Avrupa’da, özellikle 1990’lı yıllardan beri Think Tank kuruluşları politika oluşturma, şekillendirme ve meşrulaştırma rolünü üstleniyor. Normal koşullarda şeffaf ve meşru zeminlerde yürütülmesi gereken tartışmalar, önceden bu kuruluşlarca yürütüldüğünde, demokratik işleyişler de çokça çiğnenebiliyor. Bu “ajanslardan” birine daha yakından bakalım.
Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (EUISS), Paris merkezli olup AB ile organik bağ içinde olmasına rağmen, kendi ifadelerine göre “özerk ve tümüyle entelektüel özgürlük” ile çalışan bir kuruluş. AB’nin güvenlik politikası ve ortak dış politika konseptleri burada oluşturulup, lobi yoluyla ilerletiliyor. Bu alanla ilgili stratejik tartışmalar ve konseptler sadece AB’ye yönelik değil, aynı zamanda Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu için de yürütülüyor.
EUISS’nin çalışmaları, AB üye devletlerinden oldukça yüksek ödemelerle finanse ediliyor. Üye devletler ayrıca belirli projelere özel bütçeler sağlıyor. Hem Almanya’nın hem de onu temsil eden Berlin merkezli Bilim ve Siyaset Vakfı (SWP) enstitü içinde - Alman finans gücü doğrultusunda - merkezi bir rol oynuyor.
EUISS’nin stratejik belgeleri, askeri ve güvenlik politikası fanatiklerinin korku kabinesinden risaleler gibi okunuyor. Bu belgelerde AB’nin doğu genişlemesi, Kafkasya, Türkiye ve Ortadoğu’ya ilişkin jeostratejik çıkarlar, Avrupa jandarma birliklerini inşa etme gerekliliği, AB’nin askeri kolunun yeniden yapılandırılması, bütün dünyaya İyi Yönetişim (Good Governance) ve farklı konulardan söz ediliyor.
Bunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim. EUISS’nin son belgelerinden biri, “2020’de Avrupa Savunma Planları“ (What ambitions in European defense in 2020) başlığını taşıyor. Önsözü NATO eski Genel Sekreteri ve AB Bakanlar Konseyi eski Genel Sekreteri Javier Solana tarafından yazılan bu rapor, hayli ilginç ifadeler içeriyor. Öncelikle Avrupa Birliği’nin, kıtanın güneyinden gelen yoksulluk mültecilerin göçüne karşı korunması gerektiği vurgulanıyor. Bunun için askeri operasyonların da genişletilmesi gerektiğini savunan rapor, ardından sömürgeci bir zihniyetle boyunduruk altına alınmak istenen bölgelerdeki direnişi bastırmak için hangi adımların atılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Bu belgeye göre “küresel sınıflı toplumun” istikrara kavuşturulması için “bütün yoğun mücadele araçları“ devreye konulmalı. AB Savunma Ajansı’nın Almanya temsilcisi, bunun için gereken askeri teçhizatı şöyle açıklıyor: “Gelişmekte olan ülkelerde ayaklanmalara karşı mücadele için savaş uçak filosunun oluşturulması, dünya denizlerinin topyekûn izlenmesi için yeni adımların atılması, insansız hava araçlarının kullanılması.”

Yugoslavya savaşı ve ardından gelen politikalar
Enstitü raporunda, gelecekte savaşların devletler arasında değil, “dünya toplumunun eşit olmayan sosyoekonomik sınıfları” arasında yürütüleceğini belirtiyor. Bu “hiyerarşik sınıflı toplumun” bir tarafında, çokuluslu çalışan şirketler, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) devletleri ve Hindistan, Çin ile Brezilya’dan oluşan metropoliten bir “elit” duruyor. Bu üç ülke ile araçsal bir işbirliği hedefleniyor. “Hiyerarşik sınıflı toplumun” öbür tarafında ise dünya çapındaki yoksul nüfus ve onların “örgütleri” yer alıyor. Enstitü, küresel ekonomi sisteminin çöküşünün engellenmesi için insanlığın “dipteki milyarına” karşı “yüksek yoğunluklu savaş yöntemlerin tümünü” kullanma çağrısı yapıyor.
