Sayın Ayşe Hür 3 Mart 2013 Tarihili Radikal Gazetesinde “Baba İlyas’la Baba İshak Neden İsyan Etti?” başlıklı bir yazı yazdı. Ayşe Hür “Ahmet Yaşar Ocak’a göre Baba İlyas, İsmaili Şiiliğin etkisini yaşayan, henüz kökleşmemiş İslami cila altında, eski Türk inançları altında (Özellikle Şamanizm) karışık fikir telkin eden bağdaştırmacı bir Türkmen Şeyhi idi.” Belirlemesi yapmış. 
Ayşe Hür’ün kronolojik bilgileri ve tarihçilerden (Vakanüvis) alıntıları bir yana amacımız “Tarih araştırmacılarının” Alevi İnancı ve Aleviler hakkında yaptığı araştırmaların ve bu araştırmalardaki ana mantığın eleştirisi üzerine olacak. 
Ayşe Hür yazısını “Namık Durukan’ın İmralı Zabıtları” diye bilinen haberinden esinlenerek BDP İstanbul Milletvekili Sayın Sırrı Süreyya Önder ile Sayın Abdullah Öcalan arasında yaşanan diyalogdan yola çıkarak yazmış. Sayın Öcalan, Sayın Önder’e “Sen Adıyaman’dan bilirsin. Aslında Türkmenlerin tarihine daha çok yoğunlaşmamız lazım. Babai isyanları çok önemlidir. Bu bir Selçuklu ayrışmasıdır. Kurmançiler de Türkmenler de sınıf olarak en altta kalanlardır. Solcular, tarihi milliyetçilere bıraktılar.” Demiş. Sayın Önder de “Babai isyanları bu ülkede resmi tarihte en az incelenen olaydır. Baba İshak da biliyorsunuz Adıyamanlıdır. Bir tek Ahmet Yaşar Ocak’ın bir tek çalışması var.” Diye cevap vermiş!!! İlginç ve çarpıcı bir tartışma.
Sayın Önder siyasal kişiliğinin yanında sanata, kültüre ve tarihe entelektüel ama halkçı bir bakış açısı da olan değerli bir kişiliktir. Bu konuda tartışma yapacak birikim ve beceride bir aydındır. Baba İshak ve Baba İlyas hakkında Hamza Aksüt’ün Yurt Yayınları’ndan çıkan “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı (1240)” adlı kitabından neden haberdar değil?.. Ayrıca kendilerinin de zaman zaman yazdıkları Özgür Gündem gazetesinde konuyla ilgili yazdığımız yazılar (Bir örnek; Bir Destanın Yol Haritası 10 Şubat 2010/ Özgür Gündem) da Sayın Önder’in nazarı dikkatine mazhar olmamış! Hadi bu hal Sayın Önder’in yoğun gündeminden kaynaklı diyelim. Diyelim de bizim yazdıklarımızı geçtim, Hamza Aksüt dostum “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı (1240)” kitabı çok değerli ve konu hakkında görüş belirtmesi gerekenlerin başvuracağı ilk kaynaklardan biridir.

