İnsanın çözümlemesi mümkün olmayan çelişkiler yumağından oluşan canlı bir varlık olduğunu ilk duyduğumda, fazla anlam verememiştim. Çelişkilerin daha çok doğada varolduğunu, toplumsal ve tarihsel süreçlerde ortaya çıkan olay ve olgularda ancak anlam bulduklarını düşünür ve bu nedenle insanların çelişkilerle bağlantılarının olmadığını sanarak avuturdum kendimi. Daha sonraki dönemlerde bu düşüncenin insana, insan haline, insanın özüne ve onun ruhsal dünyasına aykırı olduğunu anlamıştım.
Bu bilince ulaştıktan sonra şunu düşündüm hep: Var olmanın en derin halinden kendini yaratan insan, şimdi yok oluş noktasına getirmiştir kendini. Kendini sıfır noktasından en üst limite çıkartan ve şimdi kendini bu en üst limitten yeniden en alt düzeye doğru sürükleyen insan, meğer her türlü antagonist çelişkinin merkezidir aynı zamanda...
Onun kadar statik ve gel gitlerle kendini akışa bırakan, bir anda hem düşünen hem donuklaşan hem gülen hem ağlayan hem iyi hem kötü hem melek hem de iblis olan başka bir varlık yoktur. Ama bana en ilginç gelen ise onun gerçekten de kendini çelişkiler yumağı haline getirmesi, varolmanın en çelişkili halini yaşaması, manevi ve maddi iç dünyasıyla arasındaki keskin hattın derin uçurumlu olmasına rağmen, yine de yarınlar adına kavgaya tutuşur olmaktan geri adım atmaması, bu tür anlarda ısrarın, inadın, kiltlenmenin, kendini çelikten bir barikata dönüştürmenin en derin hal almasıdır.
Bazen, insan için gerçekten de taşlanması gereken bir iblis mi, yoksa bir melek mi ya da canlı varlıkların içinde tapınması gereken tanrısal bir kuvvet mi diye düşünmekten kendini alamıyor. Bir anda bile binlerce farklı düşünce versiyonunu analiz eden, aklına gelmeyen şeyleri getiren, aklın-mantığın bile almadığı çılgınlıkları yapma cüretini gösteren bu ‘anlaşılmaz varlık’, gerçekten de özel bir konuma sahiptir. Bu özel konumu ve duruşunu her zaman anlamak, çözmek, onun sırrına ulaşmak mümkün değildir.
İşte Cemal Kavak arkadaş... O’nu gerçekten de anlamak, bilmek, düşüncelerini, eylemlerini, düşlerini ve iç dünyasındaki fırtınaları, ruhunu fetheden dev dalgaları anlamak, daha anlaşılır bir ifadeyle onun sırrına ulaşmak mümkün mü? Yaşamış olduğu derin toplumsal ve tarihsel çelişki ve çatışmaları kavrayarak, varolan yumağın içine girip hepsini doğru ve anlaşılır bir biçimde çözümlemek olası mı?
Elbette ki değil. Ne sırrını çözmek, ne yaşamış olduğu toplumsal ve duygusal çelişkileri bir bütünsellik içinde anlamak, ne de kendini adeta çelişkiler yumağına dönüştürmesine götüren zamanın sonsuzluğunu anlamak mümkündür. Öyle ya Cemal, kendini çelişkiler yumağına dönüştürmemiş olsaydı, varolan hallerimizin çok ama çok ötesinde olmamış olsaydı, kendini antagonist çelişkiyle donatıp ‘en doğru çözümü ben yapacağım’ diye kesin ve keskin bir sonuca ulaşmamış olsaydı hepimizi, evet hepimizi deyim yerindeyse ‘atlatır’ mıydı?
Budur işte insanda anlaşılmayan, çözümlenmeyen, açığa çıkartılamayan, kendisinde var olan o derin haliyle çoğu zaman başbaşa kalan o antagonist çelişki... Bazıları buna ‘anlam’ vermese de, insan olmanın başka bir gerçeği budur işte. Eğer insan her zaman anlaşılır olmuş olsaydı, her zaman varolmanın en açık haline dönüşmüş olsaydı, eğer yüzündeki ifadeler okunmuş olsaydı, kedisinde sır diye bir şey kalır mıydı? Peki sırrı olmayan, her şeyiyle çözülmüş, tüm varlığıyla iç dünyası gün yüzüne çıkmış olsaydı insanın, ona ‘en el hak’ demek mümkün olur muydu?
