Beri benzer olsan, ben de yanmazdım
Bir telini yad ellere vermezdim
Eşimden ayrılıp deli gezmezdim
Arar gider, ben o yari bulurdum
Esiyor poyraz, kesilmez sazak
Gideceğim yare, yollarım uzak
Önüme kurulmuş demirden tuzak
Kırar gider ben o yari bulurum
Kendisi de bir şair olan, Malatyalı Fahri Kayhan’ın, Sami Özkasap’ın, Şemsi Belli’nin arkadaşı dayım A. Rıza Kargın, bugüne kadar bana asla söylemediği, nedense türkü formunda yazmış olduğum şiirleri okuduktan sonra, belki de kendi kan grubuna ait olduğum kararını vermiş olması nedeniyle babamın da bir sanatçı olduğunu, hatta çok iyi keman çaldığını, sesinin fena olmadığını söylemeseydi keman sesinin bendeki etkisi üzerine fazlaca düşünmeyecektim. Zira küçük yaşta babamı kaybetmiş, müziğe olan ilgisini görememiş, yalnızca Namık Kemal’den, Yahya Kemal Beyatlı’dan okuduğu dizelerle anımsardım onu. Bir gün „Tahmin etmeliydim, göl yerinden su eksik olmaz“ demişti dayım ve devamını getirmişti:
„Baban da keman çalar, iyi söylerdi. Köyde birçok öğrenci yetiştirdikten sonra, 1938 yılında, daha bacımla evlenmeden, keman çalmayı bıraktığını söylerdi. Dönemin birçok ünlülerinden senli benli bir biçimde söz ederdi. İnanmazdım. Malatya’ya geldiği bir gün verilecek bir konserden söz edip, birlikte gitmemizi önerdim. Kimin diye sorduğunda, ‘Tanımazsın, Münir Nurettin Selçuk ve korosu’ dedim. Gülümsedi ve ekledi: ‘Peki Rıza, Kambur Münir’in konserine gidelim’ dediğinde -neye yalan söyleyeyim - öfkemi ve küçümsememi zoraki saklayabildim. Konserin başlama saatinden önce salona gittik. Prova yapan üstat Münir içeri girişimizi fark ettiğinde bizi kısa bir süre süzdükten sonra orkestrayı susturup salonu inleten bir çığlıkla ‘Vay Ali Ağa sen ha!’ deyip kollarını açarak paldır küldür gelip babana sarıldı... Yeğenim, baban da hayata küskün biriydi.“
Sivas halk ozanlarıyla meşhurdur. Alevi köylerinde bağlamasız bir ev bulmak güçtür. 1950’li yıllarda başlayıp 60’lı yıllarda doruğuna ulaşan göçler dolayısıyla sazına ve sesine yaslananlar müzik endüstrisine dahil olup yüzyıllardır sürüp gelmekte olan halk ozanlığı geleneğini yeniden bir mesleğe dönüştürmüş oldular. 3-5 yıl önce köylerden göçüp gitmiş olan birçok kişinin sesini plaklarla yeniden dinleme fırsatı doğmuştu. Kulaktan kulağa söylene gelen Pir Sultan türküler yerini, değişen toplumsal koşullara itiraz eden yeni ozanların sesine bırakmış ve artık onlarla yankılanıyordu kulaklarımız. Daha dün köyünde yoksul bir yaşam süren birçok kişi Ankara’larda, İstanbul’larda çıkarttıkları plakların kapaklarındaki fotoğraflarla gülümsüyor, kenarından kıyısından tutunmaya çalıştıkları kent yaşamlarına dizdikleri eleştirileri bağlamalarının tellerinden sızan nameleriyle bizlere ulaştırıyorlardı. Sadece bu muydu ozanların yaptıkları? Asırlardır süregelen sınıf savaşımının farkında olan ozanlar, toplumsal kavganın temelindeki sömürüyü fark ederek bilinçli ve siyasal bir kimlikle seslerini yükseltiyorlardı.
