
ANF’nin sorularını yanıtlayan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Çukurca’da hayatını kaybeden gerillalar, Türk medyasında PKK hakkında ardı arkası kesilmeyen iddialar, Türk Başbakan Erdoğan’ın suçlamaları ile Fethullah Gülen-AKP hükümeti ortaklığına ilişkin açıklamalarda bulundu.
HPG gerillalarının Çukurca’da gerçekleştirdiği eylem ardından düzenlenen operasyonda çok sayıda gerilla yaşamını yitirdi. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Öncelikle Çelê (Çukurca) alanında düşmanın alçakça yöntemlerle ve uluslararası yasaların yasakladığı silahlarla katlettiği tüm arkadaşları anıyorum. Bu arkadaşların şahadetinden dolayı tüm halkımıza, hareketimize ve şehit arkadaşlarımızın ailelerine başsağlığı diliyorum; onların anılarını özgürlük mücadelesinde yaşatacağımız sözünü veriyorum.
Brusk Amed, Ruken Bingöl ve Berwar Gever arkadaşların komutasındaki bu değerli arkadaşlar bir milim bile esnemeden büyük bir direnişi gerçekleştirmiş; büyük birer kahraman olduklarını, asla ve asla boyun eğmeyeceklerini, teslim olmayacaklarını herkese gösterdiler. Kürdistan halkı bu yiğit kızlarını ve oğullarını hiçbir zaman unutmamalıdır. Unutmayacaktır da.
Türk ordusunun Çelê’deki konumu rezalet; güçsüzlük ve çaresizliktir. Çaresiz bir konuma düşmeyen bir askeri güç, uluslararası yasalar tarafından yasaklanmış insanlık dışı silahları hiçbir zaman kullanmaz. Türk ordusunun Çelê’de bu silahlara başvurması, çaresizliğini ortaya koymaktadır. Bununla övünen ve bunu bir başarı sayan kişilere insan demek mümkün değildir.
Gerek bu ordunun şu an başında bulunan zatın daha önceki pratiğine bakıldığında, gerekse de AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı mücadele tarzına bakıldığında tek şey görürsün: Namertlik. Bu yöntemde mertlik ve yiğitlik yoktur; namertlik, korkaklık ve çözümsüzlük vardır. Sadece Çelê’de değil, bu yıl içerisinde Amanos’da ve Dersim’de de aynı yöntemleri kullanarak arkadaşlarımızı katlettiler.
Karşıdaki kişiyi öldürmeyen ama bayıltan, onu boğacak düzeye getiren ve böylece halsizleştiren gelişmiş bir kimyasal maddeyi kullandıktan sonra hedefin üzerine gidip imha eden alçakça bir yöntem kullanılmaktadır. Daha önceki örneklerde bu silah kullanıldıktan sonra askerler arkadaşların üzerine gidiyor ve şehit ediyorlardı. Ancak Çelê’de karadan arkadaşların üzerine gidemedikleri için yerde baygın yatan insanların üzerine napalm yağdırılarak şehit etmişlerdir. Bir kısmı bu şekildeyken diğer bir kısmını ise o kayalar içerisinde çok yüksek teknolojiyi kullanarak günlerce bombalayarak şehit etmişlerdir.
Türk sömürgeciliğinin Kürt halkına karşı kin ve nefretini dışa vuran, bu sömürgeciliğin faşizan-sadist uygulamalarını açığa çıkaran bir pratik olmuştur.
Çatışma ve kayıplarla ilgili olarak ilk günlerde hareketinizden olayı yalanlayan açıklamalar geldi. Ancak ardından bu kayıpların açıklanması kamuoyunda “kayıplar gizleniyor” gibi kimi haberlerin yayılmasına yol açtı. Buna dönük olarak neler belirteceksiniz?
Biz bugüne kadar gerek Güney’de gerekse Kuzey’de olsun ne kadar kaybımız varsa hepsini açıkladık ve açıklamaya da devam edeceğiz. Öte yandan tabii ki bizim de kendi yetersizliklerimizi görmemiz gerekiyor. Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Ben 23 Ekim’de katıldığım bir TV programında Çelê’de herhangi bir çatışmanın olmadığını beyan etmiştim. Çünkü orada bu kadar gücün bulunmaması gerektiğini biliyoruz. Bize ulaşmış olan böyle bir bilgi olmadığı için böyle bir çatışma durumunun olmadığını belirttik. Hatta HPG, çatışma için “senaryodur” dedi. Neden? Çünkü bilgilerimize göre bu arkadaşların orada olmaması lazım ama şu an için tam olarak bilemediğimiz nedenlerden dolayı bu arkadaşlar o alanda gereğinden fazla bir hareket etme durumunda bulunmuşlar. Belli ki bir hata sonucu güçlerin o alana kayma durumları söz konusu olmuştur. Ben o zaman bildiklerimi doğru bir biçimde söyledim. Biz herhangi bir olayı kamuoyundan ve halkımızdan gizleyecek değiliz.