EUISS’ye göre dünya nüfusu içinde yoksulluk ve perspektifsizlik ile karşı karşıya olanların oranı daha da yükselecektir. Ancak bu belirleme yapılırken, bu insanların ister hareketler içinde ister dayanışma ağları, insan hak veya hukuk kuruluşlarında siyasi olarak örgütlenmesinden duyulan korku ifade ediliyor. Bundan dolayı söz konusu uygulamalara başvurulması kaçınılmaz. Bunun dışında küresel kuzeyin zengin ülkelerinin, güneydeki yoksulluk bölgelerindeki doğal kaynaklarının istenmeyen ulaşıma karşı askeri yollardan korunması isteniyor. Araştırmada petrol ve gaz kaynaklarından söz edilmezse de bunlar da kastediliyor.
EUISS’nin “İyi Yönetişim”den (Good Governance) ve dış politika hakkında neler düşündüğünü, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya ilişkin değerlendirmelerinden anlaşılıyor. Zira Yugoslavya savaşı, onun ardından gelen - izlenen politikalar ve Gürcistan ile Ukrayna’daki “renk devrimleri”, demokratikleşme ve istikrarlaşma için örnek modeller olarak ifade ediliyor. İnsan hak ihlalleri, devletlerin bağımsızlığının çiğnenmesi, askeri çatışmalarda sivil kayıplar bu bağlamda gerekli diye hesaba katılıyor.
Demokratik meşruluğa sahip hükümetlerin tanınmaması ve kolayca kullanılabilecek karşı hareketlerin desteklenip meşru temsilci ilan edilmesi de EUISS tarafından oluşturulan Avrupa dış politikasının deposunda yer alıyor. Ajans, sömürgeci politikalarını kendi internet sitesinde ilginç bir retorik ile maskelemeye çalışıyor. Sitesinde örneğin şu gibi kavramlar kullanılıyor: bazı bölgelerdeki “kısa ve uzun vadeli görevler”, “çok uluslu düşünce ve eylem”, “insani kriz ve müdahaleler”, “barış inşası süreçleri”, “doğal kaynakların idaresi”, “entegrasyon” ve “Koruma Sorumluluğu”. Strateji ile ilgili belgelerse ise, örneğin “AB Dış Politikası İçin Strateji” veya “Avrupalılar NATO’dan ne istiyor” başlıklı araştırmalarda daha açık ifadelere yer veriliyor.

‘İsyancıların’ şiddetinden tek kelime söz edilmiyor
Avrupa’nın karşı karşıya olduğu “görevlerin” karşılanması için gereken yasal ve polis önlemleri Europol ve Frontex işbirliği içinde “Eurojust” isimli ajans tarafından belirleniyor. Europol ve Frontex’in çalışmaları az çok bilinirken, Eurojust ve EUISS’nin çok şeffaf çalıştığı söylenemez. Eurojust 2002 yılında kuruldu. Kendi tanıtımına bakılırsa, sınırları aşan ve örgütlü suçla mücadelede AB üye devletlerinin sorumlu kurumları arasındaki koordinasyonu sağlıyor.
Eurojust News’ın Ekim 2009 tarihli ilk sayısında AB’nin güvenlik mimarları “Anti Terör Timi”ni (Counter Terrorism Team - CT) terörle mücadelenin motoru olarak tanımlıyor. Bu tim, internetteki “sanal terörizm” ile mücadele yanı sıra terörizmle suçlananların finansmanını bloke etmekle görevli. Eurojust, kuruluşundan bu yana AB zemininde bu bağlamda yasaların çıkmasını sağlamakla övünüyor. Söz konusu terör örgütleri, “İslamcı terör” yanı sıra başta PKK, ETA, LTTE ve Tamil Kaplanları.
EUISS tarafından verilen direktifler temelinde, “dipteki milyarın” çıkarlarını temsil eden, örneğin PKK gibi örgüt ve gruplar terörist diye damgalanıp, askeri alanda (ya bölgesel ya da NATO orduları çerçevesinde) ve aynı zamanda AB Terör Örgütleri Listesi, Eurojust’un konseptleri kapsamında ulusal adli araçlarca takibe alınıyor. Almanya’daki 129 b maddesi ve en son da Dış Ekonomi Yasası’nın 34. maddesini “terörle mücadelenin” aracı haline getirme girişimi bunun için örnek.
EUISS’nin Suriye’ye ilişkin yaklaşımını öğrenmek için “Düşünceden deneyime - Suriye ve Koruma Sorumluluğu” başlıklı metin yeterli bilgi sunuyor. Askeri çatışmaların ve öldürülen sivillerle ilgili bütün sorumluluk Esad rejimine yüklenirken, “isyancıların” şiddetinden tek kelime söz edilmiyor. Metnin yazarı olan Alman Ekkehard Strauss, uluslararası devletler topluluğunun şimdiye kadar rejimin işlediği büyük suçları ve kendi insanlarına karşı saldırıları engelleme imkanına sahip olmadığını belirtiyor.
