Berlin, Brüksel, Ankara hattında gerilim giderek tırmanıyor. Bu gerilimlerin nedeni Ankara’da 15 yıllık iktidarı ile yeni bir rejim oturtmaya çalışan mevcut iktidarın politikalarıdır. Oysa AB, 1999 Helsinki Zirvesinde Ankara için rotayı çizmişti... AB’ye girmek isteyen aday ülkeler “Kopenhag Siyasi Kriterleri” olarak bilinen;

1. İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,

2. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,

3. İnsan haklarına saygı,

4. Azınlıkların korunması,

5. gibi bu ilkeler, öncelikli ev ödevi olarak Türkiye’nin önüne konulmuştu. Bu alanlarda gerekli reformları tamamlayan ülkeler ancak AB üyesi olarak kabul edilebileceklerdi.

6. 15 yıllık AKP iktidarı, Türkiye demokrasi güçlerinin, büyük mücadeleler ve bedellerle kazanılan demokratik kazanımlarını ortadan kaldırdı. 15 Temmuz Darbe girişimi bahanesi ile demokrasi rafa kaldırıldı.

Hukuk devleti ortadan kaldırıldı. Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı erki 16 Nisan’da yapılan, meşruluğu tartışılan referandum ile yok edildi. Yurttaşların adalet beklentisi adeta bir karabasana dönüştürüldü. Hiç kimsenin adil yargılanma ve savunma hakkına saygı duyulmuyor. Hukukun en önemli kuralı olan “masumiyet karinesi” işlemez durumda.

İnsan hakları ayaklar altında. 90’lı yılları aratmayacak yoğun ve sistematik hak ihlalleri hergün işleniyor. İnsan hakları savunucuları tutuklanıyor. İnsan Hakları örgütleri çalışamaz hale getiriliyor. Dünyanın en saygın insan hakları kuruluşu olan Af Örgütü açıkça suçlanıyor.

Daha geçen aylarda Süryani-Asuri halkının ibadethanelerine, topraklarına el koydular. Azınlık haklarına saygıdan nasıl söz edebiliriz ki…

Bütün bunlar olup biterken Berlin ve Brüksel hattında yaşanan krizin nedenlerini başka yerde aramak saflık olur. Ankara’nın AB ve batı ile derin bir değerler ve ideolojik kopuş ve çatışma içinde olduğu gerçeğini görmemiz gerekiyor. Görünürdeki kriz gerekçek durumu anlamamıza yetmiyor. Kriz daha büyük ve bu çatlak giderek derinleşiyor.

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) Yüksek Düzeyli Siyasi Diyalog Toplantısı için Brüksel’de bulunan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB Bakanı ve Baş Müzakereci Ömer Çelikin ses tonları, yüz ifadeleri ve verdikleri mesajlar bu gerçeği teyid edecek nitelikte.

Berlin’den yükselen sert açıklamaların yarattığı kaygıyla Brüksel’e koşan bakanlar elbette bu seferde istediklerini aldıklarını söyleyemeyiz. Brüksel’in uyarıları son derece net. Kopenhag Siyasi Kriterlerinin altı bir kez daha kalın çiziliyor.

Brüksel toplantısı AB ile yaşanan gerilimin düşürülmesi beklentisini boşa çıkardı. Eğer bir ilerleme sağlansaydı belki Berlin ile yaşanan krizin çözümü de daha kolay olacaktı. Türkiye’nin beklentisi esas olarak buydu. Nitekim AB bu konuda renk vermedi. Çözümün adresi olarakta Berlin’i işaret ettiler.  Ortak basın toplantısında, kameralar önündeki sert ifadeler bir anlam ifade etmiyor. Bu toplantıda açığa çıkan tek sonuç, AB’nin diyalog için kapıyı açık tutmasıdır. 

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’ni, „Ankara ile diyalog kanallarını açık tutmamız önemli. Türkiye hala açıkça birliğe aday bir ülkedir. Bazı meslektaşlarımızın çoğu kırmızı çizgilere odaklanmak istiyor. Ben ise ortak yanlarımıza odaklanmayı tercih ediyorum“ diyerek AB’nin “açık kapı” politikasını incelikle ortaya koyuyor.

Buradaki mesaj açık; Türkiye için demokrasiye dönüş hala mümkün. AB Türkiye demokrasi güçlerine desteğini bu yolla vermiş oluyor. Türkiye’nin AB’ye aday ülke statüsünün teyidi ve kimi mali yardımların sürdürülmesini böyle okumak gerek diye düşünüyorum. AB Türkiye ile ipleri koparmak istemiyor. Bunun nedeni 16 Nisan’da açığa çıkan diri demokratik muhalefet.

Ankara’nın, Berlin-Brüksel hattında sürdürdüğü yüksek gerilimli siyasetin kurbanları Kürtler, demokratik muhalefet, basın ve insan hakları savunucuları olduklarını söylersek abartı olmaz.

Eğer AB de tıpkı Ankara’nın yaptığı gibi, demokratik değerleri ve insan haklarını bir pazarlık kozu olarak masaya sürerse, bunun kaybedenleri hiç kuşkusuz demokrasi güçleri olacaktır. Bu nedenle AB, siyasi, ekonomik ve diplomatik mekanizmalarını, Türkiye’nin yeniden demokrasiye dönüşü için seferber etmelidir. Aksi takdirde çıkar odaklı ilişkilerin Türkiye demokrasi güçlerinin aleyhine olacaklarını bilmeleri gerekiyor.

Berlin ya da Brüksel kısa vadede kimi gelişmeler sağlayabilirler ancak bu, gerilim ve krizlerin daha da derinleştirilmesinden başka işe yaramaz.