Biz kendi açımızdan bu olay üzerinde durarak gereken sonuçları çıkarmak için bir inceleme içindeyiz. Bizim için önemli olan bu arkadaşların gerçekleştirdiği büyük kahramanlıktan gereken mesajı almak, varsa hatalarından gereken sonuçları çıkarmak ve onların anılarını adına yaraşır bir biçimde yaşatmaktır.
Türk Başbakan Erdoğan, Berlin’de yaptığı konuşmada hareketinize dönük ağır suçlamalarda bulunarak tüm Avrupa devletlerinin size karşı tedbir almasını istedi. Yine bu paralelde Avrupa’daki bazı merkezlerde Kürt derneklerine yönelik ırkçı saldırılar yapıldı. Bunlara ilişkin neler belirteceksiniz?
Öncelikle şunu belirtmem lazım: Bugün AKP’nin Kürt halkının haklı özgürlük ve demokrasi mücadelesine karşı yürüttüğü hoyratça saldırıların temel nedeni, başta AB olmak üzere uluslararası güçlerin AKP hükümetine cesaret veren tutum ve politikalarıdır. Yani AKP hükümeti ABD ve AB’den gördüğü destekten dolayı bugün mazlum Kürt halkına karşı büyük bir zulüm siyasetini yürütmektedir. 21. yüzyılda yaşıyoruz ama bugün Kürdistan’da bir faşist sömürge sistemi uygulamadadır. Bu politikanın bu kadar çekincesiz bir biçimde hayata geçirilmiş olmasının temel nedeni içeride ve dışarıda aldığı destektir.
Berlin’de doğru konuşmamıştır. Her şeyden önce sadece AKP iktidarı döneminde toplam 71 Kürt çocuğunu katletmiş ancak bunların hiçbirisinde ciddi bir tahkikat yapılmamış, yapanlar cezalandırılmamıştır. Diğer önemli nokta Erdoğan’ın konuşmasında esas eksen yaptığı Batman olayını gerilla güçleri değil, Türk polisleri yapmıştır.
Resmen ırkçılığı geliştiriyor; Avrupa’da Kürtleri faşist kesimlere hedef gösteriyor. Nitekim Avrupa’da da Türk ırkçılarından Kürtlere karşı bazı saldırılar da başlamış bulunuyor. Yarın Avrupa’da Türk-Kürt kavgası çıkarsa sorumlusu Erdoğan olacaktır. Bunu Avrupa devletleri niye görmüyorlar? Ama Erdoğan’ın oynadığı cambazlığı göreceklerine kendi kirli çıkarları için Türk devletinin bütün bu oyunlarını görmezden gelmektedirler.
Savaşa karar veren sen, günde tonlarca bombayı bu halkın üzerine atan sen, yüz binlerce askeri-polisi baskı gücü olarak devreye sokan sen, kalkıp özgürlüğü için anadil hakkı için mücadele eden Kürt halkını ve Kürt gençlerini hedef göstereceksin. Belki uluslararası güçler kendi ekonomik çıkarları için gözyumuyorlar ama insanlığın demokratik vicdanı bu uygulamalara karşı dur diyecektir. Her şeyden önce Kürt halkının haklı davası ve mücadelesi buna en güçlü cevabı her yerde verecektir.
Türk medyasında hareketinize yönelik her gün yeni iddialar ortaya atılıyor. Şırnak’ta bir mısır tarlasında hareketinize ait silahların yakalandığı iddiası, Lice’de tonlarca esrar, Çukurca’daki eylemde Suriye desteği gibi… Bu iddialar konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Yoğun bir psikolojik savaş ve bilgi kirliliği var. Suriye ile birlikte daha üç ay öncesinde bize karşı mücadele yürüten Türk devleti, şimdi aralarında çelişkileri doğunca hemen bizi Suriye ile irtibatlandırmaya çalışmaktadır. Bu doğru değildir, böyle bir şey yoktur. Kendi özgücümüze dayanarak yıllardan beri, Türkiye, İran ve Suriye’nin oluşturduğu anti-Kürt ittifakına karşı direnen bir hareketiz.
