22 Aralık 1919’da Mustafa Kemal, Yunus Emre’nin “Buğday almak için kırdan topladığı alıçlarla geldiği ve Ulu Mürşidin ‘Buğday mı istersin himmet mi?’” sorusuna “Buğday isterim Himmet ne ki?” diyerek ağız dolusu yüklenmiş buğday çuvalları ile köyüne giderken, yolda “Ben bu Ulu Kişi’nin himmet dediğini niye dinlemedim?” diyerek geri döndüğü dergaha geliyordu! Mustafa Kemal ile Cemalettin Çelebi arasında “Destek mi istersin himmet mi?” diye bir diyalog geçmemiş olmalı ki Mustafa Kemal, Ankara yolundan geri dönüp “Destek gerek ama himmet de isterim!” dememişti. Hoş, Hünkar Hacıbektaş’ın “Senin kilidini Taptuk Emre’ye verdik! Gidip orada pişeceksin!” demesinden bu yana çok şey değişmiş Osmanlı birbiri ardınca Alevi katliamları yapmış, Alevi ocakları dağılma ile yüz yüze gelmişti. Hatta Yunus Emre’nin irşat olduğu dergah bile köyle birlikte “Şalvarı şaltak/ Eğeri kaltak/ Ekende yok, biçende yok/ Yiyende ortak” Osmanlı tarafından yakılmıştı! Bu “Himmet/ Nefes” ki Yunus Emre gibi tarifte arif olmayıp bilgisini, kerametini, insan, doğa ve yaşam aşkını ifade edemediğimiz ve anladığımızı sanıp kırık dökük ifade ettiğimiz bir insan var etti. Tam da akıl, bilgi ve yaşam aşkıyla eşitlik, özgürlük, adalet gibi yaşamın olmazsa olmazları için hayati ihtiyaç duyduğumuz bugünler acaba sadece “Destek istemekle” yetinip “Himmet/ nefes” gibi değerlerin eksik kalmasından yaşanmış olabilir mi?... Hünkar Hacıbektaş Veli’nin Alevilik için temel düsturlardan biri olarak ifade ettiği “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmak!” “Çelebi Efendi Hzaretleri ile Paşa Hazretleri” arasında muhabbet konusu olmamış gibi görünüyor! Ve yine Hünkar’ın “Yol bir sürek bin bir, gönül kalsın yol kalmasın!” diye ifade ettiği günümüzün deyimi ile “Vazgeçilmez ilke” de bahis mevzu olmamışa benzer. O gün Mustafa Kemal ile Hacıbektaş’a gelen heyetin içinde bulunan Mazhar Müfit Kansu’nun rivayet ettiğine göre Cemalletin Çelebi’nin “Paşa Hazretleri, /…/ Zaferden sonra cumhuriyetin ilanını düşünüyor musunuz?” sorusuna Mustafa Kemal, “O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak kaydıyla, evet Çelebi Efendi Hazretleri” demiş! “Çelebi Efendi Hazretleri” TBMM’nin “1. Dönem Kırşehir Mebusu” olarak iki “Başkan yardımcısından” biri olmasına karşın “Rahatsızlığı nedeniyle hiç Ankara’ya gidememiş!!!” ve 1921 yılında Hakka Yürümüştür! Ve “Çelebi Efendi Hazretleri’nin büyük bir özlemle beklediği Cumhuriyet’in kurumları” sanki hiç böyle bir ziyaret, görüşme ve “Destek isteği” yaşanmamış gibi “Devrim Kanunları ve Riyaset-i Diyanet” ile “Destek” aldığı “Çelebi Efendi Hazretleri’nin” dergahını kapatmakla yetinmemiş adeta inancını da yasaklamıştır!!!
Şimdi 92 yıl sonra Hünkar’ın huzurunda Hacıbektaş’ta Postnişin Veliyettin Ulusoy’un çağrısı üzerine 10/11 Eylül 2011 günlerinde bir toplantı yapılacak. Bu toplantı 92 yıl gecikmiş bir toplantıdır. Bırakın 92 yılı 1239 Baba İshak ve yarenlerinin Selçuklu ve “Frenk” askerleri tarafından katledilmesinden beri yaşanmış tarihi ele alıp bunun ışığında Alevilerin sorunlarına çözüm üretmesi gereken bir toplantıdır. Toplantıya Hacıbektaş Ocağı dışındaki Alevi Ocakları’nın mürşitleri, pirler, dedeler, analar, talipler, Alevi kurum yöneticileri, yazar, aydın ve sanatçılar… katılacaklar. Bu toplantının muradı “Aleviliği yeniden tarif etmek” değil kuşkusuz. Aleviliğin devletin veya AKP Hükümeti’nin yaptığı gibi bir tarife ihtiyacı yoktur. Hünkar Hacıbektaş ve Alevi Yol Uluları Aleviliği yaşamları, talipleri ile olan ilişkileri deyiş, nefes ve gülbangları ile tanımladılar, arif olanlar bunu bilirler.
Arife tarif gerekmez. Yaşanmış kocaman acı ve katliam yüklü bir tarih ve bir o kadar da siyasal, kültürel, inançsal gerçek ortada dururken umuyor ve diliyoruz ki arifler Hacıbektaş’ta yerin ve yurdun felsefesine uygun kararlar alır ve çözümler üretirler. “Yol bir sürek bin bir. Gönül kalsın yol kalmasın!...” gerçeği yol göstericidir… Yolunuz açık olsun!...