En popüler olanlarından Aşık Mahzuni Şerif başta olmak üzere, Feyzullah Çınar, İhsani, Yoksuli, Şah Senem, Şah Turna gibi ozanlar resmi ideolojiye meyletmeksizin sokaklara dökülmüş isyanın sebeplerini halka telaffuz ediyorlardı. Diğer yanda ise gelenekten, töreden kopmayan kimi ozanlar terk ettikleri köy yaşamına övgüler dizip bir bilinç sıçraması gerçekleştirememekte direnenler vardı. Konserleri iptal edilen, çıkardığı her plaktan sonra mahpus damlarında ağırlanan Mahzuni’nin bir hedefi işaretleyen parçalarının yanı sıra kentle köy yaşamı arasındaki ayrımı fark edemeyip köyü kente taşımak isteyen Ali Kızıltuğ’un şu parçası dar köylülük ufkunda karşılık buluyordu:
Geçen akşam işten geldim
Sordum avrat komşularda
Bir de geldi kaş göz boya
Dedi herif moda moda
Oysa Mahzuni „Adaletin Bu Mu Dünya?“, „Amerika Katil Katil“ diye sorgulayan, itiraz eden bestelerle çıkıyordu karşımıza. Kulaktan kulağa şu anekdot anlatılıyordu: Hapishanede Mahzuni’yi ziyaret eden ve „Üstat keskin parçalar yapma, damlarda çürüyeceksin’ diyen Kızıltuğ’a „Esas halkımız çürüyor. Ya bunu anlarsın ya da çayda yemliğini yıkamaya devam edersin“ cevabıyla tuttuğu safı bildiriyordu.
Böyle bir zamanda sesini duyurmaya başlamıştı Abdullah Papur (Divriği 1945 - Kangal/Çetinkaya 1988). ‘Tahsildar’ parçasıyla hatırlıyorum onu. Ezilmişliği, sömürüyü, baskıyı ve ne yazık ki, sınıf bilincine ulaşamayan bir köylülük ufkuyla sınırlı bakışla isyan çığlığını ulaştırıyordu bizlere. Kısa sürede hak ettiği ilgiye, sevgiye ulaşan bir ozan oldu. Nedense büyük şehirlere itibar etmedi. Para pul hırsıyla kararmadı gözleri. Ağıtlarıyla, uzun havalarıyla, protestolarıyla doğrularını haykıran bir ozandı o. Yükselen toplumsal muhalefetin bölgesindeki diliydi.
Talihsiz bir trafik kazasında yaşama veda etti. Çetinkaya’dan çıkıp köyüne İğdeli’ye giderken yolda bulmuştu onu ölüm. Bugün bile kaset satışlarının rekor bir sınıra ulaştığı iddia edilen en popüler sanatçıların 5-10 kat fazla bir dinleyici kitlesine sahiptir. Sivas, Malatya, Mersin, Adana gibi illerin dışında kuzey ve güney Kürdistan’ın bütün illerinde onun kasetlerinin ulaşmadığı bir köyden söz etmek mümkün değildir. 2000’li yılların başında ‘Anadolu Müzik’ firması, Abdullah Papur’un bütün çalışmalarını arşiv serisi olarak yeniden piyasaya sunacağını açıklamıştı ve bir albümünü de çıkardı. Bu geç kalınmış, keder verici ancak hala köyde yaşayan ailesine maddi katkı sağlayacağını umduğum bir girişim. Yukarıda andığımız bölgelerde Papur’un albümlerinin yüz binlerce korsan kopyası zaten satılıyor. Hatta belki de adı geçen firmanın ulaşamayacağı kimi Kürtçe parçaların kaydedildiği albümleri küçük kasaba kasetçilerinde çoğaltılıp satılıyor.
Bağlamasıyla dile dökerdi derdini Abdullah Papur. Albümlerinde hep bir keman eşlik ederdi bağlamasına. Belki de bu yüzdendir babam deyince kemanı anımsamam ve ona en çok Papur’un sesiyle anmam. Uzun saçlı olduğum fakülteli yıllarımda rock ve jazz müziğine hayranlığımı bilen Karani mahlasıyla albüm çıkaran Hüseyin Kara, Papur’a olan ilgimi bir türlü gözünde yeniden ürettiği imgeme yakıştıramıyordu. Bir Kuzey Avrupa ülkesinin ülkemizde görev yapan kültür ataşesinin, aynı konsoloslukta çalışan, Hüseyin Kara’nın bir arkadaşına Papur’u köyünde ziyaret etme isteğini bildirdiğinde birlikte gitmemizi önermişti. Anımsayamadığım nedenlerden dolayı gidemedim. Yıllar sonra Divriği Yolu üzerindeki mezarı başında, kulağımda dinmeyen bir keman sesiyle Papur’a, sevilen ezgilerini birlikte seslenme imkanı bulabildim.
‘Bulut kat kat olmuş günün önüne’
Şimdi, ne zaman bir keman sesi duysam önce bir Papur ezgisiyle doluyor kulaklarım. Ancak ondan sonra dönebiliyorum çalınan her neyse, Vivaldi ya da Paganini’ye.