48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerine hak kazanan ‘’Güzel Günler Göreceğiz” filmi, İstanbul’daki beş farklı karakterin yaşamlarını işliyor. Beş karakterin günlük hayatlarındaki birbirleriyle kesişen yollarını anlatan ve hikayelerin iç içe geçmesinin de ayrı bir tada ulaşan filmde olup bitenler, tek bir gün içinde yaşanıyor. Güzel günlerin beklentisiyle yaşayan beş karakter de, bu kurguların içinde, ‘bir gün’ün, yirmidört saat olmadığını anlatıyor aslında! Bu karakterlerden biri de Anna. Ülkesinden çok uzakta olan bir coğrafyaya iş ve huzur düşüncesiyle giden Anna, hiç  düşlemediği bir şeyle, ‘fuhuş sektörüyle’ tanışır.
‘’Güzel Günler Göreceğiz” filmindeki Anna karakterini, oyuncu Nesrin Cavadzade canlandırıyor. Bu rolüyle ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülü  alan Nesrin Cavadzade ile filmi, sanatı, ülke gündemiyle ilgili fikirlerini konuştuk.

Adıyla ironik bir film
Cavadzade’den, filmi nasıl tanımladığını sorduğumuzda bir bakıma ‘Güzel Günler Göreceğiz’ isminin esprisine dikkat çekiyor: ‘’Klasik tanıtımından ayrılarak özetleyecek olursam; filmimiz, oldukça ironik bir şekilde bu gidişata bakılırsa ‘güzel günler’in bizden çok uzak olduğunu anlatan bir film. Kahramanlarının hiçbirisi tam anlamıyla aydınlığa çıkamıyor. Bir yol ayrımı ve yolların kesişme hikayesi. Filmin beğenilmesini umuyorum. Bir oyuncu olarak bundan fazlasını temenni etmek de haliyle beni aşabilir.’’

‘Anna’nın insan tarafına baktım’
Oyuncu Cavadzade, filmdeki Anna karakterini İstanbul’a güzel bir yaşama dahil olmak için eski Sovyetler’den gelen bir karakter olarak özetliyor. Anna karakteriyle ‘empati’ kurabilmede sorun yaşamadığını anlatıyor; bu sorunsuzluğu da kendisinin de göçmen olmasına bağlıyor. Bir Azeri olan ancak yıllarca anadilinin Rusça olduğunu sanan bir göçmen, Cavadzade.
Türkiye’de seks işçiliği yapan kadınlara ‘lanetlenmiş’ gözüyle bakılmasına tepkili olduğunu söyleyen Nesrin Cavadzade, şöyle diyor: ‘’Her şeyden önce hayatta hiçbir olguya ‘lanetlenmiş’ gozüyle bakmıyorum. Eğer oynadığım karaketer olan Anna’ya, maalesef toplumun çoğunluğunda olduğu gibi ‘lanetlenmiş‘ bir meslek yapan kadın olarak yaklaşmış olsaydım, ortaya çıkan iş ‘sıkıcı bir fahişe’ klişesinden öteye gitmezdi. Bu bir oyuncu için oldukça zayıf bir seçim olurdu. Bunun yerine Anna’nın insan tarafına bakmaya çalıştım. Onun yabancı bir yerde olma durumunu, bir dili iyi konuşamamasını, çaresizliğini, fedakarlığını, öfkesini, anaçlığını anlamaya çalıştım.’’

‘Cinsiyetçi mizah komik değil!’
Çoğu erkek egemen ülkede ‘fahişe’liğin aşağılanmasını eleştiren Nesrin Cavadzade, ‘’Yeri gelmişken şunu da söylemeliyim; maalesef, sözümona mizah üretmeye çalışanlar için bile ‘Rus kadın’ ya da ‘fahişe’ hemen aşağılanan bir kimlik durumunda. Bu cinsiyetçilikten ve gizli faşizan duygulardan tiksiniyorum. Bu mizaha ne gülebilirim ne de hayata böyle bakan birileri ile yoldaş olabilirim. Benim hayatımda bu insanlara yer yok’’ diyor.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin giderek arttığına da vurgu yapan Cavadzade, ekliyor: ‘’Eskiden cinsel eğilimleri başka olanlara ya da seks işçiliği yapanlara yönelik cinayetlere tanık olurduk. ‘Artık tanık olmuyoruz’ diyemiyoruz, bu cinayetlerde tüm kadınların potansiyel tehlikede olduğunu görüyoruz. Türkiye, kadının en yoğun şekilde hırpalandığı, sayıları hesaplanamaz durumda öldürüldüğü bir dönemi yaşıyor gibi. Sorunu şuna da bağlıyorum; üretim ilişkilerinin bu biçimde düzenlenmiş olmasına yani vahşi kapitalizme. Dünyada ataerkil olmayan tek bir toplum yok. Kadınların üretime aktif olarak katılamadığı bütün toplumlarda kadın kurban olmaya mahkum duruma geliyor.’’


