Önce başlığı esinlendiğim kaynağı söylemeliyim. Tarih profesörü Cemal Kafadar, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunu açıklayan tarih çalışmalarını konu edindiği eserine, ‘İki Cihan Aresinde’ adını verir (Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State). Aslında bu söz Hacı Bayram-ı Veli’nin bir nefesinde geçer: “Çalabım bir şar yaratmış/İki cihan aresinde/Bakıcak didar görünür/Ol şarın kenaresinde.” Eserde Anadolu’daki onca beylik arasında Osmanoğullarının nasıl bir cihan imparatorluğu haline geldiği incelenir. Bilindiği gibi bu konu geçen yüzyılın başından ortalarına kadar heyecanlı tartışmalara neden olmuştu.
Dünya çapında birçok tarihçi Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş sürecini birbirinden farklı kuramlarla açıklamaya çalışmıştı. Tarih alanında yürütülen bu akademik çalışma bugün için hızını kesmiş durumda. Konumuz tarih olmadığından bu yazımızda söz konusu tartışmaları ele almayacağız. Ancak bu konuda hızını kesmeyen ama romancılar arasında yürütülen bir tartışmadan söz edeceğiz. Tarihçilerin üzerinde tartıştığı, genellikle de bir fikir birliğine ulaşamadıkları kimi sorunları romancılar eserlerine konu edinmekteler. Oldukça yaygın bir ilgiyle karşılandıklarını da söylemeliyiz. Tarihi roman kategorisi adı altında basılan bu çalışmalar en çok satanlar listesinin başında gelmekte. Bu yazıda tarihi roman kavramından hareketle onun nasıl politik romanla iç içe geçtiği üzerinde duracağım. İki roman arasındaki fark ve benzerliklere işaret edeceğim. Hareket noktası için daha sonra başka örnekler vermek üzere, on yıl arayla iki farklı yazarın kaleme aldığı ama aynı konuyu, aynı kişileri romanlaştırdıkları çalışmalardan söz edeceğim. Ama önce tür olarak tarihi roman kavramına değinmek istiyorum.
Tarihi roman kavramına yakından bakıldığında çok da anlaşılır bir şey olmadığı görülüyor. Bu kategorideki çalışmaların kurgusal bir olayı değil, dış dünyada, bir kerecik olup bitmiş bir olayı konu ediniyor olduğu söylendiğinde roman kavramı çelişik bir içerik kazanıyor. Çünkü bu tarz bir esere; roman değil belgesel, tarihsel anlatı demek gerekiyor. Diğer taraftan hem roman hem de belli bir zaman diliminde belli bir coğrafyada olup bitmiş bir olay anlatısı denildiğinde, öyküleme tarzına vurgu yapılmış olunuyor. Bu durumda romandan söz etmek yerine ondan ödünç alınmış anlatı tekniği öne çıkıyor. Gerçeğin roman tekniği içerisinde aktarıldığından söz edip eldeki metnin bir tarihsel yapıt olduğu iddia ediliyor. Bunun karşısında ise eldeki eserin aslında bir roman olduğu; ancak konunun tarihten ödünç alındığı, doğruluk iddiası güdülmediği tezi bulunmaktadır. Ancak sorun bundan ibaret değil. Eğer bununla sınırlı olsaydı konuyu bir adlandırma tartışmasına indirgeyebilirdik. Politik, ideolojik ve daha önemlisi pedagojik boyutları da olan daha karmaşık bir problemle yüz yüzeyiz.
Tarihi roman kavramının barındırdığı sıkıntıyı iki örnek üzerinde ele almaya çalışacağım. İki Türk devletinin, en azından yöneticilerinin Türklük iddiasında bulunduğu, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in yönetimindeki Osmanlı-Safavi arasında cereyan eden savaşı anlatan iki roman tartışmamız için uygun hareket noktasını sağlayabilir.
