“Bir insanın öldürülmesi bir trajediyken, bir milyon insanın öldürülmesi bir istatistiktir” sözü zihinlerimizin bir kenarında söylenmiş olarak duruyor, algımızın sınırlarına çarpıp geri dönüyor. Böyleyken, birden fazla ama bir milyondan az olmak üzere öldürülmemiz acaba trajedi midir, yoksa istatistik mi diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Kürt halkına uygulanan lokal soykırımlar durmamacasına sürüyor. Aynı zamanda zihinsel soykırım diyebileceğimiz siyasi operasyonlar da hızından bir şey kaybetmiyor. Bir toplumun öz iradesini yansıtan, öz yönetimini oluşturan kesimlerin beşer onar tutuklanarak zindanlara konulması da süren operasyonları tamamlayıcı rol oynuyor. Faili meçhullerin yerini bu tarz tutuklamaların aldığı gün gibi aşikar.
Faşist Türk devletinin AKP Hükümeti somutunda yeni bir mecraya taşıdığı soykırım zihniyeti, Nazi Almanyasını çoktan aştı. Fırınlara götürmekle arasında fark yok mudur? Tabi ki vardır. Fırınlara götürmenin zahmetine katlanmamanın barbarlığı, akıl ve yürek yoksunluğu gibi bir fark vardır ortada.
Soykırım toplu katliam değildir, özel suç terimidir. Fiziksel ve zihinsel iğdişleştirme problemini Mezopotamya ve Anadolu halkları olarak güncel bir yakınlıkta yaşıyorsak, bu durum soykırımdan geçirildiğimizin kanıtıdır. Güncelin resmine içerden bakanlar, bölgemizin yaşadığı acının tarihin farklı kesitleri içinde azalıp yok olmadığı, tam tersine farklı formlarla sürdüğünü görüyor. Soykırımın yaratmaya çalıştığı, her şeyin normal bir seyirde ilerlediğine dair bir algıyı herkesin zihnine yerleştirmektir. Normal olduğunu sanmak, hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamak, hiçbir sorun olmadığına inandırmak soykırımı yürütenlerin temel politikası olduğu kadar hiçbir sorun olmadığına inanmak da soykırımın sonucudur. Bugün kendi yönetsel erkinin, potansiyelinin farkında olmayan ve bunu anlamak için yüzlerce insanın-Kürt insanının ölümünü bekleyen hükümet yetkililerinin normalizasyon çalışmaları, açılışlar, kapanışlar, günlük siyaset oyunları hatta özeleştiri adına dile gelen rezaletlerin tamamı, soykırımı gizlemenin bilinçli, kasıtlı, planlı ve periyodik olarak uygulanan yöntemleridir. Nezaketen barbarlığın dişlerini sıktığı tablo…

Bunca acıyı yaşasalardı AKP’li olmazlardı


Failler, kurbanlar ve seyirciler olarak üç kategorinin olduğu soykırımda bir zaman sonra seyircilerin de kurban konumuna geldiği-geleceğine dair öyküler bildiğimiz tarihte az değildir. Anadolu insanının bu tarihsel bilinçten kaynaklı seslendirdiği “susma, sustukça sıra sana gelecek” sloganı ne yazık ki, susan susmayan herkese sıranın geleceğini gösteren bir hükümet barbarlığının buz gibi gerçekliğine çarpmaktadır.

