
Müzakere sürecinin bütünü açısından Demokratik Güney Afrika İçin Kongre (CODESA) görüşmeleri nasıl bir rol oynadı?
İlk etapta temel mesele, mümkün olduğu kadar çok insanı bu sürece katma ihtiyacı idi. Hem devlet baskısına maruz kalmış taraftan bu sürece katılmayı kabul etmeyenler vardı – ki, devlet baskısı görmüş olduğu halde Apartheid rejimi ile her türlü görüşmeye karşı çıkanlar da vardı. Örnek vermek gerekirse Pan Afrikanist Kongresi PAC baştan itibaren görüşmelere karşı çıkıyordu. Beyaz tarafta da görüşmelere karşı olanlar vardı. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çok insanı bu sürece dahil etme çabasındaydılar. Ve bunu başardılar da. Bazı örgütler dahil olmadığından sürecinin dışında kaldı. Bazıları çok sonradan, sürecin sonuna doğru dahil oldu. Mesela İnkatha Özgürlük Hareketi IFP başlangıçta sürece katılmadı. Onlar, Apartheid güçlerini temsil eden tarafta yer alıyordu. Çünkü onlar bağımsız denilen, işbirlikçi siyahilerin yönetim bölgelerinin bir parçasıydı. Onlar da dolayısıyla Apartheid güçlerinin bir parçası olarak değerlendiriliyordu. Bir özgürlük hareketi olan PAC da sürece dahil olmadı. Bu iki örgüt de çok sonradan sürece girdi. Ve Apartheid tarafında da çok sayıda siyasi örgüt, mesela Muhafazakar Parti, o aşamada sürece katılmadı.
CODESA 1 ile CODESA 2 arasındaki süreçte, o dönemde iktidarda olan Ulusal Parti sanırsam üç ara seçimde Muhafazakar Parti’ye yenildi...
Evet, şöyle olmuştu: O müzakere sürecinde Ulusal Parti ülkeyi yönetiyordu. Müzakerelerin yürütülmesi konusunda geniş bir destek oluştuktan sonra dönemin Devlet Başkanı De Klerk, bu konudaki halk desteğini güvence altına almak amacıyla bir referanduma gitti. Referandumda, başlatmış olduğu açılım için oyların yüzde 50’sini biraz geçen bir oranla gereken desteği almayı başardı.
‘REFERANDUM İLE HALKTAN DESTEK İSTENDİ’
Sonuç olarak demokrasiye yolu açan asıl müzakereler bu referandumdan sonra başlatıldı. O dönemde ayrıca geçici bir anayasa hazırlanıp meclisten geçirildi. O geçici demokratik anayasa, kurulacak ulusal birlik hükümetine, yeni bir anayasa hazırlama görevini veriyordu. Bahsi geçen ulusal birlik hükümeti, 1994’teki ilk özgür seçimlerden sonra kurulan hükümetti. Bu ulusal birlik hükümetinin başkanı ise Nelson Mandela idi. 1994’te üstlendikleri yeni anayasa görevini 1996’da tamamladılar. Yani, bir anayasa kurulunu oluşturdular ve bu kurul nihai anayasayı tasarladı.
Sormak istediğim aslında şuydu: Ulusal Parti, müzakere sürecinde kendi seçmenleri arasında destek kaybına uğradı mı?
Evet, çünkü onların seçmenleri arasında da devletin bir teröristle görüşemeyeceğini düşünen insanlar vardı. Destek kaybına uğradı ve bundan dolayı, müzakerelere karşı olan Muhafazakar Parti’ye geçenler oldu. Ama bir bütün olarak bakıldığında, referandumda oyların yüzde 50’sinden fazlasını aldıkları dikkate alındığında, halk desteğini kazandıkları görülür.
CODESA görüşmelerinin ikincisi Mayıs 1992’de gerçekleştirildi...
Mandela’nın devlet kaynaklı şiddet nedeniyle görüşmelerden çekilmesinden sonrasına denk geliyor bu süreç. Görüşmeler, Goldstone komisyonunun raporundan sonra yeniden başlatıldı. İki taraf da görüşmelere yeniden başlanması gerektiğini düşünüyordu, çünkü her iki taraftan da müzakereleri sabote etmeye çalışan güçler vardı. CODESA 2, yani müzakereler çerçevesindeki ikinci geniş kurul toplantısı o zaman yapıldı.
