• Seçim sonuçlarının en önemli nedenlerinden biri, İran savaşının Amerikan kamuoyunda yarattığı rahatsızlık olarak görülüyor. Trump, 2024’te seçmene Amerika’yı uzak coğrafyalardaki savaşlardan çıkarma, ülkenin kaynaklarını kendi vatandaşlarının refahına yöneltme vaadiyle seslenmişti.
  • Trump’ın zayıflamasını Türkiye-ABD ilişkilerinde bir kopuş olarak görmemek gerekir. Liderler arasındaki kişisel ilişkinin etkisinin azalması ile birlikte kurumsal ilişkiler önem kazanıyor. Türkiye’nin dış politikasını yalnızca iki lider arasındaki yakınlığa dayandırmasının riskleri tam da bu noktada ortaya çıkıyor.
  • Ortadoğu’dan uzaklaşma arayışı Trump’a özgü değil, uzun süredir ABD’nin stratejisinin özünü oluşturuyor. Washington, askeri yükünü azaltarak kaynaklarını önceliklere yöneltmek ve güvenlik sorumluluğunu bölgesel aktörlere bırakmak istiyor. Türkiye bundan kendi bölgesel etkisini artırma fırsatına dönüştürebilir.
  • İran’la çatışmanın genişlemesi; enerji fiyatları, ticaret yolları, sınır güvenliği, Suriye ve Irak’taki dengeler gibi konularda Türkiye’yi hem Washington hem de Tahran karşısında zor tercihlerle karşı karşıya bırakırken, sertleşen ABD-İsrail politikasına karşı Ankara'nın kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumasını zorlaştırabilir.

BAHAR AVJÎN

Demokratların 2026 ara seçimlerinde hem Temsilciler Meclisi’ni hem de Senato’yu kazanması, seçim gecesi öngörülen “mavi dalga”dan daha güçlü bir siyasi sonuç ortaya çıkardı. Kesinleşen yarışlara göre Demokratlar Senato’da Cumhuriyetçilerin elindeki yedi sandalyeyi devralarak en az 54’e 44’lük bir çoğunluğa ulaştı. Mississippi ve Alaska’daki sonuçlar ise henüz kesinleşmedi; bu iki yarışın da Demokratların lehine sonuçlanması hâlinde çoğunluk 56’ya 44’e çıkabilir. Temsilciler Meclisi’nde de Demokratlar en az 30 sandalye kazanarak çoğunluğu ele geçirdi. Böylece Trump, ikinci döneminin kalan iki yılını Kongre’nin her iki kanadının da muhalefet kontrolünde olduğu bir siyasi ortamda geçirmek zorunda kalacak.

Sonucun sembolik ağırlığı, Demokratların yalnızca seçimin iki parti arasında çekişmeli geçtiği eyaletlerde değil, Cumhuriyetçilerin uzun süredir güçlü olduğu bölgelerde de kazanmasından kaynaklanıyor. Teksas’ta 1988’den bu yana ilk kez Demokrat bir senatör seçilmesi, Kansas’ta ise Büyük Buhran’dan bu yana ilk kez Demokratların Senato koltuğu kazanması, değişimin boyutunu gösteriyor. Iowa, Ohio, Maine, Kuzey Carolina ve Güney Carolina’daki kazanımlar da bu tablonun parçası. Üstelik Güney Carolina gibi 2024 başkanlık seçiminde Trump’ın açık farkla kazandığı bir eyalette Cumhuriyetçilerin yenilmesi, sonucu birkaç kritik yarışın tesadüfi toplamı olmaktan çıkarıyor.

Trump’ın seçim sonrasındaki ilk açıklamaları, yenilginin siyasi ağırlığını kabul etmekle birlikte sorumluluğu üstlenmekten kaçındığını gösterdi. Demokratlarla çalışabileceğini söyledi; ancak onların “yıkıcı” davranması hâlinde veto yetkisini kullanacağını da hatırlattı. İran savaşının Cumhuriyetçilerin kaybında rol oynadığını kabul etti, fakat savaşı başlatma kararını savunmayı sürdürdü: Aynı koşullarda yeniden olsa yine aynı kararı vereceğini söyledi. Başkan Yardımcısı JD Vance ise çok daha doğrudan konuştu. Yenilginin temel nedeninin İran savaşı olduğunu belirterek, bu savaşın Senato çoğunluğunu kaybetmeye değip değmediğinin tartışılması gerektiğini savundu. Vance’in açıklaması, Cumhuriyetçi Parti içinde Trump’ın dış politika tercihleri ve 2028’deki liderlik mücadelesi bakımından önemli bir ayrışmanın işareti.