Mesela Dr. Bahoz (Fehman Hüseyin) arkadaştan çok bahsediyorlar. Bu arkadaş HPG içerisinde bir bölümün sorumlusudur ancak Hakkari-Çukurca, vb. alanların sorumlusu değildir. O alanlar başka bir arkadaşa bağlıdır. Ama Türk özel savaş elemanları, basın-yayın organları hiç buna bakmadan, hiçbir alakası olmadan “Çukurca eylemini falankes yapmış-filankes yapmış” diyerek tamamen yalana dayalı bilgi kirliliği oluşturmaktadır. Halbuki o bölge başka arkadaşlara bağlıdır. Yine Dr. Bahoz arkadaş Suriye rejimine de isyan ederek yola çıkmış ve Kürdistan dağlarına gelerek mücadele yürütmüş bir kimsedir. Suriye rejimiyle ne alakası var? Yani Hepsi yakıştırmadır, doğru değil.
Öyle dürbünlü, bilmem özel alınmış silahlarımız yakalanmamıştır.
Yine Lice’de yakalanan bir takım esrar, vb. şeyler varmış. İlkesel ve ahlaki olarak tümden o tür maddelere; kullanılmasına ve ticaretine karşıyız. Tamamen uydurma.
Bütün kaçakçılıkları, bütün gayri meşru şeyleri bize yükleme çabası söz konusu. Hiç biri doğru değildir.
KCK’ye yönelik olduğu iddiasıyla yürütülen ve giderek daha geniş bir yelpazeyi hedef alan operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şurası açık ki, Kürt siyasetine karşı bir soykırım politikası vardır. Kürt kimliğine karşı duyarlı, örgütlü, teslim olmayan, onurlu duruşa sahip olan bütün Kürt siyasetçilerini KCK gerekçeyle tutuklayıp içeri attılar. KCK bir örgüt değil ki, birileri üye olsun.
Bu, Gülen cemaati ve AKP’den bazı çevrelerin hazırladığı bir proje temelinde Kürt bağımsız siyasetini çökertmeye dönük ortaya konulmuş bir konsepttir. Böylece kendi öz iradesine dayanan Kürt siyasetini tasfiye edip, zemini işbirlikçi bazı kesimlere açma, kendi Kürdünü yaratma arayışıdır. Böylelikle gerillayı marjinalleştirme, toplumla ilişkisini sınırlamayı hesaplayan bir konsept.
Bu, Kürt demokratik bilincine-toplumuna yönelik bir saldırıdır. Çünkü özgür Kürdü değil, esir alınmış, teslim olmuş Kürdü istiyor; bunu hedefliyorlar.
Aslında parlamenterlerin Meclis’e gelmesini istemiyordu. Bunun için tuzak kurulmuştu; gelmeyip 5 hafta devamsızlık yapsalardı, hepsinin vekilliklerini düşüreceklerdi.
En son İstanbul’da yapılan siyasal soykırım operasyonunda Sayın Büşra Ersanlı yayıncı-yazar-insan hakları savunucusu-değerli insan Ragıp Zarakolu’nun ve onlar birlikte yıllarca sendikal faaliyetlerde bulunmuş, tanınmış bir Kürt siyasetçisi olan Mustafa Avcı’nın tutuklanmış olmaları bu konseptin artık farklı bir mecraya gelmiş olduğunu göstermektedir. Artık sadece Kürt siyasetini hedeflemek değil, aynı zamanda Kürt halkının dostlarını da hedefleyen bir kapsama ulaşmıştır. Yani bu şahsiyetler mazlum Kürt halkının yanında yer alarak-davasını destekleyerek onurlu duruşu sergileyen şahsiyetlerdir. Onların da aynı kapsam içerisinde hedeflenmesi ve ilginç bir biçimde KCK üyesi sayılması aslında dehşetin düzeyini göstermektedir.
Ben şunu söyleyeyim: Tüm Türkiye nasıl ki biliyorsa Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu bir KCK’li değilse aynı şekilde diğer bütün KCK davası adı altında tutuklananların hiçbirisi de KCK üyesi değildirler. Çünkü “KCK üyeliği” diye bir format yoktur.