Hayır, olmazdı ve sırrı olmayan, sırrı çözülmüş olan, maddi ve maneviyatı deşifre olmuş bir insan, çekim gücü olmaktan da çıkardı. Sisler ve dalgaların, okyanuslar ve dağların, ormanlar ve vadilerin en derinliklerinde olmak ile dümdüz bir ovada yaşamak... Hangisinin insana yakıştığını, insanın en anlamlı hali olduğunu anlatmaya gerek var mı?
Demek ki insan, aynı zamanda sırrına ulaşılmaması, sırrı çözülmemesi, çekiciliğini asla kaybetmemesi gereken bir bilinç ve düşünce dünyasıdır da. Bu anlamda eylemi ve pratiği de bu dünya üzerinde inşa edilen onun vurucu gücüdür. Bazen bu vurucu gücün sırrına ulaşmak da son derece zordur. Aslında zordan daha çok, insanların algılama ve anlama sınırını son derece aşan bir kulvarın en derin yerinde olduğu içindir ki, ‘anlaşılması’nı imkansız kılıyor.
Cemal’in kararı da böylesi bir karardı. Onun kararını ‘anlaşılmaz’ kılan budur işte. ‘Ne oldu ki, ne vardı ki, acaba bir şey mi oldu, bir sorunu mu vardı’ sorularının nedenleri de bundandır. O’nu anlamakta zorlayanlara göre ‘bir şey yoktu’, ‘herhangi bir sorun sözkonusu değildi.’ Dolayısıyla kararı da ‘anlaşılmaz’dı. Anlaşılmazdan öte, mutlaka ‘bir şey var’dı, bir mesele sözkonusuy’du, ‘tepkiliy’di ve... ve...
Oysa Cemal’i çok derinlere götüren bir mücadele gerçeği vardı. Kavgasını verdiği, bıkıp usanmadan bir maratoncu gibi zafere doğru ilerleyişi O’nda derin bir ruh hali yaratmıştı. Kürdistan’dan metropollere gidişi, oradan da Avrupa’ya kadar ağır bir sürgün sürecine girmesi, Cemal’de aynı zamanda derin bir bilinç, düşünce ve bunlarla yoğrulan bir duygusallığı yaratmıştı. Avrupa’da kalmak, sürgünde yaşamak, ülkeden, mücadelenin en sıcak yerinden en uzaklarda, üstelik buzdan daha dondurucu bir diyarda, insanın iliklerine kadar işleyen soğuk bir atmosferde yaşamak...
Ülkede kıyametler koparken birçoklarının adeta ruhsuz ve bir şey yokmuş gibi yaşayanlarla aynı havayı teneffüs etmek...
“Beni en çok üzen Avrupa yaşayanların duyarsızlığıdır, Amed’de herkes ayaktayken, rahattan rahatsız olmayanların vicdansızlığıdır” diyebilecek kadar, ülkeyi derinden yaşayan Cemal’in kararını farklı yorumlayanlar, en hafif deyimle Avrupa kaldırımlarında fing atanlardır.
Cemal bireysel yaşamının anlamsızlığını derin bir biçimde bilinçe çıkartmış, hayatını Kürt halkının özgürlüğüne adayan bir devrimciydi. Aynı zamanda bir ailenin nasıl yurtseverleşmesi gerektiğini bilen bir partiliydi de.
Verdiği kararla, ruhumuzu ve bedenimizi uyuşturmaya çalışan Avrupa sistemine, sürgünde yaratılan duyarsızlık ve gaflete karşı bir duruşun adı olarak her zaman yaşayacak olan Cemal arkadaşı, halkımız asla unutmayacak.
15 yıldır O’nu tanıyan birisi olarak şunu vurgulama gereği duyuyorum: Halkımızı sürgünde yaşatmamak, vazoda yetişen bir çiçek olmaktan çıkartmak için daha fazla mücadele, daha fazla fedakarlık, daha fazla örgütlenme...


FUAT KAV