Göz alabildiğine uzayan bir ova! Baş döndürücü bir boşluk! Baharda yeşilin her tonunu cömertçe sunmayı bekleyen toprak… Doğadaki her cana nimet olmayı sabırla bekleyen tohumun sürgün verme sancısı… Gök kubbenin mavisini örten gri bulutlar!.. „Zimanê erd û ezmanê heye“ (Yerin göğün dili vardır) derdi Anacanım! Çamura aldırmadan uzanıp yere toprağa kulak verdim. Yer inliyordu! Susun canlar!.. Lakin duyulmaz ki sesim. „Dün Maraş’ta, bugün Sivas’ta…” Yürüyüşümüze katılan canların haykırışından anlayamıyorum. Yerden sesler geliyor! Analar, babalar, gençler, yaşlılar, çocuklar… Çığlıklar, feryatlar, haykırışlar, ağlamaklı sesler, ağlamalar, iniltiler… Gökyüzüne çevirdim başımı… Gök ağlıyordu!
Canınıza kasteden, insani tüm değerlerini yitirmişler karşısında kendinizi savunacak bir şeyiniz yoksa çaresizseniz ne yaparsınız? Ne dersiniz?.. „Maraş’ın Üstünde Uçan Turnalar/ Kanadı kırılmış öter dolaşır/ Yavruları kurşunlanmış analar/ Koyun gibi kuzusuna meleşir…“ Işıklar içinde olsun Feyzullah Çınar, Maraş katliamı için yakmıştı bu türküyü. Alevi tarihi Hak Aşıklarının söylediği yanık türkü ve deyişlerin hüzün yüklü dizelerinde kaldı! Bir zamanlar bu topraklarda canlar cem olurdu. Pirin „Hü Aşk ile! Yürüye semah yürüye!” deyişinde zakirler „Sarı tamburaya” pençe vurur, canlar Kırklar Meydanında pervane, turnalar gökte pervaz olurdu. Talipler pirin dilinin lezzetiyle hakikati anlar, yüzünün izzetiyle ışıklanırlardı… Canlar kimi zaman can havli ile „takiye” yapsa da; „Cümlenin muradı dünyada cennet“ diyen Pir Sultan Abdal’ın sözü ışığında Yol yürür ve yürütürdü. „Dünyayı cennet, kainatı ve kainattaki her varlığı sureti Haktan” bilen canlara, dünyayı cehennem eden katil sürüsü yüzyıllardır sürdürdüğü „Hakkın suretini katletme geleneğini” 1978 Aralık’ında Maraş’ta tekrarladı…
Tarih 24 Aralık 2011. Katliamın üzerinden 33 yıl geçmiş. Devletin valisi „Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması ve suç işlemenin önlenmesi amacıyla” anma programımızı „Yasaklıyor!” Yani „Katliam yapmak serbest, anma yapmak yasak!” Jandarmalar kuşandıkları zırh, kalkan, cop ve tüfeklerle karşımızda duruyor! Vali beyin „Yasak” gerekçesini zihinlerine iyi kazımış olmalılar ki, coplarını kalkanlarına, ayaklarını yere vurarak güç gösterisi yapıyorlar. Biz, tıpkı 1978 Aralık ayında Maraş’ta katledilen canlar gibiyiz. Ne tüfeğimiz ne hançerimiz ne kalkanımız ne de copumuz var! Sadece Maraş’a yürümek ve „Maraş katliamı insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur!” deyip canlarımızı anmak istiyoruz. Tüfekli, hançerli, kalkanlı jandarma ordusu coplarını sıyırarak üstümüze hücum ettiği yetmez gibi bir de gaz bombası atıyor!
„Katliam yapmak serbest, anmak yasak!” Beş yüz canız!!! Binlerce asker, polis… Panzer ve acayip şekilleri olan adını bilmediğim „Güvenlik araçları!” Yer inliyor… Gök ağlıyor! Jandarmalar büyük bir nefret ve hınçla coplarını başımıza, sırtımıza indirirken bir ses!!! „Dağılın kamu güvenliğini tehdit ediyorsunuz! Yolu kapatıp vatandaşları engelliyorsunuz! Dağılın yoksa zor kullanırız!” „Komutan efendi” başımıza, sırtımıza inen copları, dipçikleri ve gaz bombalarını „Zor kullanmak” saymıyor! Bizi kurşunlasa „Yüreği soğuyacak!” İnadına direnişle, Narlı Beldesi ile Maraş arasındaki 25 km yolu yaklaşık 8 saatte aşarak 50 kişilik bir grupla „Gar Meydanına” varıyoruz. Çevremiz sarılmış, yollar kapatılmış, meydan sessiz… Yer inliyor! Gök ağlıyor!...