Mevcut hükümetin AKP’li Kürtler dışında Kürt görmek istemediğini yazmış bir gazeteci. Ne yazık ki, AKP’li olan Kürdün de Kürt kimliği, entitesi ve varlık bilincinin hangi düzeyde olduğunun anlaşılamaması büyük bir eksiklik. AKP somutunda ortaya çıkan faşist uygulamalarla Kürtler nezdinde bir kez daha kanıtlanan bir gerçek vardır: Hegemonyanın yanında kendi kimliği ile var olmak imkansızdır. Mevcut ahtapot tarzı hükümet nezdinde var olmak için Kürtlüğünü inkar etmek tek çözüm yolu. Yoksa neden Kürt kökenli olduklarını söyleyen AKP’li vekiller tek dil sloganına alkış tutsun ki? Bunun adı, biçimi ya da tarzı ne olursa olsun, kendi kimliğini savunmanın hatta en masum bir şekilde kendini yaşamanın tek biçimi sistem karşıtı olmaktır. Bunu görmemek aydınlar için bir ayıptır, görmek için de AKP’li olmayan Kürtlerin yaşadıkları acının aynısını yaşamalarına gerek yoktur. Zaten bunca acıyı yaşasalardı AKP’li olmazlardı. Zaten bu düşünceden bir türlü kurtulamayan Türkiyeli aydınlar bunca acıyı yaşasalardı, Türkiye bugün bu halde olmazdı. Modern barbarlık tarzında süren soykırımda, Türkiyeli aydınlar da kendi paylarını görmelidir. Somali’ye gitmekle komşusu açken tok yatmadığını sanarak hiçbir sanatçı ya da aydın vicdani sorumluluktan kurtulamaz. Tam tersine yardım verip kimlikleri alınan yoksul ülkelerin yaşadıkları sonucu da Türkçe olimpiyatlarında gördük.


Soykırımın sloganı “tek devlet, tek millet”

Bir barbarlık eylemi olan soykırım faşist Türk devletiyle bir üst aşamaya çıktı. İslamcı anlayışla birleşerek faşizmin barbarlığına tanrının adı da karıştırılmaya başlandı. AKP’ye verilen fetvalar artık tanrının ağzından konuşur bir havayla yapılıyor. Bu kendini kaptırmış barbarlığa “kökünü kazıyın” emriyle nokta konuldu. Kafir dediklerini soykırımdan geçirdikten sonra sıra kafir olmasa da “kendinden olmayan” ötekilere geldi. Soykırımın sloganı “tek devlet, tek millet” şeklinde Tayyip Erdoğan’ın dilinden defalarca haykırıldı. Çünkü soykırım, tekleştirmenin, homojenleştirmenin tek biçimidir.
Adı milliyetçi olan hareketlere taş çıkartan bir faşizmle atılan bu sloganlar etrafında barbarlık hükümeti inşa edildi. Böyle bir hükümetin idare ettiği bir cumhuriyette orduya komuta edemeyip istifa eden generaller gidişata müdahale edememek şurda dursun, bir kenara çekildiler. En son gerçekleştirilen napalm saldırılarından da şu anlaşılmaktadır. Orduda bu kadar kirli, barbarca bir işi yapacak sayılı komutan(!) vardı. Savaşacak bir orduya komuta etme değil barbarlık yapacak bir anlayış orduya komuta etme anlayışı esastı ve bunu ancak Necdet Kimyevi yapabilirdi.
Bunca ahlak dışılığın gerçekleştiği bir sistem içinde hukuktan söz etmek zor. Ne de olsa hukuk da bu ahlak dışılıklara göre inşa edilmektedir. Orantısız güç, savaş ahlakı, Cenevre sözleşmeleri vs. sözlerinin hepsi AKP Hükümeti, AKP ordusu, polisi ve zihniyeti eliyle katledilmiştir.