‘Laiklik’ denen vaka…

Alevi tarih araştırmaları ve Alevi inancı hakkındaki ilk “Araştırmalar” Osmanlı’nın son döneminde başlamıştır. “Araştırmaların” amacı Alevi tarihini ve inancını araştırmaktan çok o dönemde temelleri atılan “Türk/İslamcılık ekseninde tek kimlik oluşturmak” ve bu tez bağlamında “Alevilerin asıl Türk ve giderek İslam’ın özü” olduğunu ispatlama çabasıdır. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muassırlaşmak” belirlemesinden feyiz alan “Harbiye” kökenli Baha Sait (1882 – 1939/ İttihat ve Terakki’nin Anadolu’da örgütlenen Karakol Cemiyeti’nin kurucusudur) bu konuda en bilinen örnektir. Bu zat “Mevlevilik ve Bektaşilik” üzerine araştırmalar yapmış ve tezleri Cumhuriyetin “Laiklik” ilkesine dayanak oluşturmuştur. (Nejat Birdoğan/ İttihat, Terakkinin Alevilik araştırması/ Baha Sait Bey) Bilindiği gibi Ziya Gökalp, August Comte’un “Pozitivist” felsefesini dayanak edinen Emile Durkheim’den irşat olmuş bir sosyologdur. Cumhuriyet’in “Resmi ideolojisi” de “Jön Türklerin” İttihatçılığı ekseninde “Türk/İslamcı Tekçi kimliği” oluşturmuştur.
90 Yıldır “Laiklik” denen vaka da devletleştirilmiş İslam’ın topluma dayatılmasından başka bir şey değildir. Eğer laiklik 90 yıldır Türkiye toplumuna dayatılan devlet dini ise bu laiklik Osmanlı’da da vardı!... (Pozitivizm, Oryantalizm, Kemalizm/ Özgür Gündem/ 12 Şubat 2011/ Kemal Bülbül) Yazımızda ifade etmeye çalıştığımız gibi İttihat, Terakki zihniyeti Türk/İslamcılığı yarattı. 

Semavi Dinler ve Alevilik

İşte o vakitten beri bir “Tartışmadır” devam ediyor. Alevilik nedir? Aleviler kimdir?.. Semavi Dinler hakkında böyle bir tartışma yapılmaz. Neden mi? Çünkü Semavi Dinler bir sınıf, bir kesim eliyle iktidara, devlete dayanak yapılmıştır. Devlet ile Semavi Dinler iç içe geçmiştir. Dolayısıyla Semavi dinler devletlerin koruması altındadır. Alevilik hakkında tarih araştırması yapan kişiler Üç semavi dini “Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet” temel gösterge olarak alıyor ve belirlemelerini de buna göre yapıyorlar. Örneğin tarih araştırmacılarının ve Sayın Ayşe Hür’ün Alevilik için kullandığı “Hetorodoks” kavramı son derece sorunlu bir kavramdır. Araştırmacılar ne kadar ki hetorodoks kavramını “Ortodoks” karşıtı olarak kullanıyor olsalar da Heterodoks, “Ana akımdan sapmış, sahih olmayan” anlamına gelir. Dolayısıyla “Tarih araştırmacıları” ve bazı akademisyenler “Alevilik heterodoks bir inançtır.” Demekle “Aleviler ana akımdan” yani “Üç semavi dinden sapmışlar” demek istiyorlar.
Tarih araştırmacılarının ve akademisyenlerin Alevilik için kullandığı “Heterodoks” kavramı ile egemen inkarcı zihniyetin kullandığı “Rafızi(Yoldan sapmış)” kavramının bir farkı yoktur. Dinler ve inançlar “Heterodoks” kavramı üzerinden tartışılırsa Semavi Dinler de kendilerinden önce var olan din ve inançlara göre “Heterodoks” olmazlar mı? İnsanlık tarihinin din, inanç, felsefe üzerinde bu kadar kültürel mirası ve yaşanmış binlerce yıllık tarihi birikimi varken Aleviliği “Hetrordoks/ Ortodoks” ikileminde tartışmak sığ ve dar bir bakış açısı olmuyor mu? Alevi inancı için “Heterodoks/ Rafızi” kavramını kullanmak Türk/İslamcıların “Alevilik derme çatma, türedi bir inançtır, Köylü İslam’ıdır, Halk İslam’ıdır, İslam’ın bir mezhebidir ama İslam’a da pek benzemez!” anlamına gelir.
Sayın Ayşe Hür ve kimi Alevi Tarih araştırmacılarının Aleviliği açıklamak için kullandığı bir başka sorunlu kavram ise “Bağdaştırmacı/Senkretik) kavramıdır. Kabaca “Ayrı ve farklı inançları birleştirerek yeni bir inanç oluşturmak” anlamında kullanılan “Senkretizm/ Bağdaştırmacılık” Aleviliğin ifade edilmesinde yetersiz bir kavramdır. Pekala Semavi Dinlerin kendilerinden önceki din ve inançlar ölçü alınarak “Heterodoks” olabileceği gibi “Senkretik/Bağdaştırmacı” kavramı Semavi Dinler için de kullanılabilir. Ama ne hikmetse Semavi Dinler İçin “Zinhar” bu kavramlar kullanılmaz. Alevi tarih araştırmasında her türlü spekülasyonu yapan, hiç imtina etmeden keyfince tanım yapan ve kavramsallaştırmaya giden “Araştırmacılar” söz konusu Alevilik olunca aynı özeni göstermiyorlar!..
Ne de olsa “Semavi Dinler Allahın Buyruğudur. İlahidir. Kitapları kutsaldır. Tartışmaya gelmez!” Sahipsiz Alevilik hakkında “İstediğini söyle, istediğin belirlemeyi yap, istediğin kavramı kullan!!!” Alevi Yol Uluları “Herkesin inancı kendine kutsal” demişler. Kuşkusuz Semavi Dinler ve kitapları kutsaldır. Lakin Alevi Erenleri Aşık Veysel’in “Dört Kitabın dördü de Hak!” demelerine karşın aynı yaklaşımı “Tarih araştırmacılarından” ve Semavi Dinlerin temsilcilerinde görmek pek olası değil!

