Bugün köşemi, 2,5 yıldır Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu olan yazar, avukat ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Başkanı sevgili Muharrem Erbey’in, Dünya Yazarlar Birliği PEN Türkiye Merkezi aracılığıyla gönderdiği açık mektubuna ayırıyorum. Yorumsuz ama köşe sınırlarını aşmayacak biçimde kısaltarak…
***
“Hayatın kime, ne zaman, ne getireceği bilinmez. Garip tesadüfleri vardır, sürprizleri, inişleri ve çıkışları. Ağrı eşiği düşük olanlar için hayat zor çekilmez olur. Kolaycı olmamak ve zorluklara karşı direnmek gerek. Dağların çocukları Kürtler kadar, hayatın zorluklarını bilen, yeryüzünde kaç kavim vardır bilinmez ama bizler hayatımızı hep bıçak sırtında yaşadık. Son iki yüzyılda dünyamıza dönüp baktığımızda, politik vaatlere, arayışlara ve büyük yıkımlara, zorbalığa dayalı değişim ve dönüşümlere, farklı kimliklerin, grupların, halkların eşitlik ve özgürlük taleplerine, bu taleplerden dolayı yaşanan büyük yıkımlara, kitlesel boyutta insan hakları ihlallerine tanık olduk. Gücü, iktidarı elinden bulunduranlar kendi kültürü, dilini, yaşam tarzını zorla kabul ettirmeye ahengi bozmaya çalıştı. Buna itiraz edenleri ise karşı başvurulan araçlar hep aynıydı: göç, sürgün, asimilasyon, zindanlar ve ölüm. Neredeyse başvurulmayan yöntem kalmamasına rağmen baskı altında olan halklar itirazlarını hep yükselttiler.
...
Allah aşkına size, sessiz çoğunluğa, sağduyulu Türkiyelilere ve dünyalılara sesleniyorum: Ölümlere „Dur!“ deyin artık.
On iki yıldır, hak savunucusu olarak Diyarbakır’da güvelik güçlerinin işlediği ihlallere dair tespitler, raporlar tanzim ettim, eleştirdim, itiraz ettim diye 2,5 yıldır gücün tutuklusuyum...
Oğlum Robin (10) ve Rober (5) ‘Baba, burada ne zaman işin bitecek? Eve kaç zaman sonra geleceksin?’ diyorlar. ‘Az kaldı,’ diyorum, ‘az kaldı.’ Aslında ben de bilmiyorum ne kadar işimiz var. Bizleri burada tutan zihniyete soruyorum: ‘Özgürlüğe, barışa kaç zaman var?”
„Coğrafya kaderdir“ diyen İbn-i Haldun geliyor aklıma. Benim yaşadıklarım, bu coğrafyada hak ve eşitlik talep edenlerin kaderi.
Oysa eşit olmak ve farklılığımızla onay görmekti tek isteğimiz. İslam dini ötekiyi dışlamaz. Hûd suresi, 118-119 ayette „Rab dileseydi bütün insanları tek bir millet yapardı“ der. Her insan ayrı bir dünyadır. Öyleyse neden ‘tek dil, tek renk, tek kültür, tek millet’ diyor hala birileri?
Üç yıldır yedibin civarında Kürt siyasetçi, belediye başkanı, milletvekili, gazeteci, insan hakları savunucusu, avukat, akademisyen, BDP üye, çalışan ve aktivistleri, farklı ve eleştirel duruşuyla Kürtlerin yanında yer alan, feministler, ekolojistler, akademisyenler haksız hukuksuz yere tutuklu. Siyasi rehine olduğumuzu söylüyor havadisler.
Acımızı paylaşacak dostlar, neredesiniz?
İHD kurulduğu 1986’dan beridir kimsesizlerin kimsesi oldu. Saygın, onurlu duruşuyla dünyada hep örnek oldu. Herkesle toplumsal sorunları konuştuk, tartıştık, hiçbir otoriteden emir, talimat almadık, hiçbir yere, güce tabi olmadık, şiddeti, ölümleri, saldırıları eleştirirken, kınarken hiç kimseden de çekinmedik. Bizler toplumsal sorunların güvenlik, askeri tedbirlerle değil, uluslararası barışçıl çözüm yöntemleriyle çözülmesi gerektiğine inandık. Kimsenin kimseden üstün olmadığına, herkesin kendi diliyle, kültürüyle, rengiyle eşit ve özgür bir şekilde yaşaması gerektiğine inandık. Sivil, eşitlikçi bir anayasa istedik. Askeri vesayete, darbelere karşı çıktık. Toplumda inanç özgürlüğüne, başörtüsü önündeki yasakların kaldırılması gerektiğine inandık. İnançları dolayısıyla insanların fişlenmesinin, dışlanmasının karşısında durduk. Herkes için, her inanç için insan hakları dedik.
Başkalarının özgürlüğe ve adalete erişimi için kendi özgürlüğümüzü yitirdik ve şimdi biz adalet istiyoruz. Doğu masallarının, mesellerin, kitabelerin, tabletlerin diliyle son sözümüz sizedir ey okuyucu. Biz özgür değilsek, siz, siz özgür değilseniz biz özgür değiliz.“