Suriye ile savaş tartışmaları gündeme oturunca her şey teferruat oluverdi yeniden. Ne yeni anayasa çalışmaları kaldı, ne ‘KCK operasyonları’, ne cezaevlerindeki işkenceler, ne de emekçilerin talepleri… Siyasi vesayet altındaki medyadan sesini duyurabilmenin yolu, Urfa Cezaevi’nde yanmakla mümkün olabildi ancak. 
KESK gibi bir sendikanın genel başkanından yöneticilerine onlarca kişi gözaltına alınmış, sendika binaları basılmış, sosyalist gazete ve ajanslar basılmış, tutuklamalar olmuş, Halkların Demokratik Kongresi’nin faaliyetleri suçmuş gibi soruşturma dosyalarında yer bulmuş… Urfa Cezaevi’nden yükselen alevler bütün cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı koşulları aydınlatmış, on binlerce mahpus aynı işkence altında hayatta kalabilmek için çabalıyormuş… Her şey ama her şey herkesin çoook uzağında, körlük ve sağırlık sınırının altında yaşanıyor sanki. Yaşananlar bir oyun ya da bir kabus uyanınca geçiverecek…
Önümüze konulanla oyalanırken biz, öte yanda yaşamımız biçimlendiriliyor. Meclis savaş çıkacak nasılsa diye uyumuyor, oturmuyor. Konuşacağımız dilden, eğitim sistemine, sağlığa, yapacağımız çocuk sayısına, okuyacağımız gazeteye, izleyeceğimiz televizyon kanalına, gideceğimiz yöne, çalışacağımız işlere, gece uykularımıza, göreceğimiz rüyalara ve hatta öleceğimiz yere kadar belirleniyoruz..
Öte yandan, Kürt meselesi yoktur teranesini bir yana bırakırsanız, bütün meseleler Kürtler üzerinde düğümleniyor ama bu meseleye çözüm tartışılamıyor. Anayasal vatandaşlık tanımı mı yapılacak, anadilde eğitim mümkün mü kılınacak, tutuklu vekillerin serbest bırakılması için yasal düzenleme mi yapılacak, milletvekillerine bir takım ayrıcalıklar mı tanınacak, tutukluluk süreleri mi kısaltılacak, hep aynı barikatla karşılaşıyor üstelik. “Ya Kürtler de yararlanırsa, ya Kürtlerde isterse!”…
İktidar Kürt paranoyasının yarattığı zafiyetlerden doğan güçten besleniyor. Demokrasinin de, özgürlüklerin de önünü bu güçle tıkıyor. Bu nedenle sorunun çözümü için gerçek girişimlerden ısrarla kaçıyor. Çözüm yolunda önemli çıkışları bulunan, Kürt halkının önderi olarak kıymet biçtiği Abdullah Öcalan’ı bir yıldır tecrit işkencesi ile susturuyor.
Savaşa zorlandığımız bu gün barışın önünü Abdullah Öcalan’ın sürece yapacağı müdahale ve Kürtlerin çizeceği rota açacak korkusu ile, yaşadığı ya da nerede olduğuna dair endişe yaratacak kadar ve MHP lideri devlet Bahçeli’nin “Öcalan İmralı’da mı?” çıkışının bile bozamadığı bir sessizliği hakim kılıyor...
Bu kıskacı açabilmenin yolu, sistemin kodlarında kaynağını bulan beyinlerdeki paranoyayı ortadan kaldırabilmek, gündemi insani değerler ve barış etrafında oluşturabilmekten geçiyor. Tecrit işkencesine son vermek, İmralı’dan yükselecek sesi bu duyarlılıkla duyabilmekten geçiyor. Yoksa dönüp hep aynı düşmanlık noktasında, aynı var olma savaşının, aynı soruların ortasında buluyoruz kendimizi… Ve yine aynı gerçekle yüz yüzeyiz; tırnağı olan başını kaşıyacak.