Alevilik sözlü kültür mü?

“Araştırmacıların” Alevi Tarih Araştırmasında kullandığı kavram ve terimler öylesine kafa karıştırıcı ki, Aleviliği bu kavram ve terimler üzerinden tanımaya çalıştığınızda, bunlara kulak astığınızda ortada Alevilik diye bir şey kalmıyor! Hacıbektaş “Anadolu’yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için gelmiş“ oluyor. Yunus Emre “En ala İslam Tarikatçısı” oluyor. Pir Sultan Abdal “Şahın ajanı, Şiilik iddiası olan bir Acem” oluyor. Baba İshak ve Baba İlyas “İsmaili Şiiliğin etkisini taşıyan, henüz kökleşmemiş İslami cila altında eski Türk inançlarıyla (Özellikle Şamanizm) karışık bağdaştırmacı Türkmen Şeyhi” oluyor. Şeyh Bedrettin “Hetorodoks İslam Şeyhi” oluyor. Şah Hatayi “Şii” oluyor. Federe Kürdistan’da yaşayan Aleviler/Yaresanlar (Ehlihaklar) Sultan Sahak, Baba Taher, Kadın Hak aşıkları ve ermişleri zaten görülmüyor bile!!!… Arap Aleviler mi? Adını bile doğru söylemekten aciz “Tarih araştırmacıları.” Tutturmuşlar bir “Nusayri” lafı… Sonra ne oluyor? Ortada Alevilik diye bir şey kalmıyor!!! 
Yüzyıllardır egemen inkarcı zihniyetin “Asimilasyon, sürgün, katliam, soykırım” politikalarına karşı varlık mücadelesi veren ve bunlara rağmen varlığını koruyan Alevilik bir anda “İslam’ın özü, İslam’ın halk yorumu” olup “Tarih araştırmacılarının” girift dehlizlerinde yok olup gidiyor. Bu garabette biz Alevilerin de payı yok değil. Bizler ummanlara sığmayan Aleviliği, cemdeki on iki hizmetten semahı ve zakirliği koparıp alarak, semah ve deyişe sığdırmaya çalıştık. Tarih araştırmacılarının “Alevilik sözlü kültürdür” belirlemesine kanıp yakılmış, talan edilmiş külliyatımızı yok saydık.
“Tekke ve zaviyeler kanunu” çıktığında dergah ve tekkelerimizden toplanan külliyatın akıbetini merak bile etmedik! Aleviliğin kutsal kitabını oluşturan deyiş, nefes, devriye, mersiye, tevhit, miraçlama, beyit, gülbang, Düvazimamlarımızı süslü metinlerden oluşan belagat ürünleri olarak gördük. Ve en acısı da Aleviliği mürşit, pir, dede, ana ve rehberlerimizin yürüttüğü yol ve erkandan, talibi olduğumuz ocaktan öğreneceğimize “Tarih araştırmacılarının” mukaddes(!) araştırmalarından öğrenme çabasına girdik. Bununla da yetinmedik “Alevilik İslam içi mi? İslam dışı mı?” tartışmasının harareti ile içimizi dışımızı ekletik, uydurma, sanal, kurgulanmış, göstermelik bir Alevilikle donattık. Bu da yetmedi siyaseti Alevi aklı ile yapacağımıza, Aleviliği siyaset aklı ile tanımlamaya çalıştık.
Geçenlerde bu sorunları konu edinen bir sohbette bir canımız “İran’a gittim. Oradaki Alevileri (Ehlihaklar) gördüm. Türkiye’deki sorunlarımızı anlatınca birisi bana dedi ki; Sizin mürşidiniz yok mu? Mürşidiniz yolu doğru yürütürse bu sorunlar çözülür!!!” gel gör ki, Mürşit kim? Muhip kim? Dede kim? Talip kim?... “Yol cümleden uludur! Gönül kalsın Yol kalmasın!” diyen erenlerin irşadı unutuldu. Gönül de kaldı, Yol da…

