
100 günü aşkındır avukatlarıyla görüşmesi engellenen Abdullah Öcalan, ailesiyle de görüşemiyor. 1999 Şubat’ında uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edildikten sonra, önceden hazırlanmış İmralı Cezaevi’ne konulan Öcalan, avukatlarıyla haftada bir gün, yarım saat görüşme hakkına sahip. Belirlenen bu görüşme süresi, Türk devletinin yürürlükte olan yasalarına aykırı olmasına rağmen kişiye özel hukuk uygulamasıyla karşı karşıya kalan Öcalan, bu haktan bile yararlanamıyor.
Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilip getirilmeyeceği henüz net değilken yarı açık olan İmralı Cezaevi’nde bulunan tutuklu ve hükümlüler başka cezaevlerine nakledilmiş ve cezaevi Öcalan için hazırlanmıştı. Alt yapısı haftalar öncesinden hazırlanan cezaevi hukuki bir çerçeveye de oturtularak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ne bağlanmıştı. Kriz Merkezi avukatların ve Öcalan’ın yakınlarının İmralı’ya ne zaman ve nasıl gideceğini, belirliyor ve İmralı’ya ait bütün işlerde tek yetkili olarak karar veriyor. Bu anlamda İmralı’daki uygulamayı ‘Özel Rejim’ uygulaması olarak tanımlamak gerekiyor. Bu özel rejim uygulaması ise tecrit anlamına geliyor ve 12 yıldır devam ediyor.
İlk dikkati çeken görüşmelerin düzensizliği
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın her hafta yapılması gereken avukat görüşmeleri incelendiğinde aslında İmralı’ya adım attığı günden itibaren tecrit altında olduğu görülüyor. Asrın Hukuk Bürosu’ndan edindiğimiz görüşme dökümlerine göre, 1999 yılından beri yapılan tüm avukat görüşmeleri incelendiğinde, her hafta düzenli yapılan görüşme sayısı yılın birkaç ayı ile sınırlı.
1999 Şubat ayının 25’inden itibaren başlayan avukat görüşmelerinin 2011’de son görüşmenin yapıldığı 27 Temmuz tarihine kadar olan tüm dökümü incelendiğinde, ilk dikkati çeken avukat görüşmelerinin düzensizliği oluyor. Avukat görüşmelerinin engellenmesi dahi keyfi tutumu açıkça göstermekte. İmralı Cezaevi’nin bulunduğu İmralı Adası’na gitme koşullarının sağlanamaması ise tüm engellemelerin ortak noktası. Nitekim yapılamayan her avukat görüşmesinin sebebi olarak; ‘gemi bozuk’ veya ‘hava muhalefeti’ gösteriliyor. Kış aylarında hava muhalefeti gerekçesinin görüşmeleri seyrekleştirmesiyle beraber, aynı gerekçeyle yaz aylarında da görüşmelerin engellendiğini görülüyor.
‘AİHM’deki davada Türkiye mahkum’
Abdullah Öcalan’ın avukat görüşmelerindeki düzensizlik, Türkiye hukukunda çözülemediğinden dolayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınmış durumda.
AİHM’de devam eden tecrit davası henüz sonuçlanmasa da bu davadan Türkiye’nin mahkum olması bekleniyor. Türk devleti hem devam eden bu tecrit davası hem de Avrupa Konseyi İşkenceyi İzleme Komitesi’nin (CPT) raporları sebebiyle avukat görüşmelerinin engellenmesine hukuki bir kılıf uydurmak için, ‘gemi bozuk’ veya ‘hava muhalefeti’ gibi gerçek olmayan sebepler yaratmakta.
İlk avukat görüşmesinin yapıldığı 25 Şubat 1999’dan itibaren en fazla görüşmenin yine 99 yılı içerisinde yapıldığı görülüyor. Mayıs, Haziran, Temmuz, Eylül ve Kasım aylarının tüm haftalarında yapılan görüşme sayısı, 2011 yılına kadar hiç bu sayıyı tutturamıyor. Nitekim yıllara göre ay ay yapılabilen görüşmeler incelendiğinde, hemen her ay 1 veya 2 hafta görüşme yapılamadığı görülüyor. Görüşme tarihlerine bakıldığında yıl içinde 1 ay süre ile hiç görüşme yapılmayan senelere de rastlıyoruz.