Trump'ın İran savaşı: İç siyasi fatura

Seçim sonuçlarının en önemli nedenlerinden biri, İran savaşının Amerikan kamuoyunda yarattığı rahatsızlık olarak görülüyor. Trump, 2024’te seçmene Amerika’yı uzak coğrafyalardaki savaşlardan çıkarma, ülkenin kaynaklarını kendi vatandaşlarının refahına yöneltme vaadiyle seslenmişti. Ancak ikinci döneminde İran’la savaşa girmesi, bu vaadin tam tersine bir tablo ortaya çıkardı. Savaşın benzin fiyatlarına ve genel yaşam maliyetine yansıması, dış politikayı Amerikan seçmeninin gündelik hayatına doğrudan taşıdı.

Trump’ın savaşın siyasi maliyetini kabul etmesi, kararından vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Aksine, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemenin gerekli olduğunu savunarak aynı kararı yeniden alacağını söyledi. Dolayısıyla seçim yenilgisi, ABD’nin İran politikasında otomatik bir yumuşamaya yol açmayabilir. Ancak yeni Kongre’nin Ocak ayında göreve başlamasıyla birlikte savaşın finansmanı, yürütmenin askeri yetkileri ve olası yeni operasyonlar çok daha fazla siyasi denetime tabi tutulabilir.

İsrail desteği artık tartışılmaz değil

İran savaşı ile İsrail’e verilen destek, Amerikan siyasetinde birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki başlık hâline geldi. Gazze’deki soykırım ve İsrail hükümetinin politikaları, özellikle Demokrat Parti’nin genç ve ilerici seçmenleri arasında uzun süredir tepki yaratıyordu. Ancak son dönemde İsrail’e yönelik eleştirilerin yalnızca Demokratların sol kanadıyla sınırlı kalmadığı görülüyor. Cumhuriyetçi tabanda da ABD’nin İsrail lehine yürüttüğü politikanın Amerikan çıkarlarıyla örtüşüp örtüşmediği sorgulanıyor.

Bu değişim, İsrail’e desteğin bir anda ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. ABD siyasetinde İsrail’le ilişkiler güçlü kurumsal, askeri ve siyasi bağlara dayanıyor. Fakat bu ilişkinin artık her koşulda sorgusuz destek anlamına gelmediği açık. Demokratların Kongre’nin iki kanadını kontrol edecek olması, İsrail’e verilen askeri ve siyasi desteğin daha fazla tartışılmasına, yönetimin kararlarının daha yakından incelenmesine zemin hazırlayabilir. Cumhuriyetçi Parti içinde de İran savaşı üzerinden yükselen itirazlar, bu tartışmayı iki partili bir zemine taşıma potansiyeli barındırıyor.

foto:AFP

Cumhuriyetçilerde Trump sonrası mücadele

Trump’ın seçim yenilgisi, Cumhuriyetçi Parti’de 2028 başkanlık yarışı için dengeleri de değiştirebilir. Bu yarışta öne çıkabilecek iki isim, Türkiye açısından farklı sonuçlar doğurabilecek dış politika yaklaşımlarını temsil ediyor. Marco Rubio, İsrail’e yakın tutumuyla öne çıkıyor; bu nedenle onun başkan adaylığına uzanması, Ankara’yla ilişkilerde Trump dönemindeki yakınlığın sürmesini zorlaştırabilir. Başkan Yardımcısı JD Vance ise İran konusunda müzakereyi önceleyen ve İsrail’e koşulsuz destek vermeyen bir çizgide duruyor. Bu yaklaşım, Türkiye’yle ilişkilerde daha farklı bir politika izlenmesine kapı aralayabilir.

Trump-Erdoğan ve Türkiye-ABD ilişkileri

Türkiye açısından seçim sonuçlarının en doğrudan etkisi, Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında kurulan kişisel ilişkinin Washington’daki siyasi ağırlığının azalması olacak. Trump’ın Erdoğan’a yönelik övgüleri ve iki lider arasındaki yakın görüntü, son dönemde Türkiye açısından önemli bir diplomatik imkân olarak sunuldu. Ancak bu yakınlık, iki ülke arasındaki yapısal sorunların çözülmesini sağlamadı. Trump’ın Türkiye’ye verdiği mesajlar ve vaatler ile uygulamada ortaya çıkan sonuçlar arasında önemli farklar oluştu.