“Koruma Sorumluluğu” hiç de iyi bir anlama sahip olmayıp, 2005’ten beri askeri müdahalelerin meşrulaştırılması için kullanılıyor. Strauss’a göre “Esad hükümeti savaş dehşetini durduramıyorsa uluslararası devletler topluluğu bunu yapmalı”. EUISS’nin sitesinde yayınlanan açıklamanın ilk sayfasında şu ifadelere de yer veriliyor: “Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Suriye Ordusu, silahlı isyancılar ve eylemlere karşı olan diğer muhalif gruplarla insanların, sivil toplumun korunması için atılacak adımları belirlemek üzere bir araya gelmesinin zamanı gelmiştir. Suriye hükümeti bu hümaniter süreçte yer almazsa, o zaman bu gibi aktiviteler ile Güvenlik Konseyi’nin askeri adımlar için karar vermesinin önü açılmalı.” Devletin bağımsızlığı büyük ölçüde görülmezden geliniyor.
EUISS bu yaklaşıma “koruma sorumluluğu” diyor olabilir. Ama objektif olarak bakıldığında, darbe çağrısı yapılıyor, bu darbenin destekleneceği bildiriliyor.

Başka bir örnek: Bilim ve Siyaset Vakfı (SWP)

Uluslararası Siyaset ve Güvenlik Enstitüsü (SWP), Federal hükümetleri on yıllardan beri dış politika konusunda belirleyici bir şekilde etkileyen bir Think Tank kuruluşu. Guido Steinbach, “Yeni Kürt Sorunu: Irak Kürdistanı ve Komşuları” başlıklı araştırmada Ortadoğu bölgesini ve Irak, İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürtleri çoğunlukla araçsal değerlendiriyor. Merkezi tezlerinden biri de, “Bu bölgedeki gelişmeler Alman ve Avrupa politikası için, Irak’ın AB’nin en önemli ve büyük adayı olan Türkiye’ye komşu olmasından ötürü özellikle önem arz ediyor.”
Steinbach, Türkiye’deki Kürt sorununa ilişkin ise şöyle saçmalıyor: “Türk hükümetinin Kürt sorununu yumuşatmak için gösterdiği bütün çabalara rağmen ordu ile PKK arasındaki çatışmalar kızışıyor. Ülkenin batısındaki büyük şehirler de saldırı hedefi oluyor.” PKK burada hem şeytanlaştırılıyor hem de terörizmle suçlanıyor. Steinbach, Türkiye’nin batısındaki bütün şehirlere PKK tarafından saldırılar gerçekleştirildiği izlenimini uyandırıyor. Bütün aktörler arasındaki bir diyaloğa dayalı çözüm imkanını çok bilinçli olarak görmezden geliyor.
Vardığı sonuç ise şöyle: “Irak’ın istikrarı ve toprak bütünlüğü, Almanya’nın ve Avrupa’nın çıkarınadır. Aynısı bütün bölge için geçerlidir. Iraklı Kürtler ve merkezi hükümet arasındaki çelişkiler büyür ve komşu devletler müdahale ederse, her iki husus tehlikeye girebilir. (...) Ayrıca Irak, Almanya ve Avrupa için ekonomik açıdan giderek daha çok önem teşkil ediyor. Hem Almanya hem de Avrupa, ülkedeki enerji kaynaklarına erişmeyi amaçlıyor. Bu şekilde Nabucco boru hattı her şeye rağmen kar getirecek şekilde işletilebilir. Irak ayrıca Alman ürünler için potansiyel bir pazar oluşturuyor. Alman firmalar ülkenin yeniden inşasına katılarak, İran’daki işlerde çıkan zararı kapatabilir. Ama Alman çıkarlar yeterli düzeyde Alman politikasında yansımasını bulmuyor.” Araştırmaya göre, “Almanya örneğin daha kararlı bir şekilde PKK’nin buradaki yapılarına karşı mücadele edip, Ankara’nın bu talebini karşılamalı“, çünkü “Türkiye, tam da bu üretim bölgesinde gaz ve petrol için enerji döner levhası olmak üzere.”