‘Yol bir sürek bin bir’

Konumuza dönersek… Derdim Sayın Ayşe Hür’ün tarih araştırması üzerinden niyetini sorgulamak değil. Sayın Hür’ün araştırmalarına saygım var ve yararlanıyorum da. Ancak gizli bir yaraya parmak basmak, dikkat çekmek gerek. Yazısının “Medrese İslam’ı, Halk İslam’ı“ bölümünde “…tasavvufun birleştirilmiş kurallara dayanan mistik İslam inancını (Vahdet-i Vücutçuluk, Suhrevilik, Kübrevilik, Melamilikten doğan Kalenderilik, Yesevilik, Haydarilik, Vefailik, Dailik gibi) benimsemişlerdi.” Diyor Sayın Hür. Gördüğünüz gibi ortada Alevilik yok! (Diyeceksiniz ki o vakit zaten inancın adı Alevilik değildi! Ama sorun o değil!) Sıralanan bu kavramlar kimi Alevi tarih araştırmacılarının kendinden menkul ürettiği kavramlar.
Kavramların çoğu da Yola ve Erkana hizmet etmiş mürşit ve ermişlerin adından geliyor. Yani aynı yolda “Yol bir sürek bin bir” anlayışının ürünü… (Yesevilik hariç. Alevi tarihinde Yesevilik diye bir sürek yoktur!) Alevi inacına “Tasavvufi yorum, mistik inanç” diyen araştırmacılar konuyu anlayamamanın zihin yorgunluğu ile kolaycılığa kaçıyorlar. Tasavvuf ve mistisizm kavramlarını Alevilik bağlamında tartışma başka bir yazıya kalsın. Bu iki kavram Aleviliği kapsamaz olsa olsa birilerinin kendinden menkul yorumu ile Aleviliğe bakışı olabilir.
“Baba İlyas ile Baba İshak neden isyan etti?” sorusuna cevap ararken, Baba İlyas ve Baba İshak’ın mürşidi Dede Kargın’dan söz etmiyorsanız sorun var demektir. “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı“ olan Baba İlyas ile Baba İshak’ın yürüyüşü Alevi tarihindeki en önemli kırılma noktalarından biridir. “Uhrevilik” yerine dünyeviliği, “Despot iktidar” yerine Hakça düzeni, “Bireysel servet, talan ve yağma yerine” eşitlik ve paylaşımı, egemen iktidarın mutlak hukukunu uygulayan “Kadı, müftü, patrik” yerine cem olmayı, yolun gereğince görgüden, sorgudan geçmeyi esas almıştı Dede Kargın’ın yarenleri Baba İlyas ve Baba İshak.
Ve “Bir Destanın Yol Haritası 10 Şubat 2010/ Özgür Gündem” yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Baba İshak ve Baba İlyas Dede Kargın’dan aldıkları ışık ile Yol Yürüdüler. Baba İshak katliamı tarih boyunca Alevilere yapılan soykırımın en önemli halkalarından biridir. Baba İshak ile Baba İlyas’ın yürüdüğü yol güzergahına bir bakın! Göreceksiniz ki bu Yol Anadolu ile Mezopotamya’nın can damarıdır. Tarih boyunca Alevi ile İslam, Hıristiyan’nın, Kürt, Türk, Ermeni, Çerkez, Arap… Halklarının birlikte yaşadığı yoldur. “Tekçi” kimlik bu yolun yolcuları katledildiğinde yapılandırılmaya başladı. Tam da şimdi Laik, Demokratik çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı Türkiye’yi sağlayabilmenin yollarından biri bu yolu diriltmek ve ayakları üzerine dikmekten geçmektedir.

