Ağustos 1984’te kardeşimin (Şehit Ferzende Zoğurlu) sevincine şahitlik edene dek, bir daha onlardan bir haber almamıştık…

‘Anne 15 Ağustos atılımı oldu’

Kardeşim Ferzende, daha yeni katılmıştı arkadaşlara. Yemek-erzak almak için eve gelmişti. Evde oturuyorduk, silahı da kucağında ve elinde küçük bir radyosu vardı, onu dinliyordu. Biz evdekiler de kendi aramızda konuşuyorduk. Birden bire kardeşim oturduğu yerden havaya fırladı ve sevincinden ne yapacağını bilemedi. Silahını kaldırdı ve yere göğe sığamıyordu. Biz de onunla beraber yerimizden fırladık. Hani bir de cezaevinden yeni çıkmıştı ve onca işkencenin ardından ilk etapta işkencenin verdiği ani refleksler ve tahribat diye algıladık. Annem ona “ne oldu oğlum” diye sorduğunda o da “Anne 15 Ağustos atılımı oldu” diye cevap verdi. Annem ona “Nasıl yani o ne” diye sorunca, kardeşim “Anne Egît arkadaşın öncülüğünde bir grup arkadaş Eruh-Şemdinli bastı. Kürtler baş kaldırdı. Kürtler diriliyor. Bize ait olanı geri alacağız. Kürdistan topraklarını, Kürt halkının haklarını geri alacağız. Bu daha başlangıç. Biz daha çok yol kat edeceğiz” demişti ve buna benzer şeyler… Tabı atılımı bilmiyorduk ama az çok anlamaya çalıştık.
İlk defa gerilla böyle bir eylem yapıyordu. Kardeşimin bu dediklerine annem iki elini açar ve göğe başını kaldırarak “İnşallah inşallah ben görürüm ve görürüz o günleri” dedi. Sonra o heyecanla kardeşime dönüp “Peki oğlum ben görecek miyim” diye sordu. Şehit olan öbür kardeşim (Alaattin Zoğurlu) de ona “Ana sen şimdi Filistin savaşını görüyorsun nasıl sürdüğünü. Belki ne sen ne de ben göremiyeceğiz ama çocuklarımız görecek. Çocuklarımız görmese de torunlarımız görecek. Yani ne kadar süreceği belli değil. Çünkü özgür ülke değil ki, bir baskasıyla savaşıyoruz. Bizim ülkemiz var ama sömürgecilerin elinde. Biz bunu ellerinden alıp yeniden kuracağız, sömürgecilerin elinden alacağız. Bunun için bu mücadeleyi veriyoruz. Senin görüp görmeyeceğini söyleyemem. Ama kazanacağımızı söyleyebilirim” diye cevap vermişti. Kardeşlerim Kürdistan’dan, mücadeleden bahsettiklerinde onların heyecanını görüyordum. O heyecanı o mutluluğu anlatmam imkansız şimdi.
Tabii bir de babamın o kulağımdan çıkmayan feryadına geleyim... Egît arkadaşın bizde olduğu süre zarfında kaldıkları o sığınak caddeye çok yakındı. Bütün eşyalarını da orda bırakıp gitmişlerdi. Babam memur olduğu için pek evde değildi. Egît arkadaş ve kardeşimin köyden çıkışlarının 3.günü annem ile babam o eşyalarını ordan çıkarmaya gittiler. Babam orada gördükleri karşısında öyle bir çığlık atıp haykırmıştı ki sesi dağlara yankılanmıştı. Halen o ses kulaklarımda. Çünkü oradaki tüm eşyaları çürümüştü. Kardeşim ve Egît heval orada bir ay kadar kalmışlardı. Ve babam orada “Oğuuuul, ananız ve babanız size öle. Sizi bu hale sokanların gözleri önlerine aka. Çocuklarımız diri diri mezarlardaymış“ diye feryat figan etmişti. Hala o feryad kulağımda. Sonra 1982’de köylerimizi yaktılar ve biz Amed’e yerleşmek zorunda kaldık. İşte böyle bir süreçten, böylesi koşullardan bugünlere geldik. Diri diri mezara sokulan bir halk, yeniden dirildi 15 Ağustos Atılımı’yla.