Bu raporla eşzamanlı olarak Federal Mahkeme, Kürt siyasetçilerin 129 b maddesi ile (“Terörist bir örgütün yurtdışında desteklenmesi) yargılanmasının önünü açtı.
SWP, Suriye konusunda da şiddeti savunuyor. Vakfın Güvenlik Politikası Birim Sözcüsü Markus Kaim, birçok söyleşide Yugoslavya-Kosova senaryonun tekrarlanması yöndeki “harekete geçme baskısının” yükseldiğini söyledi: “Batı, Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan da ağırlaşan insani durumlar nedeniyle askeri olarak harekete geçebilir.”
Kızışma oranına göre askeri aktiviteler için birden fazla seçenek var. Mesela silahlı rejim karşıtlarını eğitim ve silah donanımı ile destekleyip, askeri alt yapıya dönük sabotajlarla Suriye ordusu güçlerinin zayıflatılması için özel kuvvetlerin gizlice ülkeye gönderilmesi bir seçenek olarak düşünülebilirmiş. Zira bir süreden beri İngiliz ve Fransız özel güçlerin Suriye’de bulunup, Katar’dan askerlerle birlikte Özgür Suriye Ordusunu desteklediği yönde haberler geliyor. Yine Kaim’e göre sorunun kızışması isteniyorsa “Suriye topraklarında ayrıca güvenlik bölgeleri oluşturulabilir”. Bunlarla mültecilerin Suriye hükümetinin saldırılarına karşı korunduğu beyan edilebilirmiş. Gerçekte ise bu bölgeler işgal anlamını taşır. Kaim ayrıca bölgedeki Sünni güçlerin daha fazla desteklenmesi gerektiğini sözlerine ekliyor.
SWP, Özgür Suriye Ordusu için tampon bölgelerin oluşturulabileceğini öneriyor. Bu şekilde, şimdiye kadar dağınık bir şekilde savaşan milislerin birleşmesi, “Batının” güçleri tarafından eğitilip silahlandırılması mümkün olabilirmiş. Söz konusu tampon bölgeleri böylece “Şam’da hedeflenen rejim değişikliğinin askeri zeminini” oluşturabilirmiş. Çünkü bu rejim değişim planı mevcut durumda sadece siyasal alanda, “resmi askeri tarafgirlik olmadan” ilerletiliyor. Bu şekilde ayrıca Suriye devlet güçlerine silah tedariğinin önüne geçilebilirmiş. Fakat bu ise “hava, deniz ve sınır sahasında keşif için çok sayıda gücün görevlendirilmesini” gerektirirmiş. Bu durumda da temel silah ihracatçıları olan Rusya ve İran ile “sert bir karşılaşma” kaçınılmaz olabilirmiş. İnsan bu değerlendirmeleri okuduğunda ister istemez kendine “bu adam ve bu vakıf şu an ideolojik olarak üçüncü dünya savaşı hazırlığında mı?” sorusunu kendine soruyor.
SWP’nin güvenlik politikasından sorumlu müdürü devamla “Almanya’nın Euro krizindeki rolü, devletin Avrupa’da liderliğe hazır olup olmadığı sorusunu da gündeme getirdi. Fakat bu liderlik sadece Avrupa ile sınırlı olmaz” diyor. Almanya’nın liderliği Suriye konusunda da tartışılmalıymış.
 
Bundan sonra ne olacak?
Uzun bir süre boyu Avrupa’ya mal edilen pozitif hususlar - insan hakları, uluslararası hukuk ilkeleri, insani ve demokratik değerler - yağmalanıp, aradan geçen süre içinde yanıltıcı bir görünüşe dönüştü. Ki söz konusu bu değerler ataerkil-kapitalist bir toplum düzeni ile çelişiyor da.
Enstitülerin stratejileri ile özetlemeye çalıştığım ve hem Alman hem de Avrupa güvenlik ve dış politikasının temel yönünü özetleyen bu stratejileri Suriye’ye uyarladığımızda, AB’nin, bir darbe ile rejimi devirmeyi çalışan “isyancıları” neden desteklediği açıklık kazanıyor. AB de Suriye’de, halkın ihtiyaçları ve demokratik örgütlenmesine karşı kendi çıkarları doğrultusunda askeri bir çözümü esas alıyor. Bölgedeki son uysal olmayan devletlerin yerine istikrarlı olmayan yapıların getirilmesi hedefleniyor. Bu yapıların ise uysal hükümetler veya çok büyük rekabet içinde olan gruplarca yönlendirilmesi amaçlanıyor. AB ve ABD stratejistlerinin önemsediği bir diğer nokta ise, fazla büyük bir bağımsızlık, öz irade ve istikrarın oluşmaması ve özellikle de özgürlükçü veya sol güçlerin toplumsal çoğunlukları örgütlememesi.