O dönemde çok büyük bir katliam düzenlendi...
Evet. Aslına bakılırsa müzakere süreci boyunca, ta başından itibaren çok yoğun şiddet yaşanıyordu. Ta o aşamada Chris Hani’ye karşı suikast düzenlendi.
Chris Hani kimdi?
Chris Hani, ANC’nin en popüler liderlerinden biriydi. Ona suikast düzenlendi. O suikastı, sağ kanat gerçekleştirdi. Yani müzakerelere başlandıktan sonra bile - yani CODESA’nın 2. aşamasına geçilmişti artık – sürecin sabote edilmesi için yoğun çabalar sarf ediliyordu.
Peki bu şiddet atmosferinde – ki durmayan bir şiddetten bahsediyoruz – bu müzakereleri sürdürmek nasıl mümkün oldu? Zira müzakerelerin başında şiddet iklimini ortadan kaldırma ihtiyacı dile getiriliyordu, ancak bu gerçekleşmedi. Bir yanda müzakere yürütürken, bir yanda çok yoğun bir şiddet yaşanıyordu. Bu işi sürdürmek nasıl mümkün oldu? ANC bu konuya nasıl yaklaştı?
ANC öncelikle şiddet nedeniyle görüşmelerden çekildi.
Sanırsam 1992 yılıydı. Siyahilerin yaşadığı bölgelere yapılan saldırılar nedeniyle çekildiler. Şiddetin sorumlusu sağ kanatın yanı sıra ordu ve istihbarat içindeki bazı unsurlardı. Mandela o zaman görüşmelerden çekildi ve De Klerk’e bu sorunu çözmesi gerektiğini söyledi. De Klerk ardından Goldstone Komisyonu’nu kurdu, onlar raporlarını çıkardı, De Klerk 23 yüksek rütbeliyi görevden aldı ve ardından görüşmelere yeniden başlandı. Görüşmeler yeniden başladıktan sonra süreci sabote etme girişimleri devam etti, Chris Hani suikasti düzenlendi. ANC’nin çok sevilen öncü kadrolarından biriydi.
‘AZ KALSIN İÇ SAVAŞ ÇIKIYORDU’
Ve o aşamada Mandela kendi insanlarına seslendi. O dönemde ülke gerçekten bir iç savaşa doğru ilerliyordu. Çünkü Chris’in popülerliğinden kaynaklı siyahilerin öç almak için beyazlara saldırma ihtimali vardı, çünkü Chris’in ölümünden beyazlar sorumluydu. Mandela o dönem kendi insanlarına, öç alma duygularıyla hareket etmeme çağrısında bulundu. İnsanlar onun çağrısına uydu diye düşünüyorum. Ve çözüm bulma ihtiyacının ne denli yakıcı olduğunu hissettiler. Çünkü güvenlik güçleri içinde süreci sabote etmeye çalışan unsurlar vardı. Bundan dolayı konunun hassasiyetini göz önünde bulundurup bir an önce çözüme ulaşmaya yoğunlaştılar. Çözüm ise 1994’te sağlandı. 1993’te geçici anayasa meclisten geçirildi ve bir yıl sonra da ilk özgür seçimler gerçekleştirildi.
Normalde müzakere süreçlerinde şiddetin azalacağı, ölü sayısının yükselmeyeceği beklenir. Ama Güney Afrika’da tam tersi bir durum yaşandı. Ve tam da bu süreçte Güney Afrika’da, özellikle siyahilerin yaşadığı bölgelerde öz savunma birlikleri kuruldu. Bu öz savunma güçleri o dönemde nasıl bir rol oynadı?
Evet, öz savunma birlikleri örgütlendirildi. Biraz önce devletin kurumları içindeki bazı unsurların gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlardan söz etmiştim. Halk içinde müzakere süreci boyunca ordu ve istihbarat güçleri içinde yer alan unsurların, siyahilerin yaşadığı yerlere saldırılar düzenleyebileceği yönde kaygılar vardı. Bu tehlikeye karşı townshiplerdeki insanlar kendilerini öz savunma birlikleri şeklinde örgütledi. Öz savunma birliklerinin amacı, olası bir saldırı karşısında siyahilerin yaşadığı bölgelerdeki insanları korumaktı. Ve her bir saldırı gerçekleştirildiğinde öz savunma birlikleri halkı savunuyordu ya da savunmaya çalışıyordu.
