Aşil (Akhilleus), Troya surları önünde Hektor’a son darbeyi vurmuştu. Hektor yiğitçe savaşmış, bedelini canıyla ödemişti. Cansız bedeni Troya surları önünde öylece duruyordu. ‘Çevik ayaklı Aşil, eline bıçağını alıp öldürdüğü düşmanının her iki ayağını bilekle topuk arasını deldi, bu deliklerden deri kayışlar geçirdi. Ve arabaya bağladı. Yol boyunca onun yerlerde sürüklenmesini istiyordu. Güzel atlar yıldırım hızıyla ilerlerken, yerde sürüklenen gövdenin etrafında büyük bir toz bulutu yükseldi. Hektor’un eskiden çok güzel olan başı toz toprak içinde kalmış, saçları darmadağın olmuştu. Hektor’un başı toz toprak içinde sürüklenirken anası da saçını başını yoluyordu. Parlak renkli başörtüsünü fırlatıp atmış, oğlunun sefil haline bakarak dövüne dövüne ağlıyordu.’
 İşte bu sahneden etkilenen Homeros, burada devreye girer ve İlyada’sında, sonraları Batı‘da unutulmaz bir deyime dönüşen o meşhur sözü söyler: „Ölüme aşağılamayı eklemek!“ Yiğitçe, göğüs göğüse yapılan bir savaşın onursuzca bir hareketle aşağılanması bu deyimle ölümsüzleşti. Ve literatürde, dünya var oldukça ölüme yapılan her aşağılayıcı eylem, Homeros’un „Ölüme aşağılamayı eklemek“ deyimiyle anıldı. Tıpkı Türk devleti, hükümeti ve medya kurumlarının 28 Aralık akşamı Roboskî köyünde katledilen 35 çocuğun ölümlerine aşağılamayı ekledikleri gibi.
Yok sayılan kültür değildi, dilleri ya da yıllarca mücadelesini verdikleri kimlikleri de değildi. Ölüleri yok sayıldı bu halkın, ölümleri. Halk yok sayılmaya alışmıştı ama acılarını, ölümleri ve gökleri yırtan feryatlarını yok sayan bu zihniyeti hiç unutmayacaktı.
Hayat, doğum ve ölüm arasında geçen yolculukta verilen onurlu bir mücadeledir kimileri için. Ölüm, nasıl ve nereden ve hangi şartlarda gelirse gelsin; saygıyla anılmak zorundadır. Bu, barışta, savaşta ve ülkemizde son yaşanan katliamda da olsa değişmez bir etiktir.
 Bu bağlamda, Türk savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 35 sivilin katledilmesi olayının medya yansımaları, Türk ve Kürt halkının ne kadar derin bir ayrılık içinde olduğunu görmek açısından önemlidir. Toplumda yaşanan bir acı, bir kesimi sevindiriyor ya da bu yasa ortak olacak bir eylemliliğe götürmüyor, diğerini de yasa boğuyorsa kopuş yaşanmıştır. Bunu biraz açarsak; bu vahşetten sonra hiçbir Türk sanatçı konserini iptal etmedi, olaya ilişkin bir açıklama yapmadı, bir tepki göstermedi,
Hiçbir televizyon veya gazete yas ilan etmedi.
Muhalefet partileri dahil hiçbir siyasetçi bombardımanı  kınamadı.
Hükümetlerin devrilmesi gereken bu tür olaylarda hiçbir hükümet yetkilisinin istifası bile istenmedi.
Üstelik tehditlere varan söylemlere devam edildi.
Bunlar yetmiyormuş gibi, hemen ardından Diyarbakır’da iki genç insanların gözü önünde infaz edildi.
Yeni yıl için saatler kala TV’lerde herşey doğal program akışı içindeydi, hiçbir değişikliğe uğramadan. Yeni yıl şenlikleri tüm hızıyla devam ediyordu. Aynı saatlerde Roj TV’de, Amed’de infaz edilen iki kişiyle ilgili haber var. Yüzü kapalı bir genç  olayın görgü tanığı olarak infazı detaylarıyla anlatıyor. 35 kişinin katli yetmemiş, can almaya devam ediyordu polisler.
Yine Roj TV, Fırat News ve diğer alternatif medya gruplarında taziye kabul haberleri varken, merkez medya ve AKP medyası ağız birliği etmişçesine günlük yayınlarına devam ediyorlar. Yeni yılın son hazırlık çalışmaları anlatılıyor. Taksim ve Nişantaşı görüntüleri dönüyor. Sanatçılar şarkı ve türkülerine dansözler eşliğinde başlamışlar. Bu kadar büyük bir uçurumu olan halkaların kardeşliği nerede kaldı o zaman? Kimliği yok sayılan, ölümü bile yok sayılan bir halkın trajedisi ve travması bir diğerinin neredeyse sevinci olacak. Sevinç değilse hangi somut tepkilerle bu vahşet kınandı. Diğer taraftan, Uludere kaymakamının taziyede saldırıya uğraması haberini anında duyurma refleksi gösteren medya, neden aynı duyarlılığı 35 kişinin katlinde göstermedi. İstanbul’da veya Ankara’da 35 kişi katledilseydi toplum, medya ve siyasiler yeni yılı bu duygularla mı karşılayacaklardı acaba? Hiç sanmıyorum. Medyada,  ‘cımbızla çekip büyüteçle göster’ taktiği burada da kendisini göstermiştir. İstediğini cımbızla seçiyor, köpürterek topluma sunuyor. Belleksiz olan toplumda ‘şaşkın bir sürü’ gibi kendisine sunulanı sorgulamadan tüketiyor.
Bu olay, bir kez daha gösterdi ki; siyasetçisiyle, medyasıyla, halkıyla, birkaç dürüst gazeteci ve aydın hariç bütün Türk toplumu, insanlık sınavından maalesef kaldı. 2012 yılına alınlarında koskoca kara bir lekeyle girdiler. Vicdanı kara lekelerle kaplanmış bir toplumun iflah olması dileğiyle...