Duyunca bile insanı bir hoş ediyor bu sözcük. İnsanların en çok aradığı ama çok nadir bulduğu da yine sevgidir nedense.
Devletle sevgi kavramlarını yan yana düşünebiliyor musunuz? Bin yılların zulüm ve baskı aracı olan devlet, AKP’nin marifetiyle bugünlerde Kürt çocuklarını sevmeyi kafaya koymuş.  Aslında Kürtler, devletin sevgi derken ne kastettiğini, gerçek meramının ne olduğunu yüzyıllardır yaşadığı acı deneyimlerden gayet iyi biliyorlar. Yakın geçmiş bile bunun örnekleriyle dolu ne de olsa. Devlet ve onunla özdeş olan polis, Uğur Kaymaz’ı çok sevmişti; 12 yaşında 13 kurşunla ödüllendirmişti onu. Ceylan Önkol’u da çok sevdiler; havan topuyla paramparça ettiler bedenini. Hakkari’de bu sevgi taşkını, bir çocuğun kollarını ibret-i alem olsun diye kameralar önünde kırmaya kadar vardı. Amed’de, Batman’da, Kürdistan ve Türkiye’nin birçok kendinde bu ‘sevgi’ kendini tüm sıcaklığıyla gösterdi. Siirt’te YİBO öğrencilerine, Mardin’de N.Ç.’ye devletin nasıl sevgi gösterdiğini bu toplum gördü maalesef.
Bir de Türk medyasının rezaletine bakın. Bir önceki haberinde Kürt çocuklarının özgürlük mücadelesini “terör” olarak damgalıyor ve Amed valisi aileleri tehdit ediyor. Hemen ardından gelen haberde ise İsrail askerine taş atan Filistinli çocuklara uygulanan zulmü işliyor. Bu iki haber peş peşe veriliyor ekranlarda. Kürt çocukları “terörist”, Filistinli çocuklar ise direnişçi… Aynı medya İsrail devletinin yaptığını zulüm olarak nitelerken, kendi ülkesinde olup bitene eleştiri getirmeyi aklından bile geçirmiyor. Bırakın eleştiriyi, Türk devleti ve AKP’nin faşizmini “sevgi” maskesine büründürmüş. Yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu!   
Eylemlere katılan, polise taş atan çocuklara verilen ağır cezalar, rehabilitasyon merkezleri, cemaat imamlarının çabaları Kürt çocuklarının beynini, ruhunu teslim almaya yetmemiş olacak ki fiziki olarak rehin alınmaları için fetva verildi.
AKP’nin Kürt düşmanlığı tüm ahlaksızlığı ve çıplaklığıyla sürüyor. Dersim’de yaşananlardan dolayı Erdoğan devlet adına özür dilerken, Amed valisi Kürt halkını “çocuklarınızı alır, devletin sevgi evlerine yerleştiririz” sözleriyle tehdit etti. Düşünebiliyor musunuz? Sevgi sözcüğü bile AKP’nin elinde bir tehdit ifadesine dönüşmüş. AKP’nin bu “sevgi evleri”nden Yeniçeri yetiştirme tarzını hatırlıyor insan, ister istemez.
Şimdi valinin bu utanç dolu açıklamasından dolayı Kürt halkına bir özür borcu var. Dersim’de yaşananların açığa çıkması ve özür dilenmesi için 75 yıl geçmesi gerekiyormuş meğer. Peki, AKP’nin kendini bilmez Amed valisinin bu sözlerinden dolayı özür dilemesi için kaç on yıl geçmesi gerekiyor acaba? Bu bile AKP’nin Kürt sorununun demokratik çözümü ve geçmişle yüzleşme noktasında ne kadar sahtekarca davrandığının açık kanıtı değil mi? “Geçmişi unutturmak için bugünün çocuklarını devletin sevgi evlerinde yetiştirme” politikası asimilasyon değil mi? Üstelik “asimilasyon bir insanlık suçudur” diyen de Erdoğan’ın kendisi değil miydi? ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ demezler mi adama?
“Geçmişle yüzleşmek” adı altında AKP’nin günümüzde kendi yaptığı ahlaksızlığı ve işlediği insanlık suçlarını gizlemek istediği apaçık ortada. Çünkü bir halkın çocuklarını faşizmin “sevgi evlerine” almak, o halkın geleceğini karartmaktır.  
Bu halk geçmişte maruz kaldığı her şeyi unutabilir; ama bunu AKP’nin insanlık suçunu örtmek için değil, demokratik bir çözüm ve halkların özgür geleceği için yapar.
“Çocuklar geleceğimizdir” sözünü Kürt çocukları bugün bambaşka anlamlarla donattılar. Onlar özgürlük mücadelesinin küçük generalleri olarak kendi geleceklerini kendi elleriyle yaratıyorlar. Bu da devletin zihniyetinde rahatsızlığa, saldırganlığa neden oluyor.
Başbakanın hazımsızlık yaşadığı, sindirim sisteminde bir sorun yaşadığı tıbben de açığa çıktı ve Erdoğan’ın, AKP ve fetvacılarının hazmedemediği de esasta Kürt çocuklarının bu özgürlük tutkusudur. Kürt çocuklarını rehin almak, Kürt halkının özgür geleceğine ipotek koymaktır. Bu da açık ki Kürde onur, şeref ve özgürlükten yoksun bir yaşamı dayatmaktır. Kürtler bunu kabul ederler mi, bilemem? Bunu ileriki günler ve halkın vereceği mücadele gösterecektir kuşkusuz. Ama 75 yıl sonra bile Dersim’in kayıp kızlarının dramı bir insanlık suçu ve utancı olarak bu devletin ve onun sevgi yoksunu iktidarının alnında bir leke olarak dururken, özgür yaşamak isteyen Kürtlerin ve Türkiye halklarının buna rıza göstermesini, bu suç ve utanca ortak olmasını beklemek saflık olmaz mı?