Bu öz savunma birliklerinin elemanları ANC üyelerinden oluşmuyordu, değil mi?
Çoğunlukla, siyahilerin yaşadığı bölgelerin sakinlerinden oluşuyordu.
Yani aktif savaşçılardan bahsetmiyoruz...
Hayır, hayır. Aktif savaşçılar değildi. Townshiplerde yaşayan insanlardı. Kendi güvenliklerini alıyorlardı. Ve bu öz savunma birlikleri farklı siyasi fraksiyonları da kapsıyordu. İçlerinden PAC’liler de vardı, ANC’liler vardı, SACP’liler vardı. Farklı örgütlerin sempatizanları bu birliklerde yer aldı.
İki tarafın da müzakere ihtiyacının farkında olduğu aşamada kalmıştık. Süreç sonra nasıl bir ilerleme gösterdi.
Sonra şöyle bir şey oldu: ANC, ülkeyi ve müzakereleri istikrarsızlaştırmaya çalışan unsurların farkındaydı. De Klerk ise kendi ordusu ve istihbarat servisi içinde sözünü ettiğim saldırılardan sorumlu unsurların bulunduğunu başta kabul etmek istemedi. Goldstone komisyonunun raporunu aldıktan sonra bu gerçeği kabul etti ve bahsettiğim 23 yüksek rütbeliyi görevden aldı.
‘TARAFLAR MÜZAKERE İHTİYACINI HİSSETTİ’
Bu gelişmelerden sonra her iki taraf da müzakereleri sürdürme ihtiyacını yakıcı bir şekilde hissetti. Ve bu noktadan sonra gelişmeler çok hızlı bir şekilde ilerliyordu. Taraflar örneğin geçici anayasanın meclisten geçirilmesi için karşılıklı olarak tavizlerde bulundu.
Müzakereler, Mandela serbest bırakıldıktan sonra başlamıştı. Serbest bırakıldığı gün yanında siz de vardınız. O günün atmosferini nasıl düşünmeliyiz?
Büyük bir çoşku, büyük bir heyecan vardı. Mandela’nın serbest bırakılacağını biliyorduk. Ancak ne zaman bırakılacağını bilmiyorduk. Bırakıldığı Pazar gününden önceki gün, yani Cumartesi öğrenmiştik bir gün sonra bırakılacağını. İnsanlar dolayısıyla hazırlık yapamamıştı. Hatta bundan dolayı tahliye gününün biraz ertelenmesini istiyorlardı, ama De Klerk buna karşı çıkmıştı. Bundan dolayı sadece kitlesel bir karşılanma için hazırlık yapıldı. Onu ilk başta Johannesburg’a göndereceklerdi. Oradan serbest bırakılacaktı. Ama Mandela karşı çıkıp, Cape Town’da cezaevinden çıkmakta ısrar etmişti. Şehrin merkezindeki belediye binasının önündeki büyük meydanda kitlesel bir karşılama yapıldı. Bazı lojistik sorunlar da vardı, onları bir şekilde çözmeyi başarmıştık. Çok büyük bir insan kalabalığı o gün o meydana gelip Mandela’nın özgürlüğünü kutladı.
Ve 4 yıl sonra Güney Afrika’nın Devlet Başkanı olmuştu. Bu aslında çok kısa bir süre. Seçim sonuçlarının açıklandığı günü insanlar nasıl yaşadı?
Güney Afrika Devlet Başkanlığına seçilmiş olmasından ötürü çok büyük bir sevinç, coşku yaşadılar. Ama sevinçleri, coşkuları sadece bununla ilintili değildi. Yıllar boyu ödemiş olduğu bedellerden, siyahi halkının özgürlüğü ve Apartheid rejiminin sonu ile sonuçlanan müzakerelerin başlamasında oynadığı belirleyici rolden ötürü çok büyük bir sevinç yaşandı o gün. O görüşmelerin başlatılmasındaki inisiyatif Mandela’ya aitti. Ve sanırsam sadece Güney Afrika’daki insanlar değil, dünyanın dört bir yanındaki insanlar o gün, Mandela’nın barışçı bir çözümü sağlayarak, Apartheid sisteminden demokrasiye geçişteki rolünü kabul etti.