Bu nedenle Trump’ın zayıflamasını doğrudan Türkiye-ABD ilişkilerinde bir kopuş olarak okumak doğru değil. Daha doğru yaklaşım, liderler arasındaki kişisel ilişkinin etkisinin azalması ve kurumsal ilişkilerin yeniden önem kazanmasıdır. Türkiye’nin dış politikasını yalnızca iki lider arasındaki yakınlığa dayandırmasının riskleri de bu noktada ortaya çıkıyor. Kişisel ilişkiler, çıkarların örtüştüğü dönemlerde sonuç almayı kolaylaştırabilir; fakat çıkarların ayrıştığı anda aynı hızla tersine dönebilir. Üstelik Trump’ın Erdoğan’a verdiği siyasi desteğin, ABD’nin bütün kurumları tarafından paylaşıldığı söylenemez.

Demokratların Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu alması, Türkiye’ye ilişkin meselelerde (F-35 programına dönüş, S-400’lerin geleceği ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması gibi başlıklarda) daha eleştirel bir atmosfer yaratabilir. Özellikle Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları alanındaki gelişmelerin yeniden gündeme gelmesi beklenebilir. Demokrat Parti’nin Türkiye’ye yaklaşımında bu konuların ağırlığı, Cumhuriyetçi Parti’ye kıyasla daha belirgin. Bununla birlikte Türkiye, Amerikan siyasetinin öncelikli meseleleri arasında ilk sıralarda yer almıyor. Dolayısıyla seçim sonuçlarının kısa vadede iki ülke ilişkilerinde köklü bir değişiklik yaratmasını beklemek gerçekçi değil. Ancak Trump’ın Ankara’ya sağladığı geniş siyasi manevra alanının daralması mümkün.

F-35, S-400 ve KAAN motorları

Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde en somut başlıklardan biri F-35 programına geri dönüş ve KAAN savaş uçağı için ihtiyaç duyulan F110 motorlarının tedariki. Ankara’daki son NATO zirvesi sırasında bu konularda siyasi mesajlar verilmiş, Türkiye’nin F-35 programına dönüşü ve KAAN için motor temini gündeme gelmişti. Ancak aradan geçen zamana rağmen bu beklentiler gerçekleşmiş değil.

F-35 meselesinin önündeki temel engel S-400 sistemi ve buna bağlı yaptırımlar. Türkiye’nin S-400’lerden vazgeçmesi veya sistemi üçüncü bir ülkeye devretmesi tartışılmış olsa da bu konuda somut bir adım atılmadı. CAATSA yaptırımları ve Kongre’nin konuya yaklaşımı da sorunun yalnızca başkanın vereceği bir kararla çözülemeyeceğini gösteriyor. Trump’ın Erdoğan’la iyi ilişkileri, bu hukuki ve siyasi engelleri ortadan kaldırmaya yetmedi.

Yeni Kongre döneminde F-35 dosyasının Türkiye lehine hızla çözüme kavuşması daha da zor görünüyor. Demokratların önceliği, büyük ölçüde Trump yönetimini denetlemek, soruşturmalar yürütmek ve 2028 seçimlerine hazırlanmak olacak. Türkiye’nin F-35 programına dönüşü, Amerikan seçmeninin gündelik hayatına doğrudan dokunan bir mesele değil. İran savaşı ve enerji fiyatları gibi başlıklar seçmenin cebine yansırken, Türkiye’ye savaş uçağı verilmesi Amerikan kamuoyunda aynı ölçüde karşılık bulmuyor. Bu nedenle Kongre’nin bu dosyayı öncelikli gündemine almasını beklemek güç.

Suriye ve Ortadoğu’dan çekilmesi!

Kongre’deki değişim, ABD’nin Ortadoğu’dan askeri olarak uzaklaşma arayışını tek başına ortadan kaldırmayacak. Bu yaklaşım Trump’a özgü değil; daha uzun süredir Amerikan stratejisinin parçası. Washington, bölgedeki askeri yükünü azaltmak, kaynaklarını başka önceliklere yöneltmek ve güvenlik sorumluluğunun daha büyük bölümünü bölgesel aktörlere bırakmak istiyor. Bu çerçevede Türkiye’ye de daha etkili bir bölgesel rol biçiliyor.

