Ayaktayım. Masada bir gazete. Gazetede bir fotoğraf, öylece durduruyor. Sonra bir bakıyorum, doluyor gözlerim. Bir bakıyorum, kendiliğinden taşıyor. Islanıyor ışığım. Parlak aynamda birbirine döneniyor maviyle sonsuzluk. Çerçeveye sığmayan, fotoğraftan taşan gözler ve onun bakışıyla doluyorum. Bakıyorum ve şimdi sonsuzluk yakında. Bir uzağın ardındaki uzaktan bakıyor bana. Ben de bakıyorum, göz hakkımdır bu ve birden fark ediyorum gözlerimi.

Hiç görmedim, benim için fotoğraflardan taştı hep. Hep en yakınımdaki en uzak, hep hasret, hep özlem, hep imkansız vuslat, hep... Fotoğraflarla yakındı yeni ufuklar, yeni sabahlar, yeni aydınlıklarla gelendi. Hakikatle yakın, hakikatle uzak, hep hakikatti. Şimdi bana bakıyor büyük, şimdi bana bakıyor derin, şimdi bana bakıyor parmak kalınlığındaki kaşları altında, bir inci avcısının en derinine dalsa ulaşamayacağı gözleriyle...
Fotoğraf flu, gözlerim buğulu, öylece kalakalıyorum.
Kalakalıyorum; çelik gibi sert ve kadife kadar yumuşak bu bakışın önünde kımıldamak olası değil. Biliyorum, o bütün bir halkın gözleriyle bakıyor. İki gözden bir milyon kere bakıyor. Bir bakmakla “esaret yok” diyor. Bir bakmakla “özgürlük evrenin amacıdır” diyor. Bir bakmakla “bir insanı değiştirebilirim” diyor. Onun karşısında sığınılacak hiçbir yer yok. İşte bakıyor; kuşandığım zırhları bir kurşun gibi delip geçiyor. İşte bakıyor, yüreğime dokunuyor. İşte bakıyor, iyi insan olmak ne güzel!
Ne güzel, fotoğraftan gür bir ışık parlıyor ve belli belirsiz bir gülümseme kımıldıyor. Ne güzel gülümseme, bütün yüze yayılmış. Ve orada iyilikle dolu eskinin güneşinden gelme bir pırıltı ışıldıyor. Bir ışık gibi gölü gibi sade ve derin. Kaynağı beyni olan bir gümüş nehir o göle akıyor ve bakışları gölden taşan duru su sanki. Bir halkın bütün duyguları bu durulukta dile geliyor. Ne güzel, o güldüğünde bir halk gülüyor. Ben gözlerimi siliyorum çıkartarak mendilimi. Ne güzel, o baktığında bir halk bakıyor. O bakıyorken ben iki gözden bir milyon kere çoğalıyorum. Hiç görmedim. Hep özlem kaldım.
Benim için fotoğraflardan taştı hep. Zemheri tutsaklığıma ısı veren soylu güneş oldu hep. Kendi içinin ışığından gelendi. Bir sıcaklıkla parlayandı hep. Alnının altında en iyi, en güzel konuşan gözlerle geldi, duygunun bütün dillerini söyleyendi hep. İşte konuşuyor benimle. Bana bakan bu gözlerin içinde güneşin yüz tane gözü daha var. Halkın ona ‘Güneş‘ demesi ne güzel!
O çağımızın en gür ışıklı, en berrak, en belirgin yaratıcı evrenini kendinden yansıtıyor. Bana bakıyor ve “bu gözlerden bakmanın her biçimi görmektir” diyor. “Yeryüzünün bütün ufuklarını görüş alanıma alabilirim” diyor. “Hakikatin doruk noktalarında bir meşale gibi parlayabilir ve ufukları dar bir deryanın küçük bir adasında, geçitsiz bir yalnızlık ortasında insanlığa yeterinde ışık, ısı ve özgürlük müjdeleyebilirim” diyor.
Bu gözler insanlığı mutlu etmek için doğdu.
“Daha fazla ışık” demişti şair. Daha fazla ışıktır, önümdeki fotoğraftan taşan gözlerden.
Ayaktayım. Masada bir gazete. Gazetede bir fotoğraf. Öylece durduruyor beni. Bir bakıyorum, doluyor gözlerim. Bir bakıyorum, kendiliğinden eğiliyor başım. Bir bakıyorum, bu donuk yaşam parçasından bir gümüş nehir taşıyor. Bir bakıyorum gözlerimi fark ediyorum.
*Bolu F Tipi Cezaevi