2000 ve 2002 yılının Aralık aylarıyla, 2006’nın Nisan ayında 1 ay süreyle hiç görüşme yapılmadı. Bunun yanında 2 ve 3 ay süren tecrit dönemlerine de rastlıyoruz. 2003’ün ilk üç ayında hiç görüşme gerçekleşmezken, 2004’te de Şubat ve Kasım aylarında da görüşme yapılmadığını görüyoruz. 2007’nin Kasım ve Aralık ayları da hiç görüşmenin yapılmadığı ve 2 aylık bir tecrit uygulamasının yapıldığı bir dönem olarak gözüküyor.
Türk devleti tecridi siyasi şantaja dönüştürdü
En uzun tecrittin 2005 yılında uygulandı. 2005 yılını özel olarak incelediğimizde Temmuz ayına kadar her ay 1 görüşmenin yapıldığını Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında 4 ay boyunca görüşme yapılmadığı, Kasım ayında bir kere görüşüldükten sonra Aralık ayında da hiç görüşme olmadığını görüyoruz. Uluslararası bir komployla Türkiye’ye teslim edilen Abdullah Öcalan hiç şüphe yok ki sıradan bir insan değil; bir halk önderi ve siyasi bir kişilik.
Dolayısıyla Öcalan davası da siyasi bir dava. Hal böyle olunca A.Öcalan’a uygulanan tecritti, Kürt sorunundan bağımsız ele almak imkansız. Kürt sorununda yaşanan olumsuz gelişmelere paralel olarak Abdullah Öcalan’ın tecrittini siyasi şantaj malzemesine dönüştüren Türk devleti, hukuk dışı bu uygulamayla hem kendi yasalarını ihlal ediyor, hem de etik ve insani değerleri hiçe sayıyor. Nitekim 99’dan günümüze kadar yaşanan tüm tecrit uygulamalarının Kürt sorunundaki gelişmelerle paralel olduğu görülüyor. Kürt sorununda yaşanan olumsuz gelişmeleri Abdullah Öcalan’ı savunma hakkından alıkoyarak ve özel bir tecritte tabi tutarak Öcalan’a fatura eden Türk devleti, tecrit uygulamasıyla bunu somutlaştırıyor.
BETÜL KILIÇ
Tecrit 100. gününde...
Abdullah Öcalan, “özel” uygulamaların olduğu İmralı Adası’nda, yasalardan ve uluslararası sözleşmelerden doğan haklarına rağmen, 100 gündür avukatları ile görüştürülmüyor. Türkiye’de 30 yıldan fazla süredir devam Kürt sorunu konusundaki ağırlığı, devletin resmi organlarınca da kabul görmesine rağmen, ailesi ile 6 ay aradan sonra kısa bir süre önce ilk defa bir araya gelebilen Öcalan, avukatları ile ise 100 gündür görüştürülmüyor. Öcalan’ın ulusal ve uluslararası hukuk normlarının ötesinde siyasi, fiili ve keyfi uygulamalara tabi tutulduğu belirtiliyor.
İlk uygulama özel yönetmelik
Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesinden sonra Milli Savunma Bakanlığı tarafından 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bir tebliğ ile İmralı Adası ve çevresi 2. derece kara, deniz ve hava açısından “askeri yasak bölge” olarak ilan edildi. Hemen ardından da yasalara aykırı olarak İmralı Cezaevi’ne ilişkin tüm işlemlerde yetkiler, (9 Ocak 1997 tarih ve 22872 sayı yönetmelikle) Adalet Bakanlığı’ndan alınarak direk Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ne bağlı olan Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosu’na bırakıldı.
Gazeteler kesilerek veriliyor
Bu düzenlemeyle birlikte hücresinde kamera sistemiyle gözetim altında tutulan, mazgal kapısından saat başı kontrol edilen Öcalan, normal şartlar altında bütün tutuklu ve hükümlülere tanınan 10 dakikalık telefonla konuşma hakkını kullanamadığı gibi gazete ve dergilerden “kendisi ve Kürt siyasetiyle ilgili yazı ve resimler kesildikten sonra” sınırlı bir şekilde yararlanabiliyor. Havalandırma süresi bir saatle sınırlandırılırken, ‘3 kişiyle görüşme hakkı’ ise gerekçe gösterilmeden engellendi. Yine eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı, kötü muamele gibi hukuki yasaklara rağmen Öcalan, tutukluluk süresi içerisinde kimi zaman gerginlik ve infiale yol açan fiziksel taciz ve hakaretlere de maruz kaldı.