Reha Çamuroğlu’nun kaleme aldığı İsmail adlı romanda, tarikattan imparatorluğa yükselen Safavilerin uğradığı inanç değişimini, kurumlarını yerleştirip güçlendirdikçe nasıl Şiiliği benimsedikleri, Anadolu Türkmenleriyle olan ilişkilerindeki gerginlik ve kopuş, Osmanlıların ise bu savaş ve düşmanlıktan hareketle içeride kendi kurucu tebaaları olan Oğuz-Türkmenleri nasıl gözden çıkarıp katlettikleri anlatılır. Reha Çamuroğlu bu eserinde, inanç ve mezheplerdeki değişim-dönüşümü, devletin kurumlaştıkça baskıcı-otoriter bir yapıya büründüğünü, İsmail’in kişiliği ve mücadelesi etrafında anlatmaya çalışır. Böylece yazar, o dönemdeki olayların zorunlu bir sonucu olarak gelişen ve bünyeleşen bir Safavi devleti ve Şah İsmail algısı oluşturur. Burada okuyucuya, eleştirmene düşen şey, olayların sahiden öyle mi geliştiğini sorgulamak olmamalıdır. Bu, tıpkı romanı gerçekliğin doğru bir ifadesi olarak kabul etmek kadar yanlış bir tutum olacaktır. Birinci tutum için şu söylenebilir. Yazar olayların akışıyla sonucu arasındaki bağı güçlü bir biçimde kurabilmiş midir? Bu soru, hem roman tekniği bakımından; olay, zaman, mekân, kişi ilişkisinin kurgusal bir sorun yaratıp yaratmadığı bakımından, hem de anlatılmak istenilen kişi fenomeni açısından sorulmalıdır. Yazar hangi trajik durumları yoklamak istiyor, yarattığı kahramanlar aracılığıyla hangi yaşam olanaklarını aydınlatmak istiyor? İkinci tutumu, yani romanı tarihsel gerçekliğin doğru bir ifadesiymiş gibi ele aldığımızda ise bu kez doğrudan ideolojik veya politik yönlendirmeye teslim olduğumuz sonucuna ulaşırız. Bu iddianın gözden geçirilmesi için diğer örneğimizi de ele alalım.
İskender Pala, Şah&Sultan adlı romanında, aynı ırka mensup iki devletin çatışmasıyla kardeşkanının dökülmesini anlatıyor. İki ülkede de benzer ekonomik, siyasal ve dinsel çatışmaların baskısıyla liderlerin hükümranlık alanlarını genişletmek, kuvvetlendirmek için giriştikleri bir katliam olarak sunmaya çalışıyor. Şah ve Sultan’ın en yakın yardımcılarının tek yumurta ikizleri olması gibi kimi naif kurgusal unsurlarla bu kardeşlik bağı vurgulanmak isteniyor. Anadolu’daki sosyal huzursuzluğa yer yer değinilirken, Safavi ülkesindeki dinsel baskılar da öne çıkarılarak her iki liderin zalimlikleri dengelenirken, yine her ikisinin de dünya çapında büyük şahsiyetler olduğu yönünde bir ikna çabası sergileniyor. Değer bakımından iki eşit liderin yanlış hamleleri sonucu boş yere kardeşkanı döküldüğü argümanı desteklenmeye çalışılıyor. İskender Pala’nın bu düşüncelerle kaleme aldığı eserinin son derece iyi niyetli bir girişim olduğunu söylemeliyim. Zira bu konuda daha önce yazılmış çeşitli romanlar (örneğin 1960’larda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin yazdığı Yavuz Sultan Selim Ağlıyor ile Şah İsmail adlı romanları), tarih araştırmaları hatta hala yazılmakta, okutulmakta olanlarına baktığımızda niyetlerin bile ne olduğunu anlamak mümkün olmuyor. Bir tarafı haklı göstermek için tarih tahrif ediliyor. Safavilerin Türk olmadıkları iddiaları bir yana Alevi-Kızılbaşların katliamlarını meşru göstermek için akıl almaz iftiraları anmak bile yersiz. Bu bakımdan da İskender Pala övgüyü hak ediyor.
Ama bütün bu iyi niyetler yazılan eseri roman kılmaya, hele hele ‘objektif tarihi roman’, politik kaygılardan arınmış bir eser olmasına yetmiyor. Kimi fikir ve niyetleri meşrulaştırmak için ya da buna hizmet edecek, açık veya örtülü ideolojik ve politik kaygıların güdümünde üretilmiş kullanmalık metin demekten başka bir ifade bulamıyorum. Tarih, bu tür kullanmalık metinler üretmek için bulunmaz bir laboratuvar görevi üstlenmektedir. Resmi ideolojinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasında, siyasi hedeflere ulaşılmasında tarihi romanların gözardı edilemeyecek bir lojistik gücü bulunmaktadır. Bu cümleden şunu da anlamak mümkün ve gerekli ki; tarihi romanlar tarihsel gerçekleri değil ama dönemin idealleri ve arzuları doğrultusunda bir aidiyet bilinci, geçmiş düşü yaratmaktadırlar.