Abdullah Öcalan, avukatlarıyla son görüşmesinde kendi durumunu Mandela’nın konumuna benzetti. Mandela’nın o dönemki avukatı olarak müzakere sürecinin tanıklarındansınız. Öcalan’ın bugünkü durumu ile Mandela’nın o dönemki durumu arasında hangi benzerlikleri görüyorsunuz?
Öcalan ile Mandela arasında çok sayıda benzerlik var. İkisine yüklenilen suçlamalara bakıldığında da ciddi benzerlikler görülür. İkisi de ömür boyu hapse mahkum edildi. İkisinin kaldığı cezaevi de bir adada. İkisi de cezaevinden devletle görüşmeler başlattı. Mandela 27 yıl cezaevinden kaldıktan sonra serbest bırakıldı ve bu diyalog sürecini dışarıda devam ettirdi. Abdullah Öcalan 12 yıldan beri tutuklu ve bir çözüm potansiyelinin olduğu aşamaya henüz gelinememiş. İnsan son 12 yıldaki Türk hükümetlerinin, özellikle de Erdoğan başkanlığındaki hükümetin yaklaşımına baktığında bu görülüyor.
‘ÖCALAN VE ERDOÐAN’I NOBEL’E ADAY GÖSTERİRİZ’
Duruma bakıp, Güney Afrika ile bugünkü Türkiye arasında bir karşılaştırma yapacak olursak: Erdoğan’ın bugün, Kürt meselesinin barışçı çözümü için gereken koşulları yaratma imkanına sahiptir. Ve bu fırsatı değerlendirmezse, bu fırsat bir daha asla eline geçmeyebilir. Ve adını tarihe yazdıramayacaktır. Mandela ve De Klerk adlarını tarihe geçirebildiler. Erdoğan, Kürt meselesinin çözümü için gereken koşulları sağlamazsa, o zaman De Klerk’ten önce Devlet Başkanı olan Botha ile aynı kaderi paylaşacaktır. Botha, sorunun barışçı çözümü uğruna, Apartheid’den demokrasiye geçiş için nehrin öbür tarafına geçmeyi göze almadı. O cesareti göstermedi. Ve bundan dolayı bugün adı artık telaffuz edilmiyor, kimse ondan olumlu anlamda bahsetmiyor. Ve sanırsam sonra hep bunun pişmanlığını yaşadı. De Klerk devlet başkanlığına geçer geçmez inisiyatifi eline aldı. Tek uygulanabilir yolun, siyasi tutsakların serbest bırakılması, siyasi davaların tümünün düşürülmesi, sürgündekilerin ülkelerine dönmesine izin verilmesi ve müzakere masasına oturup sorunları çözmek olduğunun farkındaydı. Hem de Klerk, hem de Mandela o dönem aldıkları inisiyatiften ötürü 1992 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüler. Ve söz veriyorum, Erdoğan bu imkanı değerlendirirse, nehrin öbür tarafına geçmeyi göze alırsa, biz Güney Afrikalılar hem Kürt halkının meşru lideri olan Abdullah Öcalan’ı hem de Türk halkının meşru lideri olarak Erdoğan’ı birlikte Nobel Barış Ödülü için aday göstereceğiz. Biz Güney Afrikalılar olarak bunu yaparız.
Abdullah Öcalan’ın heyetle görüşmelerini takip ediyordunuz. Şimdiye kadar yürütülmüş olan görüşmelere baktığınızda, nasıl bir nitelik biçiyorsunuz? Görüşme mi, diyalog mu, müzakere mi dersiniz?
Bana göre müzakere aşamasına henüz ulaşılmadı. Şimdiye kadar bir nevi görüşmeler hakkında görüşmeler yapıldı. Görüşmeler başlatma konusunda bir uzlaşıya varmış olsalardı ve iki tarafta da, yani hem Abdullah Öcalan hem de Türk hükümet tarafında, Kürt meselesini şiddetle değil, barışçı yollardan çözmeye çalışacaklarına dair kesin ve açık bir karar alınmış olsaydı, işte o aşamada asıl müzakere süreci başlamış olurdu.