‘Korku cebimizdeki mendildi’ 


Mefrice YENİGÜN:
15 Ağustos’un ertesi günü akşam saatleriydi. Ablamlara haberleri izlemeye gitmiştim. Haberlerde olay anlatılıyordu. Korku içinde nasıl titrediklerini gördüğüm subay, astsubay eşlerini, çocuklarını izliyordum… Ve haberlerden sonra içimde; evet bu bahsettikleri bizimkilerdi çünkü, Kürdistan’dan bahdesiyordu Kenan Evren konuşmalarında. Barbar devletin karakolunu basmak, Kürdistan diye haykırmak, propaganda etmek, silahlarla savaşmak ve devlete resti çekmek, baş kaldırmak, inanılmaz ama olan birşeydi. O anki duygularını anlat desen anlatamam. Sözcükler yetersiz ve anlamsız kalır. Evet devrim mi oldu diye sorsalardı, yüksek sesle evet devrim oldu derdim. Çünkü 12 Eylül darbesinden sonra gerçekten Kürtlüğümüze dair hiç birşey bırakılmamıştı. Yakalananlar yakalanmış ve kaçanlar kaçmıştı. Korku her an cebimizde taşıdığımız bir mendil gibiydi. Hergün gelip nezarethanelere götürüp günlerce, haftalarca ve aylarca süren işkenceler. Elbette bu korkuyla beraber umut olmaz olur mu…
O dönemin talebelerini görmüş, sohbet etmiştim. O inanç ve bağlılıklarını görmüş şahitlik etmiştim. Umutlanmamak, umudunu yitirmek mümkün mü? Lakin karşımızdakiler de barbarlar ordusuydu, bunu da gözardı etmiyorduk. Ablamlardan eve nasıl bir sevinçle geldiğimi anlatamam. Çünkü devrim olmuştu ve gidenler geri dönecekti. O zamanlar bu şekilde yorumluyordum. Üstü betonla örtülmüş ve canlı canlı gömülmüş bir halk diriliyordu. Kürdistan’dan bahsediliyordu. Heval Beşir’in (Hezil şehidi eşi) şu sözlerini hiç unutmam; “Bir gün kendi dilinizde televizyonlarınızı izleyeceksiniz, Kürt olduğunuzu saklamadan gizlemeden haykıracaksınız. Kendi doktorlarınız, avukatlarınız, öğretmenleriniz olacak. Okullarınız olacak. Her yerde Kürtçe müziklerinizi dinleyeceksiniz. Kürtlük adına ne varsa, saklamadan gizlemeden ve korkmadan yasayacaksınız” diyordu. Rahmetli kaynanam bu sözlere karşılık “Siz bir kaç talebe mi bunları yapacaksınız? De oturun oturduğunuz yerde, bu devletle baş etmek o kadar kolay mı?” diyordu. Heval Beşir de “Anne sen görmesen de, ben görmesem de benim kızım, bizim çocuklarımız görecek” diyordu. Anası da ona “Sen olmayacaksan, sensiz bir Kürdistan’ı neyleyim oğul” diyordu. Karşılıklı atışırlardı. İşte hayatları pahasına öyle bir inanç ve bağlılıkla sarılmışlardı ki bu mücadeleye, şu anki onların meyveleridir. Belki gidenler geri dönmedi ama hayatları pahasına, bir yarın bıraktılar. Bu yarın, yıllardır özgürlüğe susamış bir halkı, zafere kadar götürecek.

‘İlk kurşun aslında ölü Kürt’e sıkılmıştı’

Vahap GÖÐEBAKAN:

Ben 43 senedir Almanya’dayım. 15 Ağustos eylemini o dönemde basından öğrenmiştim. İşte ‘anarşistler karakolları basmışlar’ filan diyorlardı. ‘48 saat sonra hepsini bitireceğiz’ diyorlardı. Benim o dönemde bu konularda bir bilgim yoktu. Ben Kürt olduğum halde Kürtlükten bile haberim yoktu. Kürtlüğümü tanımıyor, bilmiyordum. Tabii bu geçen süre içerisinde çok şey değişti. Biz Kürtlüğümüzü tanıdık, kimliğimizi tanıdık. Bu anlamıyla 15 Ağustos Atlılım ile ilk kurşun aslında ölü Kürt’e sıkılmıştı. Bunu Kürt’e yeniden can veren bir kurşun olarak değerlendiriyorum. Benim inancıma göre İslamiyet’ten sonra Ortadoğu’da yeni bir düşünce geliştirilmemişti. Ancak Sayın Öcalan Önderliğinde ki bu mücadele o karanlığı yırttı ve bugün Ortadoğu’da gelişen halkların umudu olan yeni bir düşünce yeni bir ideoloji ve yaşam tarzını geliştirdi. Bu yeni düşüncenin pratik adımı da 15 Ağustos’ta o karanlığa sıkılan ilk kurşun oldu. 15 Ağustos’un yıldönümünde her Kürt özüyle sözüyle bu kazanımlara daha çok sahip çıkmalıdır. 15 Ağustos bütün halkımıza kutlu olsun.