Sıkıyönetimler ve askeri darbeler döneminde bile bu kadar Kürt siyasetçisi hedeflenmedi; silahlı örgüt, illegal örgüt hedeflendi. Şimdi hiçbir biçimde silahlı bir faaliyeti bulunmayan ve hiçbir biçimde illegal bir çalışması olmayan, tamamen yasal bir çerçevede Kürt kimliği ve demokratik siyaseti yürüten insanlar hedeflenmekte ve zindana atılmaktadır.
Kürtleri kesinlikle halsiz bırakmayı hedefleyen, teslim olmasını öngören çok ırkçı, faşizan, gözü kara bir sömürgeciliktir. Bugün Kürdistan’daki mevcut rejim normal bir rejim değil, bir sömürgeci-sıkıyönetim rejimidir.
Bu kadar haksızlığa karşı düpedüz gerçekleşen saldırılara karşı Türkiye’nin vicdanı sessiz kalmamalı, Türkiye demokratik vicdanı mutlaka karşı çıkmalı ve bu yönelimlere, bu büyük zulme dur diyebilmelidir.
Bilindiği gibi, Kürt sorunu özü itibarıyla bir anayasal sorundur ama AKP hükümeti bu yönelimleriyle anayasal çözüm olanaklarını da ortadan kaldırmaya yol açmakta veya bilinçli hedeflemektedir. Çünkü kilitlendiği tek hedef, Kürt özgürlük dinamiklerini ve siyasetini tümüyle tasfiye etmektir. Bu Kürt halkına yapılmış ve yapılabilecek en büyük düşmanlıktır.
Kürt halkı da buna karşı kendini savunma ve direnişi geliştirme durumunda olacaktır. Kürt halkı çaresiz değildir.
Gülen Cemaati dediniz. Onların bu yönelim içerisinde ne gibi bir rolü var?
Türkiye’de NATO’ya bağlı oluşturulmuş Gladio’nun Ergenekon biçiminde uzun bir süre rol oynadığı bir gerçektir. Bu Gladio bugün kılıf değiştirmektedir. Ergenekon’un Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve Türkiye demokrasi güçlerine karşı kullanılması sonucunda yeterince yıpranması, çeteleşmesi ve devlet için de bir ağırlık haline gelmesi nedeniyle Ergenekon’un devre dışı bırakılması projesi temelinde kılıf değiştirmektedir. Doğrudur, bugün Ergenekon’un eski yapısı yargılanıyor ama yerine yeni bir Ergenekon (Yeşil Ergenekon) da geçmekte ve örgütlenmiş bulunmaktadır. Açıkça söylüyorum, Gülen Cemaati’nin üyeleri her ilde bir komite halinde örgütlenmiş bulunup o ildeki emniyet yetkililerinin, valinin, devlet uygulamalarının hangi doğrultuda gerçekleşmesi gerektiğini karar altına almakta ve esas yönlendirme merkezi onlar olmaktadır. Bu Kürdistan’da da Türkiye’de de böyledir. Belki her ilde çok etkili olamamakta -devlet içinde henüz bu sisteme dahil edilmemiş bazı kesimler de vardır- ama onları da istediği doğrultuda yönlendirebilmektedir. Hem merkezi düzeyde örgütlü bir yapı hem de iller bazında oldukça örgütlenmiş bir yapı söz konusudur.
Bu kesimin artık AKP ile de oldukça bütünleşmiş ve ciddi bir ittifak söz konusudur.
Fazla açmayacağım, yalnız bir şey söyleyeyim: Bu süreci Yeşil Ergenekon yönetmektedir. Kesinlikle “devletin yargısı, hukuku, filan” bunlar hikayedir. Dikkat edin, bu “siyasi soykırım operasyonları” tek elden yönetiliyor. İspata-belgeye bakmadan, aldıkları istihbarat temelinde, “kimi hedeflersek bu hareket çöker, artık Kürt halkı güçsüzleşir, zorunlu bir biçimde boyun eğer ve bize sığınır” diyerek tespitler yapıyorlar ve onlar hakkında polis yoluyla dosya oluşturup yakalıyorlar. Bu, cemaatin işidir.
“Hayır, böyle değildir” diyenlere söylüyorum: Bizim yanımızda belgeler vardır. Türkiye’de kendine güvenen gazeteci varsa, kamuoyu önünde açıkça köşelerinde yazsın, “PKK’nin vereceği belgeleri harfiyen yayınlayacağız” desin, bunun sözünü versin ve yanımıza gelsin, biz bu belgeleri verelim.