Aleviliğin inkarı ve imhası

Baba İshak ve Baba İlyas’ın yürüyüşü “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı” ve “Bir Destanın Yol Haritası”dır. Günümüzde Alevilik üzerinden yapılan yersiz, gereksiz ve kafa bulandırıcı tartışmalar bu destanın ışığında giderilebilir. “Kürt’ten Alevi olmaz! Türk’ten Alevi olmaz!” diyen ve Aleviliği “İslam’ın özünde” arayanlar bu destanı ve yolu iyi öğrenmelidir. Sorun “Kimden Alevi olup olmayacağı? Aleviliğin ne olup olmadığının tanımlanması?” değil Aleviliğin tanınması ve “Yeni anayasa” sürecinde laik demokrasinin gereğinin yapılmasıdır.
Yeni yüzyıl planlanırken, geçmiş yüz yılda Türk/İslamcılığı laiklik diye yutturan zihniyet iflas etmiştir. Alevilik tarihi, 20. Yüzyıl tarihi doğru okunduğunda ve gerekenler yapıldığında Laik, Demokratik Türkiye özlem olmaktan çıkacaktır. Hala birçok siyaset aktörü Aleviliği “Cemevi sorununa” Türk/İslamcı iknacılığı da “Zorunlu Din Dersi” sorununa indirgemiş görünüyor. Türk/İslamcılık devletin ve devlet zihniyeti ile yaratılmış toplumun hücrelerine kadar nüfuz etmiştir. Türk/İslamcılık ve Siyasal İslam çok önemli oranda Aleviliğin inkarı ve imhası üzerine kurulmuştur.
Alevilere yapılan bunca soykırıma rağmen Alevilik hala yaşıyor. Aleviler de eksik ve aksak da olsa inancına sahip çıkıyorlar. Baba İshak ve Baba İlyas’ın yürüyüşü “Mezopotamya’dan Anadolu’ya Alevi Erenlerin İlk Savaşı” idi. Umarız ki, Mezopotamya’dan Anadolu’ya her yüreği sızlatan, anaları ağlatan 30 yıllık savaş “Barış“ sürecine girecek; “Alevi erenler son savaşı” Ululardan, Velilerden, Aşıklardan, Sadıklardan, mürşitlerden, pirlerden aldığı ilim ve irfanla yürütecek, Baba İshak’tan Madımak şehitlerine uzanan bedeller boşa gitmemiş olacak…

KEMAL BÜLBÜL