Devir işkencecilerin devriydi

Hatice KILIÇ:
15 Ağustos Atılımı esnasında biz ailece İstanbul’da yaşıyorduk. Devrimci bir gelenekten geldiğim için mümkün mertebe ülkede gelişen olayları yakından takip etmeye çalışıyordum. 12 Eylül karanlığından sonra hiçbir güç, hiçbir otorite devlete başkaldırmaz anlayışı egemendi. Bir onbaşı bir köyü basabilir, bütün köy erkeklerini sıra dayagından geçirebilir ve bu yanında kalabilirdi.
Devir paşaların ve işkencecilerin devriydi. Birçok insanın cenazesi çöplüklerde ortaya çıkıyordu. Karakolara düşen insanların bir daha gelip gelmeyecekleri bilinmiyordu. Ülkenin her tarafına ölü toprağı serpilmişti adeta. Bırakın devrimciyim, Kürt’üm demeyi herkes fersah fersah devrimcilikten ve Kürtlükten kaçıyordu adetta. Herkes güzel Türkçe konuşmanın yollarını arıyor, herkeste Türklüğe müthiş bir özenti gelişmişti.
Böylesi bir dönemde Eruh ve Şemdinli’nin bir grup insan tarafından basıldığını duyduk. İnsanlar belli bir şaşkınlıktan sonra fazla umursamadılar, olayı küçümsediler. Devletin büyüklüğü tartışılmazdı. Ama gün geçtikçe devletin ‘bir grup şaki’ hakkında gelmediği ortaya çıkınca insanlar Apocular ya da PKK’li denilen bu insanları daha fazla merak etti. Anlatılanlar efsane niteliğindeydi. Birçok insan eylemlerden sonra PKK’ye katılma kararı aldı. Devlete kafa tutmaları ülkenin üstündeki ölü toprağın yeniden atılmasına sebep oldu. Birçok insanda şöyle bir algı gerçekleşti; Demek ki, istenilirse devlete karşı gelinebiliniyormuş! Mütevazilikleri ve kahramanlıkları sayesinde bu insanlar Kürdistan’da adeta el üstünde tutulmaya başlanmışlardı. Kırsal kesimde bir PKK gerillasını görmek büyük bir olaydı. Devletin ‘bunlar Ermenidir’ gibi söylemleri karşısında halk bu insanların kendi özgürlükleri için savaşan insanlar olduklarını anlamışlardı.

Mehmet Ali BEYAZTAŞ:
15 Ağustos eylemi olduğunda ben Diyarbakır Hazro’daydım. O eylemi duyduğumda sevinçten neredeyse havalara uçacaktım. Daha sonra bu eylemin başını Egît arkadaşın çektiğini öğrendik. İnanın o zaman bir hafta heyecandan uyku gözümüze girmemişti. Çünkü o arkadaşları, özellikle de Egît arkadaşı çok iyi tanıyordum. Bugün 15 Ağustos Atılımı’nı değerlendirdiğimde o günlerden bu seviyeye geleceğimizi tahmin edebiliyordum. Çünkü o arkadaşları, mücadeleyi tanıyordum. İnancımız çok büyüktü. Halk olarak 15 Ağustos’ları sürekli yaşatmamız, güçlü  sahiplenmemiz daha da ileriye götürmemiz lazım. Geldiğimiz süreçte bu sahiplenmeyi daha da gelişmezsek bize kesinlikle yaşam hakkı tanımazlar. Çünkü 12 Eylül Diyarbakır işkencehanelerini yaşamış birisi olarak bu devleti, bu devletin inkarcı barbar niteliğini tanıyorum. Bizler, 15 Ağustos ruhundan bir zerre olsun ayrılmadık. Bundan sonra da ayrılmayacağız. 15 Ağustos Atlımı’nı candan kutluyorum.

