Bütün insanlık olarak hep birlikte bağıralım:
„PKK silahları bıraksın!“
Kabulümdür. Ama sadece Türkiye sömürgeciliğine karşı değil, İran, Suriye, Irak zalimlerine, Avrupa sağırlarının katliamduymaz ortaklıklarına, ABD emperyalizminin çıkar-ahlakına karşı da Kürt halkının ulusal varlığını, siyasal kimliğini yani bütünüyle onurunu yeniden var eden bu gücün yokluğunda Kürt halkını koruyacak kalıcı güvenceler üzerine söz etmeden, „silahları bıraksın, devlet verir“ demenin tarih karşısında ikna gücü olabilir mi? Bütün tarih boyunca, devlet tarafından „sunulan“ her hak ve özgürlük, gerçekte hak ve özgürlükler için mücadele edenlerin bedel ödeyerek topluma kazandırdıklarıdır. Devletin ne bir şey verdiği ne de vereceği şey vardır. Sadece Kürt halkının özgürlük mücadelesinin kazanımlarından söz etmek mümkündür.
Devlet üretimi „PKK’nin, terör örgütü olduğu“ iddiasına dayanıp, onun sömürgeci egemenlik sistemine karşı bir başkaldırı hareketi olduğu gerçeğini görmeden; yani onun siyasal istemlerinin hedeflerini doğru anlamadan „PKK silahları bıraksın“ türü söylemler (eğer sömürgeci-niyetlere hizmet eden bir çaba değilse), en azından boşa kürek sallamakla özdeş, içi boş bir söylemdir.
***
Bu talebi dillendirenlerin, silah bırakılmasından bir gün sonrasına ilişkin Kürt halkının yaşam hakkının korunacağına dair somut güvencelere de sahip olması gerekir. PKK’nin silahları bıraktığı gün devletin gerçekleştireceği barışın içeriğini tahmin etmek zor değil: Yapılanlar, yapılacakların göstergesidir.
Ayrıntılı örneklere gerek yok: „Habur Girişi“ sonrasında başlatılan barış kutlamalarının nasıl bir ırkçı karşı kampanya ile yanıtlandığını hatırlamak yeterli. Peki, sürdürülen o ırkçı-milliyetçi yaygaraların gerçekte egemen ulus refleksinin dışavurumundan başka bir şey olmadığını yazan kaç yazar vardı, hatırlıyor musunuz? Sultanın „artıları eksileri“ üzerinden yapılan hesaplar Türkiye tipi liberal patentli bildik grupları „evrensel insan hakları“ anlayışından nasıl kopardı, hatırlıyor musunuz?
***
Şimdi, ünlü Kürt açılımının iflasını da aynı gerekçelerle taçlandırıyorlar aynı kaynaklar. Her fırsatta PKK’yi suçlayarak barışa ulaşılacağına ve böyle bir yöntemle kazanılan barışın bölge halklarının bütününü özgürleştireceğine; böylesi bir barışın adilliğine ve kalıcılığına inanmak mümkün müdür? Sadece son seksen yıllık tarihi bir kez daha okuyarak günün gerçeğine ulaşmayı bir kere denesek; ulus-kimlik edinme sürecimizle, yani kanlı geçmişimizle bir kez yüzleşebilsek, bu devlete ve devlet politikalarına başkaldırmanın sadece bir sorumluluk değil, ama aynı zamanda „insan olabilmenin“ de olmazsa olmaz koşulu olarak önümüzde dikildiğini anlamak zor olmayacaktır.
20 bin faili meşhur cinayet hala toplu mezarlarda yeniden keşfedilmeyi beklerken ve özgürlükçü Kürt siyasetinin gömüldüğü zindanlar artık dolup taşarken ve sadece Kürt oldukları için birçok insanın evleri taşlanırken, kentlere girmeleri fiilen engellenirken, en düşük ücretlerle kölelik yapan Kürt işçiler şantiye barınaklarında linçle baş başa bırakılırken, çocuklar yaşları kadar kurşunla ya da yaşlarının misliyle hapisle cezalandırılırken...
Kafayı mı yediniz allahaşkına?
„PKK silahları bıraksın!“
Tamam tabi ki bıraksın!
Ama ey dili olup da işine gelince dilsiz, gözü olup da çıkarına dokununca kör, kulağı olup da keyfi bozulacaksa sağır rolüne girmeyi becerebilen omurgasız yalaka takımı...
„Bebek katilini“ bir Jitemci itiraf etti! „Sıktık kafasına“ dedi.
Sahi, utandınız mı, bunca yıldır ortağı olduğunuz yalanın deşifre edilmesiyle? Hadi dışa vurmadınız tamam ama içinizden de olsa, „bebekleri öldüren, çocukları öldüren, yaşlıları gençleri öldüren, Ermenileri, Asuri-Keldanileri, Rumları, Kürtleri yani kendine benzemeyen her halkı öldüren, Alevileri, Süryanileri öldüren bu devlet derhal silahı bıraksın“ diye düşündünüz mü hiç?
Devletin hassasiyetleri mi?
İçine tüküreyim, insanı merkeze koymayan böylesi bir devletin ve hassasiyetlerinin.
Ulusun hassasiyetleri mi?
Ama biliyoruz ki, hak ve özgürlükler bağlamında diğer uluslarla eşitlenmeyen, diğer ulusların hassasiyetlerini ciddiye almayan, kendini üstün ötekini alçak gören bir hassasiyet doğrudan ırkçılıktır. Kimliğini demokratikleştirememiş, vicdanını hak ve özgürlük özsuyuyla besleyememiş böylesi bir ulus kültürü, böylesi bir ulus ahlayışı, hatta böylesi bir ulus olmasın daha iyidir.
Böylesi, ırkçılık için kayıp sayılsa da, insanlık için büyük kazançtır.