Yapılan savaş suçu, insanlık suçudur

Kürdistan’da gerçekleştirilen napalm saldırısında katledilen gerillaların cesetleri, cenazelere yapılan işkenceler ve tüm ahlak dışı uygulamalar tüm dünyaya duyurulmalı, teşhir edilmelidir. Savaş suçu, insanlık suçu ya da bilmem ne suçu… Bu tanımlamalar sadece anlayanlar için geçerlidir. İnsanlık sınavını vermenin yeri Somali değil Kürdistan’dır. Çiyayê Bêzar’dır, Cudi dağıdır. Çelê, Hakkari, Yüksekova’dır. Van depremidir. Kürdistan’ın her bir şehri, köyü hatta evi, insanlık sınavında sınıfta kalmış olan Türkiye devletinin acı anılarıyla doludur.
Hiçbir devlet yoktur ki, insanlık, ahlak, vicdan ya da benzer kavramlar bakımından sicili temiz olsun. Devlet, ahlakın tüketilmesiyle, ahlaki duyarlılıkların öldürülmesiyle yükselmektedir. Ahlakı öldürerek doğan boşlukta kendini büyütmektedir. Hiyerarşinin ortaya çıkışından itibaren, insanlığın tüm biriktirilmiş değerleri karşısında büyük saldırılar gerçekleştirilmesine rağmen ahlaki değerlerin tümden yok edilemediği, bu değerlerin ve birikimlerin toplumu bir arada tutan temel yapıştırıcı güç mahiyetinde varlığını hala koruduğu bilinmektedir. Bu süreçlerde geliştirilen ata erk başatlığına rağmen toplumun direnen kesimlerindeki komünal yaşam özellikleri belli oranda korunmuştur. Kapitalist modernitenin başlangıcıyla birlikte bu süreç tüm dünya tarihinin toplamındakinden kat kat fazla bir yıpranma yaşamıştır. Kapitalist modernitenin, ata erk kültürün zirvede bir uygulaması olduğu, erkeklik eylemlerinin toplumun tüm tabakalarına, tüm alanlarına ve tüm ayrıntılarına sızdırıldığı ve toplumun bir enkaz haline getirilmek istendiği bir gerçektir.

Asimilasyon yoluyla kültürel soykırım

Sistem egemenlik grubu erkeksileştirerek ve toplumları kadınsılaştırarak kendini var kılmaktadır. Bundandır ki soykırım bir egemen erkeklik eylemi olarak kendini var etmektedir. Ata erkin kendini gerçekleştirmesinin en kötü formlarından biridir soykırım. Bundan olmalı ki soykırım uygulanan halkın ya da topluluğun üyelerine tecavüz edilmekte, tek tek ya da toplu tecavüzler görülmekte, aşağılamanın ilk biçimleri olan tacizler yaygın olarak ortaya çıkmaktadır. Tarihte de kadına uygulanan kırım yönteminin kadının düşürülüşü ardından bir bütün toplum üyelerine uygulanması ve nihayetinde toplumun karılaştırılması soykırımın çıkış zihniyeti hakkında bilgiler vermektedir. Soykırımın kadın soyu üzerinden gerçekleştirildikten ve hegemonyanın temel bir yöntemi olarak benimsendikten sonra yaygınlaştırıldığı gerçeği de son yüzyıllarda gerçekleşen soykırımlarda bir kez daha kanıtlanmaktadır.
Bundandır Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) adı altındaki ıslahevlerinde Kürt çocuklarının toplanıp eğitmek adına kirli uygulamalara tabi tutulması. İşin aslı eğitmek ile eğmek kavramları arasındaki anlam-ses benzerliği de özün aynılığını açıklar. Bu kurumlarda Kürt kimliği, kendi olma bilinci ve varlık anlamı mağdur edilmekte, tecavüz zihniyeti karşısında teslim olmaktan başka yolu kalmayan çaresizliğe sürüklenmekte ve bu kirli bilinç, bu kendini inkar çocukluktan itibaren aşılanmaya çalışılmakta, asimilasyon yoluyla kültürel soykırım uygulanmaktadır.
Bundandır dirisine dokunamayan faşist gericiliğin kendi tecavüzcü zihniyetini gerillaların ölü bedenleri üzerinde uygulaması. Ulaşamadığı kadın gerillaların cansız bedenlerine dokunarak, cinsel organlarını, göğüslerini kurşunlamaları ya da bedenin bu kısımlarına bıçak darbeleriyle saldırmaları ve işkence etmeleri soykırım zihniyetinin erkeksiliğini göstermektedir.