Abdulsamet GERGİN:

15 Ağustos Atılımı esnasında ben Nusaybin’deydim. Eruh ve Şemdinli baskınlarını duyduğumuzda çok şaşırmıştık. Darbeden sonra bütün devrimci örgütler dağıtılmış, geri kalanlar da yurtdışına kaçmışlardı. Dolayısıyla devlete kafa tutabilecek hiçbir örgüt kaldığına kimse inanmıyordu. Baskın haberi halkta müthiş bir merak duygusu uyandırmıştı. Kimisi kaçakçılar, kimisi mahkumlar yapmış diyorlardı. Ülkenin gündemi bir anda değişmişti. Herkes bu insanları merak ediyordu. İlk devrimcileri görenler onlara olağan üstü özellikler atfediyordu. Küçük gruplar halinde geziniyorlar ve gizliliğe çok büyük önem veriyorlardı. Herkes bir iki eylemle bu işin biteceğini hesaplarken eylemler hızından birşey kaybetmeden büyümeye devam ediyordu. Eylemlerle insanların kafasında birçok soru işareti oluşuyordu. Gerçekten bir avuç insan bu büyük mücadeleyi ne kadar ileriye taşırabilir diye. İlk devrimciler oldukça mütevaziydiler. Halkın malını kendi malları, halkın namusunu kendi namusları biliyorlardı. Gittikleri köy odalarında ayakkabıların yanında oturuyorlar ve halka karşı oldukça saygılıydılar. Bu duyarlılık ve saygı karşısında zamanla bu insanlara karşı müthiş bir sevgi ve sempati gelişti. Küçük gruplar durmadan büyüyordu. PKK’li militanlar halka yeniden özgüvenlerini kazandırmışlardı. Halk da artık şöyle bir kanı oluşmuştu: Evet bu insanlar gerçekten bu işi başaracak. Belki de halka verdikleri en büyük kazanım ve miras buydu.

‘Eşim kendine ve halkına inandı’

Marco GINEVRA (İsviçreli):
1982’de Türkiye’de uluslararası bir firmada çalışıyordum ve bir Kürt kadınla hayatımızı birleştirdik. Kürtleri eşim aracılığıyla tanıma başladım. Açık konuşmak gerekirse çok nazik ve mütevazi insanlardı ama bir halk olduklarının farkında değilllerdi. Tüm yaşamları ağalık, feodalizim, din sömürüsü ve erkek dünyası arasında sıkışmıştı. 1983’ün sonlarına doğru İsviçre’ye döndük. Arada çok fazla bir zaman geçmeden hiç unutmuyorum bir İtalyanca yazan bir gazetenin küçük bir köşesinde ‘Sınır ötesinde Türk askerlerine saldırı’ başlığı altında bir haber okudum. Biraz Türkçe bildiğim için aynı şirkette çalıştığım Türk arkadaşlarımı öylesine arayıp durumu öğrenmeye çalıştım ve “Doğu’nun şakileri karakol basmış” dediler. Hemen eşime haberi götürdüm ama ilginçtir hiç heyecan duymadı. Bana “Binlerce askeri, tankı, uçağı olan bir devlete karşı ne yapabilirler ki” diye cevap verdi. Evet bu biraz beni de düşündürdü. Bir kaç ay sonra çatışma ve oparasyon haberleri yoğunlaşmaya başlayınca kendi kendime “Bu Apocular vuruldukça çoğalacaklar ve devleti ciddi anlamda zorlayacaklar” dedim. Çünkü şunu biliyordum, Kürtler inatçı bir halktı ve yeter ki bir umut görsünler. İnandılar mı kesinlikle sahip çıkacaklar. Ben buna sevindim. Çünkü Türkiye’de Kürtleri kimse insan yerine koymuyordu ve onları çok geri ve kültürsüz görüyorlardı. Bir Kürtle evleneceğimi çalıştığım şirkette söyleyince şirketin Türkiye’deki Türk temsilcisi “Bula bula Kıro’mu buldu” dedi. Kıro’nun ne olduğunu bilmiyordum. Sonrada öğredim. İkibinli yıllara geldiğimizde bir kızımız oldu ve eşim adı “Zozan’ olsun dedi. Buna sevindim çünkü artık eşim de kendisine ve halkına inanmaya başlamıştı.