Maraş’tan, Pazarcık’a Hakka yürüyen bir canımız için „Baş sağlığı” dilemeye giderken Ferhat Can (Tunç) DİHA için ben de Özgür Gündem için „Muhabirlik yapmaya” çalışıyoruz! Sevgili okurlar, muhabirlik kolay değilmiş! Bizim memlekette „Ekmeği ekmekçiye ver! Bir ekmek de üste ver!” derler. Meğer ne büyük iş yapıyormuş özgür basının emekçileri! Ferhat Can’a dedim ki „Buradan tutuklanan özgür basın emekçisi canlara bir selam iletelim.” Eee Ferhat’ın selamı nasıl olur? Bir türkü tutturdu… „İşkencede günlerce, özgürlük mahkumları/ Sayısı on binlerce özgürlük mahkumları!”
Pazarcık Cemevi, Narlı… Antep’e vardığımızda çoktan gece olmuştu. Ama Diyarbakır’a gitmemiz gerek…
Sabaha karşı vardık Diyarbakır’a. Çok geldim Ahmed Arif’in „Bir ben bileceğim oysa/ Ne afat sevdim/ Bir de ağzı var dili yok/ Diyarbekir Kalesi” dediği sırdaşına. „Diyarbekir Kalesi’ne” her gelişimde heyecan, sevinç ve hüznü ayrıştıramam! Biri beynime, biri bedenime biri de yüreğime çöküp kuşatır beni. Lakin bu kere bir başkayım. Hüzne dedim ki „Sen az öte git!” Bedenimde bir heyecan, yüreğimde bir sevinç var.
…Belediyenin emekçileri süslemişler cemevini. „Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi, Pir Sultan Abdal Cem ve Kültür Evi!” Salonunun adı „Seyit Rıza Konferans Salonu!” Cem odasının adı „Baba Taher Üryan!” Cismi canım, ruhi revanım, kalbi devranım, aşkım, imanım canlar… Osman Baydemir, Gültan Kışanak, Abdullah Demirbaş… Alevi kurum yöneticileri… Dedeler… Analar… Hasılı zindan karanlığında mazlumların aşk ateşini yakan Mazlum Doğan’ın diyarında, Pir Sultan Abdal, Seyid Rıza ve Baba Taher Üryan’ı buluştururken „Bundan büyük sıfat mı olur! Bu cemde can olacağım!” diyen her kim varsa orada…   
„Hü Aşk ile… Yürüye semah yürüye!” Zakirler „Sarı tambura’ya” pençe vuruyor, canlar pervane oluyor… Hak için Hakka Yürüyen cümle erenler ordalar… Yer inliyor!.. „Düldül eyerlendi, Zülfikar kuşan/ Alim ne yatarsın günlerin geldi!” Pir Sultan Abdal’ın sesi! Kamberin olaydım Pirlerin Sultanı!... „Sizin önünüzde eğilmiyorum bu da size dert olsun!” Gül cemaline aşkı niyaz olsun, Pir Seyid Rıza da gelmiş!… „Gökteki yıldızları saydım bir bir/ Gel, sevgili gel! Sabahladım, belki gelir/ Gelmezse viran olur varlığım/ Ağlar yüreğim, suskunum; elden ne gelir?!” Baba Taher Üryan’ın sesi… Medet canların cananı, himmet eyle, kerem eyle aşk eyle…
Işıklar içinde olasın Anacanım… „Yerin ve göğün dili varmış!” Maraş’ta yer zulümden inliyor, gök hüzünden ağlıyordu! Diyarbakır’da yer erenlerin sesi ile inliyor, gök özgürlüğün aşkı ile ağlıyordu! Ben mi?.. Yer bedenim, gök gözlerimdi…