Katliam yapmaya hazır kitleler yaratılıyor

Ahlaki çöküşün kurumlaşması olan devletin gereksizliğini en çok kanıtlayan gerçek soykırım gerçeğidir. Çünkü soykırım, bir devlet icraatıdır. Devlette kurumlaşan iktidarlar açık ya da gizli bir şekilde toplulukları istismar ederek kendi sistemini inşa eder. Bu istismarlardan biri de soykırımı gerçekleştirecek kitleler yaratmaktır. Devletin en önemli varlık zemini de her an katliam yapmaya hazır kitleler yaratmaktır. Yedekte tuttuğu bu kesimler, sivil faşist güçler olmaktadır. Yok etme amacı, resmi politikanın ürünü olarak sürekli yedekte tutulan ve bazı zamanlarda (normal olmayan zaman-soykırım zamanı) gündeme getirilen bir gerçekliktir. Bu anlamıyla soykırım bir devlet suçudur. Kişiler boyutunda uygulayıcıları olmak ve yargılanmayı gerektirmekle birlikte özelde bir devlet suçudur ve bu minvalde ele alınmayı gerektirmektedir. Esasta soykırım suçu işleyen devletin diktatör rejimleridir. İstatistikî veriler 20.yüzyılda devletlerin milyonlarca insan katlettiklerini göstermektedir. Bu rakam, içinde bulunduğumuz yüzyıla da taşmış bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletlerin 9 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği Soykırımın Önlenmesi Ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde soykırımı oluşturan eylemler başlığı altında kaleme alınan 2.madde şöyledir:
“Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur:
1- Grup üyelerini öldürmek;
2- Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;
3- Grup üyelerini bilerek tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;
4- Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek
5- Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek...”
Sözleşmenin bu maddesinde işaret edilen tüm uygulamaların faşist ırkçı Türk devleti tarafından gerçekleştirildiği bilinmesine rağmen bunların cezasız kalması, Kürt halkına uygulanan fiziksel, zihinsel ve kültürel soykırımın örtülü bir biçimde merkezi hegemonya ile bağlantılı bir uluslararası plan doğrultusunda gerçekleştiriliyor olmasından kaynağını almaktadır.

Gücünü hakikatinden alan bir hareket


Dünyadaki tüm soykırım örneklerinde yaşanan dehümanizasyon faşist Türkçü rejim tarafından tam bir ırkçı örnek teşkil edecek şekilde uygulanmaktadır. Kürtlerin kuyruklu olmadığı anlaşıldığından beri bu hükümetin Kürtlere bir yapay kuyruk takmanın büyük çabasına soyunduğu bilinmektedir. Tüm takiye, maniple, yalan yöntemleri en üst düzeyde uygulanırken kandırma yaklaşımı da tavan yapmıştır. Dehümanizasyon uygulamaları kapsamında AKP hükümeti şahsında kendisi olmaya çalışan ve tarihine-kimliğine sahip çıkan Kürtlerin kafir oldukları, namaz adı altında (meydanlarda hem de) kadın erkek ne yaptıklarının belli olmadığı, ahlaktan (!) nasibini almadıkları, mide bulandırdıkları dile getirilmekte, insan tanımının dışındaki birçok hakaret içeren sözlü saldırı ile özgürleşme mecrasına giren Kürt kitleleri saldırı hedefi haline getirilmektedir.
Tüm soykırım uygulamalarına rağmen kazanacak olan hakikat tüm Ortadoğu’nun hakikatidir. Bedeli ne olursa olsun, özgürlük kazanacaktır. Kürdistan’dan başlayarak bugün Türkiyeli tüm halklara ulaşan ve birlikte yaşamanın kıvılcımını çakmış olan Kürdistan Özgürlük hareketi, ağır kayıplara rağmen yıllara direnmiş ve var olmasını bilmiş bir öncü güçtür. Gücünü hakikatinden almaktadır. Önderiyle, öğretisiyle, yaşam felsefesiyle, evren anlayışıyla ve insan yaklaşımıyla bir bütün olarak yok oluşun eşiğindeki Kürdü var etmesini bilmiş bir hakikatin gücüdür bu. Bu güç, Kürt halkını varlığıyla ve kimliğiyle özgürlüğe taşıyacaktır.


DILZAR DÎLOK