Önemli bir Kürt şahsiyeti olan, kendi kimliğini hiçbir zaman inkar etmemiş ve din kardeşliğini kendisine eksen yapan Saidi Nursi’nin izinde olduğunu söyleyen, gerçekte ise onun bütün temel prensiplerini tahrip eden, bazılarını kitaplarından çıkararak, bazılarını da farklı yorumlarla çarpıtarak topluma yansıtan Fethullah Gülen’in Kürt halkı hakkında verdiği fetvaya bakın. Arada ne kadar çelişki var değil mi? Tam zıttı. Fazla yorum yapmak istemiyorum; o fetvanın içinde sömürgeciliğin iğrenç kan içici yüzü vardır.
“Köklerini kes, işlerini bitir, yok et.” Düşün, Türk ordusu bu kadar katliam yapmış ama o daha orduyu eleştiriyor. “5 bin değil 50 bin de olsa otuz yılda niye yok etmediniz” diyor. O zaman ‘90’lardaki faili meçhuller nerede kaldı? Onları aşan düzeyde bir katliamı savunuyor, onun talimatını veriyor. İşte sömürgeciliğin gerçek yüzü budur; katliamdır. İslam dinine inanan, gerçek bir müminin taşıdığı bir vicdanı olur; sömürgeci amaçlar için bu kadar kan içici, yok edici bir dile sahip olamaz.
Bir din adamı öyle konuşabilir mi? İnsanların katledilmesi, yok edilmesi ve köklerinin kesilmesinden bahsedebilir mi? Vicdanı buna el verebilir mi? Kaldı ki bu insanlar kimdir? Kürt halkının özgürlük için dağa çıkmış evlatlarıdır.
Bunlar sonuç alamaz. Kürt halkı, yüzyılların bir yoğunlaşması olarak bugün bir direniş bilincini edinmiş, demokratik toplum perspektifini esas almış bir halk olarak bütün sömürgeci yönelimleri boşa çıkaracak güçte olduğunu herkese gösterecektir. Hem gerilla hem de toplumsal mücadelesinde yürüteceği direniş çizgisinde bunu tarihin bu önemli döneminde herkese gösterecektir
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın aylardır avukatları ile görüştürülmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu durum ne kadar sürecek?
AKP ve Gülen Cemaati’nin Kürt halkının iradeleşmesine karşı topyekun taarruz konseptinin başında Önderliğimize karşı İmralı İşkence Sistemi’ni uygulamak gelmektedir. Ne kadar sürüp sürmeyeceği konusunda bir şey söyleyemem ama halkımızın geleceği ile bağlantılı bir konudur. Halkımızın Önderliğine sahip çıkma düzeyinin ve genel mücadelesinin, sonucu tayin etmede önemli bir rolü olacağı tartışmasızdır. Genel gelişme biraz da buna göre belirlenecektir.
Van depreminde de ayrımcılık yapıldığından söz ediliyor…
Tabii. Türk sömürgeci devletinin gerçekliği en çok Van depreminde açığa çıkmıştır. Ne kadar ayrımcı bir politikaya sahip olduğu açıkça görülmüştür. Önce depremin şiddetini küçük gösterdiler; 7.3 değil, 6.6’dır dediler. Sonra 7.3 düzeyinde bir deprem olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Dünyada birçok devlet ilk günde yardım teklifi yapmasına rağmen 4 gün boyunca dış yardımı kabul etmeyerek durdurdular ama kendileri de gereken yardımı götürmediler. Halkımız büyük acılar içerisinde kıvrandı. Ne zaman ki ayrımcı politikaları tartışma konusu yapıldı, ondan sonra dış yardıma kapıyı açtılar. Ancak o zamana kadar birçok insanımız yaşamını yitirdi. Deprem üzerinden bir hafta geçmesine rağmen devletin gitmediği onlarca köy vardı. Kendisi yardım yapmadığı gibi, BDP’nin ve bağımsız kurumların yardım dağıtmasını da engellemeye çalıştı. Ama Batı tarafında deprem olduğunda ise yine yetersizlikleri olsa da tüm helikopterleriyle bütün ordu-polis yardıma koşmaktadır. Fakat Van’da böyle bir şey olmadı. Halkımız o soğuk altında çile içinde kıvranırken helikopterler Kürt gençlerini öldürmek için seferber edilmişti. Kısaca bu deprem de Türk devletinin ayırımcı gerçeğini açığa vuran bir süreç oldu.
ANF/DENİZ KENDAL