Ataerkil-kapitalist devletlerin, gerek içeride gerekse de dış politikada şiddet biçimli sorun çözme pratiklerine eğilimli olduğu görülüyor. Bu unsurlar birbirine bağlı, çünkü bir yanda iktidar ve kârın güvence altına alınmasına hizmet ettikleri gibi, en ufak muhalefeti ve etkili karşı diskurları ezmeyi amaçlıyorlar. Almanya’daki medyanın giderek daha fazla aynılaşması da bu çerçevede değerlendirilmeli.
Ve bu bağlamda AKP’nin neden bölgenin “en iyi” rol modeli olarak görüldüğü de anlaşılır. Zira sözde modern ve ılımlı bir İslamcı güç tarafından gerçekleştirilen demokratik görünümlü reformların propagandası iyi yapılır. Erdoğan rejiminin gerçekse ise her türlü yöntem ile ve acımasızca büyük güçlerin de çıkarları doğrultusunda pazarları açması ve etkili sol ve demokratik muhalefeti bastırması, işin asıl hesabı. Bu tarz bir hükümetin Suriye’de, ardından da İran’da oturtulması amaçlanıyor. Bunu yaparken, Büyük Ortadoğu Projesi’nde de öngörüldüğü gibi dini, etnik ve klan sınırlarından kendi amaçları doğrultusunda faydalanıp, bunların daha da derinleştirilmesi hedefleniyor. Aynısı şu anda Suriye’de de yapılmak isteniyor ve sorunun anlaşılması için dikkate alınmalı.
Peki başka bir politika mümkün mü? Elbette mümkün. Ama bunun için halkın demokratik karar verme süreçlerine dahil edilmesi için mücadele eden önemli hareketler, egemen güçleri insan hakları ve uluslararası hukuk normlara uymasını sağlamalı. Bunun da ötesinde sistemlerin kendisi - örneğin Güney Amerika’nın bazı parçalarında, Güney Afrika’da veya Demokratik Özerklik çerçevesinde olduğu gibi - değiştirilmeli. Bu nedenle Almanya’da ve Avrupa’da da AB’nin kolonyal politikasına karşı toplumsal sorgulamayı çok daha güçlü bir şekilde yürütmek, insan hakları ve yerele dayalı bir demokrasi için mücadele etmek gerektiğini düşünüyorum. Demokratik bir değişim Suriye için de mümkün. Batı Kürdistan’daki demokratik örgütlenmeler çerçevesinde sağlanan pozitif gelişmeler bunu gösteriyor.
Büyük güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda kendi plan ve iktidar yapılarını dayatmak için Suriye, Türkiye ve bütün Ortadoğu’daki toplumsal realiteleri görmezlikten gelmesi, uzun vadede korkunç sonuçlara yol açıp, istikrarı bozar. Halkların lehine olacak barış ve demokratikleşme süreçleri ile toplumsal dönüşümler, ancak iç dinamiklere saygı, bütün taraflar arasında diyalog ve realitelerin tanınması temelinde olabilir.  Almanca’dan çeviri: Meral ÇİÇEK


MARTIN DOLZER


Kaynakça:
http://www.iss.europa.eu/publications/detail/article/from-idea-to-experience-syria-and-the-responsibility-to-protect/
http://www.ag-friedensforschung.de/regionen/Libyen/tote.html
http://www.sueddeutsche.de/politik/proteste-in-der-arabischen-welt-die-umsturz-gmbh-1.1061251
http://de.wikipedia.org/wiki/Otpor
http://www.ag-friedensforschung.de/regionen/Syrien/teilung.html
http://www.nrhz.de/flyer/beitrag.php?id=17696
EUISSaraştırmaları: 
http://www.iss.europa.eu/
http://www.iss.europa.eu/publications/detail/article/perspektiven-fuer-die-europaeische-verteidigung-2020
http://www.nrhz.de/flyer/beitrag.php?id=14203
Eurojust News, Issue No. 1 – October 2009,  http://europa.eu/agencies/pol_agencies/eurojust/index_de.htm
Markus Kaim: Eingreifen in Syrien? zeitschrift-ip.dgap.org 30.03.2012