‘Anadil yasağı insanlık suçu’
Oyuncu Cavadzade ile Anna ile olan benzerliği üzerine de konuştuk. Azeri olduğu halde kendini uzun yıllar Rus kabul ettiğini söyleyen Cavadzade, bunun bilinçli bir tercih olmadığını belirtiyor: ‘’Tabii ki bilinçli bir tercih değildi. Bunun için çok küçüktüm. Asimile bir Azeri olduğumu çok sonradan anlayabildim. Anadilimin Rusça değil, Azerice olduğunu da. Fakat bu vesileyle, nerede ve hangi koşullar altında gerçekleşirse gerçekleşsin asimilasyonun suç olduğuna inandığımı da ekleyeyim. Türkiye’de Kürtlere yönelik olduğu gibi; yani bir halka kendi dilini, kendi kültürünü ve kendi benliğini bilinçli ve sistemli bir şekilde unutturmaya çalışmanın insanlık suçu olduğuna inanıyorum.’’

Apolitizasyon tehlikeli
Türkiye’de oyuncular da sanatçı kimlikleriyle pek çok hak gaspına uğruyor. En son, Oyuncular Sendikası kuruldu ve biraz olsun umutlanıldı. Fakat Cavadzade hemen bu konuda bir özeleştiri yapıyor: ‘’Açıkçası bir fabrika işçisinin fabrikatör tehdidi gibi, oyuncular için de sendikalı olma belli tehditler içeriyor. Fakat bu konuda fazla söz söyleme hakkım yok çünkü vakitsizlikten, gerçekten vakitsizlikten hala sendikalı olamadım. Fakat bir oyuncunun örgütlü olması gerektiğinin, gerçek haklarına ancak böyle sahip olabileceğinin bilincindeyim.’’
Örgütlülük demişken, sanat çevresinin politikayla ve toplumsal sorunlarla ilişkisini, daha doğrusu ilişkide olmamasını da eleştiriyor Cavadzade. Sanatçıların toplumun sorunlarına yönelmedikleri takdirde, sanatı da kısırlaştırmış olacaklarını düşünen Cavadzade, şu fikirde: ‘’Oyuncuların, bütün sanat insanlarının politikayla ve toplumsal sorunlarla ilişki kurması gerekiyor. Ben bunu bir sanatçının görevlerinden kabul ediyorum. Çünkü apolitizasyonun tehlikeli olduğunu biliyoruz. Eğer apolitizasyona yakalanırsa, insan nihayetinde kendisiyle ve sanatıyla kurduğu eleştirel ilişkiyi de kaybedebilir.’’

Roboskî katliamı isyan ettirir

Filmin adını anımsattığımızda ülkenin durumunu da, şöyle özetliyor Cavadzade: ‘’Siyasilerin, gazetecilerin, bilim insanlarının bu yoğunlukta tutuklandığı bir dönemde, umutlu olamıyorum. Ben güzel günlerden tıpkı filmimiz gibi çok şüpheliyim.’’
Cavadzade, son sözünü ise Roboskî’de katledilen Kürt köylüleri için ediyor. Bu son katliamla birlikte Kürt illerinde insan haklarının işlemediği fikrine kapıldığını anlatan oyuncu Nesrin Cavadzade, şöyle konuşuyor: ‘’Ben sınır ticaretinin işlendiği, ‘Pazar-Bir Ticaret Masalı’nda rol almıştım. Uludere’de olanlar, bu yüzden çok daha fazla etkiledi, ne zorluklar yaşadıklarını, kötülüğü hiç hak etmediklerini biraz daha öğrenmiştim çünkü. Açıkçası Uludere’de yaşananlar hukuku ve insan haklarını yok sayan korkunç bir faciadır. Türkiye’nin sayısız ayıplarından biridir. Bu faciaya o kadar çok üzüldüm ki, aklıma isyan etmekten başka hiçbir şey gelmedi. Bir ülke kendi vatandaşını bombalıyor açık açık. Ben güzel günlerden tıpkı filmimiz gibi çok şüpheliyim.’’


ALİ BARIŞ KURT