Murat Belge, ‘Büyük Ulusal Anlatı’ Ve Türklerin Kökeni alt başlığını verdiği GENESİS adlı çalışmasında, oldukça kabarık bir liste oluşturacak olan tarihi roman ve romancıyı inceleyerek konunun teorik bir analizini yapıyor. Bu yazarların nasıl bir öz arayışına giriştikleri, ideolojik, politik tutumlarına göre bu özü nerelerde buldukları zengin örneklerle sunuluyor. Yazımızın başında değindiğimiz konu olan Osmanlı’nın kuruluşu ve yayılışı, örneğin Kemal Tahir’de Asya Tipi Üretim Tarzı ile açıklanırken, Tarık Buğra ise doğrudan İslami kavram ve imanla açıklamaya kalkar. Atsız ve Sepetçioğlu ise devlet kurma (ama yıkma değil!), cihana hükmetme gibi Türklere has meziyetleri doğrudan ırk, kan ve gende bulur. Bu saptama Nihal Atsız için tartışmasızdır. Sepetçioğlu devreye ayrıca Türklerin kuşaktan kuşağa aktardıkları bir teşkilatçı aklı da sokar. Murat Belge’nin benzetmesiyle “Intelligence Service” denilebilir buna. Yöneticiler ya da toplum yozlaştığında, devlet dağılma tehlikesiyle yüz yüze geldiğinde bu derin akıl, bu derin teşkilat devreye girer. Sayısı 10’u geçen romanlarında, Büyük Selçuklulardan başlayıp Osmanlı’yı ele aldıktan sonra günümüz sorunlarını işleyen romancı, yabancısı olmadığımız kendini devlet sanan çetelere, ocaklara derin bir mana ve tarihsellik katarak özgün bir Türk akli fenomeni yaratır! Daha doğrusu vakayı tespit edip yeni nesilleri uyanık olmaya ve göreve çağırır. Neredeyse romanların temel kaygısının, bir Türklük mucizesi olarak bu çelik teşkilatın tarih üstü konumunu açıklamaktır denilebilir.
Romana konu edilen şahsiyetler bağlamında tarihsel olanla politik olanın aynı özne olduğu da gözardı edilmemeli. Tarihsel kişilikler aslında dünün politikacılarıydılar. Yapıp ettiklerini doğrudan politik tutum ve davranışları belirlemiş oldu. Şah İsmail de, Yavuz Sultan da politik birer figür olarak karşı karşıya geldiler. Onları, yaptıklarının politik anlamını gözardı ederek anlamaya kalkışmak, kendinden menkul büyüklükler, değerler atfetmeye çalışmak anlamsız olacaktır. Eğer bu kişilerde bir büyüklük ve değer arayacaksak, yapıp ettiklerinin getirdiği sonuçları ya da hangi niyetle o işlere giriştiklerini değerlendirerek arayabiliriz. Yavuz Sultan Selim’le Şah İsmail’in bir savaşla sonuçlanan karşılıklı restleşmelerinin, günümüzün kimi sorunlarının temelini attığını söyleyebiliriz. Osmanlı içerisindeki mezhep taassubunun, düşmanlığının beslendiği ana kaynak olagelmiştir. Ancak bunun biricik kaynak olduğunu söyleyemeyiz. Mevcut bir sorun bu iki lider aracığıyla varlığını sürdürmüştür. Bugünden baktığımızda bu iki liderin neyin temsilcisi olduklarını, varlıkları ve kararlarıyla ne gibi durumlarla yüzleştiklerini görebilmeliyiz. Başarılı bir roman, bu tür yüzleşmeyi konu edinen romanlar arasında çıkabilir ancak. Politik ve tarihsel boyut ise roman için sadece bir fon görevi üstlenecektir. Roman, tarih ile politika arasına sıkışmış ideolojik bir metin değildir. Dönem dönem bu tür işlevler yükleniyor olsa da, eninde sonunda özgünlüğünü ve özerkliğini korumayı bilmiştir.