Tecrit içinde tecrit
Avukatlarıyla yaptığı görüşmeler dayanak yapılarak, Öcalan hakkında disiplin soruşturmaları da yürütülerek hücre cezası uygulaması yoğunlaştırıldı. Özelikle 2008 yılı içerisinde 120 günü bulan sürelerle hücre cezası uygulandı ve bu süre zarfında ailesi ile görüştürülmedi. 2009 yılı içinde üçü sonuçlanmış, biri henüz soruşturma aşamasında olan 20 günlük “hücre hapsi cezası” istemli disiplin soruşturmaları “avukat görüşmelerine” dayandırıldı. Avukatlar, yaşanan hak ihlalleri ve kısıtlamalar karşısında İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) başvuruda da bulundu.
Hazırladığı “2009 yılı Cezaevi Raporu”nda cezaevinden “örgütü yönettiği” iddiasıyla Öcalan’a verilen cezalara dikkat çeken İHD, ancak “örgüt yöneticiliği” suçunun TCK’nin 314/1 maddesinde düzenlendiğini ve tespiti ancak ulusal mahkemelerce yapılacak adil bir yargılama sonrası mümkün olduğunu vurguladı.
CPT 4 kez inceledi
Müvekkillerinin insani ve savunma haklarını korumaya dönük olarak avukatlarının uluslararası arenada da arayışları oldu. Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT)’ye Öcalan’ın avukatlarında çeşitli tarihlerde dört başvuru gerçekleştirildi. CPT’nin İmralı Cezaevi’ne ilk ziyareti, 1999 yılında gerçekleşti. 27 Şubat- 3 Mart 1999 tarihleri arasında CPT heyeti tarafından yapılan ziyaretin ardından açıklanan ve 49 maddeden oluşan raporda, Öcalan’ın gözaltı sürecinde yaşananlar dahil, birçok konuda yaşadıklarına ilişkin dönemin hükümetine tavsiyelerde bulunuldu.
İkinci ziyaret 2001’de “Kosterin bozuk” veya “Hava muhalefeti” gerekçeleri gösterilerek avukatların müvekkilleri ile haftalarca görüştürülmemesi üzerine 16-17 Şubat 2003 gerçekleşti. Öcalan’a uygulanan izolasyonun son bulmasının gündemleştirildiği CPT raporunda, Öcalan’ın avukatları ve ailesi ile yapılan görüşmelerin çeşitli gerekçelerle engellenmesinin giderilmesi noktasında tavsiyeler yer aldı. CPT’nin 19-22 Mayıs 2007 tarihlerinde Öcalan’ın zehirlendiği iddialarının gündeme geldiği dönemde ve 2010’da açıklandığı son raporunda İmralı’daki mevcut durum karşısındaki uyarıları ve önerileri de bütünüyle yerine getirilmedi.
Kurumun aile üyeleriyle telefon görüşmesi yapmasına izin verilmesi konusunda bulunulan tavsiyesine, Dışişleri Bakanlığı’nca sonrasında verilen yanıtta, “Öcalan’ın ayda iki kez 10’ar dakikalık telefon görüşmesi, televizyon, 4 saatlik havalandırma ve yakınları ile açık görüş yapma hakkından hiçbir zaman yararlanamayacağı” belirtilmiş ve bunların hepsine ise Öcalan’ın iki kez disiplin cezasına çarptırılması gerekçe gösterilmişti.
Görüşmeler kayıt altına alındı
“Öcalan hukuku” olarak tanımlanan söz konusu bu uygulamaların kendisini her biçimde gösterdiği İmralı’da, Türkiye’deki hem iç, hem de altına imza atılan uluslararası sözleşmelerde ihlal edildi. İç hukukta ihlal edilen en önemli yasal düzenleme, “5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”. Kanunun avukat-müvekkil ilişkisini tanımlayan 59. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Avukatların savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve müvekkilleri ile yaptıkları konuşmaların kayıtları incelemeye tabi tutulamaz” denilmesine rağmen, bu hak Öcalan için değiştirildi. 100. gününe varmak üzere olan son tecrit durumu gibi “hava muhalefeti” ve “gemi arızası” gibi gerekçesiyle engellenen görüşmelerin dışında kalan zamanlarda ailesi ile yaptığı görüşmeleri “Kürtçe yasağı” altında yapmak zorunda kalan Öcalan’ın, avukat görüşmelerine “örgütsel amaçlı haberleşme” değerlendirmesiyle yapılan ek düzenlemeye dayanılarak, bir cezaevi yetkilisi sokulmaya başlandı.