Hüseyin ARAP:
Ben o dönem bir Türkiye sol haraketi içinde yer alıyordum. 15 Ağustos gerçekleşince inanın ki çok heycanlandım ve bu heycanın hepimiz için umut olacağını düşünüyordum, ama içinde bulunduğum haraket ve onlarla ittifak içinde içinde bulunan bazı örgütler, 15 Ağustos Atılımı'na karşı bildiriler dağıtmaya başladı. Ben şiddetle eleştirdim ve karşı durmaya çalıştım. Bunun başaramayınca içinde bulunduğum örgütle ve aynı bildiride adı geçen örgütlerle arama mesafe koymaya başladım. Ben kişisel olarak 15 Ağustos Atılımı'nı tarihi bir atılım olarak düşünüyor, bunun gelişeceğini sezinliyordum. Bu Atılım'ın başta Arap halklar olmak üzere tüm ezilen kesimlerin en önemli mazlum Kürt halkının bir umuduna dönüşeceğini kestirebiliyordum. Yüreğim onlarlaydı. Özellikle 12 Eylül gibi işkenceci bir rejimin altında bu çıkışı gerçekleştirmek, böylesine bir cesaret göstermek beni doyumsuz bir heycana sürükledi. "Kürtlerde bir şey çıkmaz, bunlar ilkel milliyetçi, sosyal faşist, Kıro, 'yarın veya öbür gün hepsini süpürürler' yorumları ve söylemleri dizboyu her köşede seslendiriliyordu. Bunun bir kıskançlık olduğunu 'Ben yapamıyorsam kimse yapamaz'ın bir sonucuydu. Tarih 15 Ağustos'la birlikte Kürtleri ve Kürt mücadelesini haklı çıkardı. Ben o zaman Avrupa'daydım. 15 Ağustos'a kadar hiç bir zaman ülkemize gitmeyi düşünmüyorduk. Ama, Atılım bizi ülkemize ve halkımıza yeniden yakınlmaştırdı. Kürtlere mücadele borcumuz var ve bunu yerine getirmeye çalışıyoruz.

Ali CEVAHİR:
O dönem yaprak kıpardamıyordu. Türkiye solu içinde yer alan tüm arkadaşlar olarak, 12 Eylül'den sonra en azında uzun bir süre her hangi bir gelişme ve sıçrayış beklemiyorduk. Apocuların bir hamle başlatacaklarını, bir sıçrayış gerçekleştireceklerini ya da devlete karşı örgütlü bir çıkış gerçekleştirecekleri kimsenin gündeminde değildi. Kısacası iyimser olmak bir lükstü. 15 Ağustos Atılımı'nın gerçekleşmesi bizleri ve çevremizi etkiledi, ama bu kez de bunun ne kadar yaşayacağı konusunda endişelerimiz yoğunlaşmaya başladı. Süreci takip edip, gelişmeler hakkında bilgi sahibi olunca inancımız güçlenmeye başladı. 15 Ağustos böylesi bir dönemde aynı zamanda diğer halk ve örgütlerede ilham kaynağı olmuştu. Avrupa gibi bir ortamda bunları duyumsamak elbetteki bizleri heycanlandırdı ve mücadelemize ilham kaynağı oldu. Tabii ki öylesi bir ortamda Kürt devrimcilerin sessizliğe bir kurşun sıkmaları ve arkasındaki gelişmeler tüm ezilen kesimler için tarihi bir adımdı.

Hasan DERSİM:
Diyarbakır Zindan Direnişi'nden sonra mutlaka bir seylerin olacağını hissediyordum. PKK o zamanları Apocular olarak tarif ediliyordu. 12 Eylül faşizmi ve Diyarbakır zindan direnişiyle birlikte çevremizden birçok insan ve örgüt artık Apocuların bittiğini söylüyordu ama, ben onları tanıyordum ve biliyordum ki bir yerlerde ortaya çıkacaklar. Tüm bu yaşananların intikamını alacaklarını er veya geç tahmin ediyordum. Üzerimizde o kadar ağır bir baskı ve şiddet vardi ki. Bu nedenle umudumuzu seslendiremiyorduk. Bir süre sonra 15 Ağustos Atılımı gerçekleşince herkes şok oldu. Ben ve benim gibi düşünenler artık sesimizi daha yüksek çıkarmaya başladık. Umutlarımız ortaya çıkmış herkes telaşlanmıştı. O günün heycanını hiçbir zaman unutmam. Benim hayatımda o heyecan hiç bir zaman sönmedi ve inanın ki hala o heyecanı yaşıyorum.

 ALİ ONGAN/EVÎN AKSOY/MURAT ALPAVUT/M.ZAHİT EKİNCİ