‘HÜKÜMET SÜRECİ SAHİPLENMEDİ’
Kürt İnsan Hakları Eylem Grubu başkanı olarak hazırladığınız ve geçen ay yayınlanan Kürt sorununa çözüm raporunda, mevcut çözümsüzlükten çıkış için bir takım tavsiyelerde bulunmuştunuz. Sıraladığınız bütün tavsiyelerin muhatabı Türk hükümetidir. Sizce bugünkü durumun değiştirilmesi, müzakere yolunun açılması için ne yapılmalı? Taraflar üzerine ne düşüyor?
Erdoğan’ın başbakanlığından önce de Abdullah Öcalan ile görüşmeler gerçekleştiriliyordu. Bu görüşmeler, devlet temsilcileriyle yapılıyordu. İstihbarat da içinde yer alıyordu. Ama neden sonuç alınmadı? Hangi ayak eksik bırakıldı? Dönemin hükümetleri, bu görüşmeleri sahiplenmedi. Üzerlerine düşeni yerine getirmediler. Ben burada özellikle de günümüz hükümetini, yani AKP hükümetini kastediyorum. Görüşmeler yapılıyordu, ama görüşmelerin statüsü, niteliği ile ilgili kimsenin bilgisi yoktu. Heyetlerin kime rapor sunduğunu bilmiyoruz. Görüşmelerin amacının ne olduğunu bilmiyoruz. Ve gerçek müzakerelere geçilmesi için Erdoğan’ın bu süreci sahiplenmesi gerekirdi. Ya da bakanlarından birini Öcalan ile resmi düzeyde görüşmek için görevlendirmeliydi. Ve bu görüşmelerin meclise rapor edilmesi gerekirdi. Bunların hiç biri olmadı. Ben, Erdoğan’ın 12 Haziran seçimlerinden sonra bu süreci sahipleneceğini düşünüyordum. Beklentim, meclisi konuyla ilgili bilgilendireceği, bazı taahhütlerde bulunacağı ve gerçek müzakerelerin başlayacağı yöndeydi. Ancak süreç hiçbir zaman bu noktaya kadar ilerleme gösteremedi.
Sizce bu aşamada Kürt tarafı ne yapabilir?
Aslında Kürtlerin bu aşamada yapabileceği pek bir şey yok. Çünkü Kürtler defalarca sorunu müzakere yoluyla çözmek istediklerini ortaya koydular. Sadece bu da değil, aslına bakılırsa Kürtler, mücadelenin başlangıcından bu yana geçen süre içinde taleplerini de düşürdü. Defalarca tek taraflı ateşkes ilan ettiler, eylemsizlik kararlarını verdiler. Ve bütün bunlar, görüşmelerin yapılabilmesi için gereken iklimin sağlanması içindi. Ne yazık ki Türk hükümeti, Kürt halkının bu teklifine olumlu yanıt vermiyor, bu büyük fırsatı değerlendirmiyor. Bu gerçekten çok kötü bir durum. Kürt halkının yaklaşımlarına bile gereken anlamı veremiyorlar. Ve bence Ortadoğu’daki durum açısından da çok hayıflanılacak bir durum bu. Türk hükümeti, Kürt meselesini çözme zamanının geldiğini hala algılamış değil. Türkiye ancak Kürt sorununu çözerse, Ortadoğu’daki diğer sorunların çözümünde rol oynayabilir.
Ve o zaman Türk halkı Kürt halkı ile birlikte bütün Ortadoğu’daki sorunlara barışçı bir çözümde öncülük edebilecek kadar güçlü bir konuma yükselebilir. Ortadoğu’daki en güçlü halkların başında yer alabilirler.
Öcalan’ı Kürt halkının meşru lideri olarak isimlendirdiniz...
Öcalan’ın doğrudan içinde yer almadığı bir çözüm, gerçek bir çözüm olamaz. Öcalansız bir çözüme inanmıyorum. Ama Öcalan’ın da çözümde rolünü oynayabilmesi için serbest bırakılması gerekiyor. Sürgündekilerin hepsinin dönmesi gerekiyor. Yasaklı bütün örgütler üzerindeki yasağın kaldırılması gerekiyor. Ancak o zaman, gerçek müzakereler için gereken iklim oluşturulabilir. Ve böylesi müzakerelerin sonucunda ne çıkarsa çıksın, önemli olan hem Kürt halkının hem de Türk halkının bu sonucu kabullenmesidir.
Sayın Moosa, sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim.
MERAL ÇİÇEK