Uluslararası hukuk ne diyor?
Bu uygulama ile içte hukuk alt-üst edilirken, Türkiye’nin kabul etmesine rağmen, getirdiği yükümlülükleri yerine getirmediği en önemli uluslararası hukuk metni, “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS).” Sözleşmenin içerisinde barındırdığı maddelerin 6’sı açık bir biçimde cezaevinde bulunan bir mahkûmun evrensel normlar çerçevesinde sahip olduğu hakları ortaya koymaya yetiyor. Sözleşmenin 3. Maddesi “İşkence yasağı”na dair. Söz konusu maddede buna dönük olarak kesin bir dille “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz” deniliyor.
“Adil yargılanma hakkı”nı tanımlayan 6. Maddenin ikinci fıkrasında “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır” denilirken, 3. fıkranın b) bendinde her sanığın en azından “Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak” zorunda olduğunun altını çizildi. Sözleşmenin hakları ortaya koyan 8. maddesi de yine “Özel hayatın ve aile hayatının korunması”na dair. Maddenin birinci fıkrasında bu hak, “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” denilerek, güvence altına alınmış olunmasına rağmen, Öcalan’ın ailesi ile görüştürülmeyip, telefon hakkından mahrum bırakılması ve mektup, fax gibi diğer iletişim araçlarının keyfi olarak engellenmesi Türkiye’nin bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediğinin en somut kanıtları. Kaldı ki, sözleşmenin tüm bunlara karşı itirazların önünü açan 13. maddesi olan “etkili başvuru hakkı” ve 14. maddesi olan “Ayırımcılık yasağı” hükümleri de hiçe sayılıyor durumda.
AK’in tavsiye kararları
AİHS’in yanı sıra Türkiye için bağlayıcılığı olan bir diğer uluslararası belge ise, Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere Avrupa Cezaevi Kuralları hakkında bulunduğu (2006) 2 No’lu Tavsiye Kararı. Tavsiye kararının ‘Temel İlkeler’ bölümünde açık bir biçimde üye devletlere “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış herkese insan haklarına saygı çerçevesinde davranılmalıdır”, “Mahpusların haklarını ihlal eden cezaevi koşulları kaynak yokluğu gerekçe gösterilerek savunulamaz” ve “Alıkonma sürecinin tümü özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin özgür toplumla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak şekilde yönetilmelidir” tavsiyelerinde bulunuluyor.
“Avukatla görüşme” hakkına ilişkinde yine bütün tutukluların, “avukatlarıyla görüşme hakkına sahip olduğu ve cezaevi yetkilileri mahpuslara, avukatlarıyla görüşmeleri için uygun olanakları sağlamalısı” gerektiği yönünde tavsiyede bulunuluyor. “Dış dünyayla ilişki” konusunda AK Bakanlar Komitesi’nin bulunduğu tavsiyeler son derece önemli. Komite’nin bu konu başlığı altında bulunduğu çok sayıda tavsiyeden en önemli olanları şunlar:
- Mahpusların, aileleriyle, diğer kişilerle veya dışarıdaki örgütlerin temsilcileriyle mektup, telefon veya diğer iletişim araçlarıyla olabildiğince sık iletişim kurmalarına ve bu insanlar tarafından ziyaret edilmelerine izin verilmelidir.
- Ziyaretler mahpusların aile ilişkilerini olabildiğince normal bir şekilde sürdürmelerine ve geliştirmelerine izin verecek şekilde düzenlenmelidir.
- Mahpusun, koşullar elverdiğince, hasta bir akrabasını ziyaret etmek, cenazeye katılmak veya diğer insani nedenlerle, görevliler eşliğinde ya da yalnız başına cezaevinden ayrılmasına izin verilmelidir.
- Bir yargı mercii tarafından belirli bir davada belirli bir dönem için alınmış bir kısıtlama kararı olmadıkça, mahpusların gazetelere, süreli ve süresiz yayınlara abone olmak ve bunları okumak ve radyoları ve televizyon yayınlarını takip etmek yoluyla toplumsal hayattan haberdar olmalarına izin verilmelidir.
ÖMER ÇELİK - DİHA/İSTANBUL