Burada bir başka çelişki de var. ABD, Ortadoğu’daki askeri varlığını azaltmak isterken bölgesel güçlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini bekliyor. Türkiye bu yaklaşımı kendi bölgesel etkisini artırmak için bir fırsat olarak görebilir. Fakat bu rolün karşılığında ne alacağı, hangi alanlarda hareket serbestisi kazanacağı ve ABD’nin hangi güvenlik ortaklıklarını sürdürmekte ısrar edeceği belirsiz. Özellikle Suriye’de Türkiye’nin öncelikleriyle Washington’ın sahadaki ortaklıkları arasındaki gerilim, Kongre’deki çoğunluk değişse de çözülmüş olmayacak.

foto:AFP

İran savaşının Türkiye’ye olası etkileri

Türkiye açısından en ciddi risk, seçim sonuçlarının ardından Trump’ın İran politikasında daha saldırgan bir çizgiye yönelmesi olur. İçeride siyasi olarak zayıflayan bir başkanın dış politikada güç gösterisine başvurması ihtimali, Amerikan siyasetinde sıkça tartışılan bir durum. Seçim öncesinde de Trump’ın iç politikadaki sıkışmışlığını dış politikada yeni bir hamleyle aşmaya çalışabileceği değerlendirilmişti.

Ancak bu ihtimali kesin bir senaryo olarak görmek doğru değil. Trump, İran konusunda seçim yenilgisinin ardından bile geri adım atmadı; savaşın ekonomik maliyetini kabul ederken askeri müdahaleyi savundu. Öte yandan Ocak ayında göreve başlayacak Demokrat çoğunluklu Kongre’nin savaşın sürdürülmesi ve yeni saldırılar konusunda yönetim üzerindeki baskıyı artırması beklenebilir. Bu nedenle Trump’ın önünde hem askeri hem siyasi bir hesap bulunuyor: İran’a karşı yeni bir adım atmak, bir yandan İsrail’le ilişkiler ve Amerikan güvenlik politikası bakımından gerekçelendirilebilir; diğer yandan seçimlerde zaten cezalandırılmış bir politikanın devamı olarak iç siyasette daha büyük maliyet yaratabilir.

Türkiye açısından savaşın büyümesi hiçbir şekilde avantajlı bir gelişme değil. İran’la doğrudan çatışmanın genişlemesi, enerji fiyatlarından ticaret yollarına, sınır güvenliğinden Suriye ve Irak’taki dengelere kadar pek çok alanda Türkiye’yi etkileyebilir. Daha geniş bir bölgesel savaş, Ankara’yı hem Washington hem de Tahran karşısında daha zor tercihlerle karşı karşıya bırakır. ABD ile İsrail’in İran’a yönelik politikası sertleşirken Türkiye’nin kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını koruması daha güç hâle gelebilir.

Trump’ın “topal ördek” dönemi ve Kongre’nin dönüşü

Demokratların Ocak ayında göreve başlamasıyla birlikte yönetimin kararları, kamu harcamaları ve başkanın çevresindeki isimlerle ilgili soruşturmaların artması bekleniyor.

Temsilciler Meclisi komisyonları, Trump yönetiminin politikalarını inceleyebilir; yetkilileri ifadeye çağırabilir ve bazı dosyaları kamuoyu önünde tartışmaya açabilir. Epstein dosyası gibi daha önce gündeme gelmiş başlıkların yeniden ele alınması da mümkün. Ancak soruşturmaların başlaması, doğrudan azil sürecinin başlayacağı veya Trump’ın görevden alınacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir süreç için Kongre’de çok daha karmaşık siyasi ve anayasal eşiklerin aşılması gerekiyor.

Zira ABD Temsilciler Meclisi Gözetim ve Reform Komitesi'nin (House Oversight Committee) gelecek başkanı olması beklenen Demokrat Robert Garcia, seçim sonuçlarının netleşmesiyle birlikte açıklama yaparak önümüzdeki dönemde odaklanacakları dört soruşturma başlığını açıkladı:

1. Trump ailesinin yolsuzlukları: Donald Trump ve ailesinin ticari faaliyetleri, çıkar ilişkileri ve kamu gücünü kişisel kazanç için kullanıp kullanmadığı.

2. DHS ve ICE ihlalleri: İç Güvenlik Bakanlığı ve Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi'nin uygulamaları ve olası hak ihlalleri.

3. Şirketlerde yolsuzluk: Şirketlerin Trump yönetimiyle ilişkileri, usulsüzlükler ve kamu ihaleleri.

4. Jeffrey Epstein dosyası: Epstein dosyalarının gizlenmesi ve Trump yönetiminin bu konudaki tutumu.

Garcia'nın mesajı oldukça sert: Trump yönetimine yönelik kapsamlı Kongre soruşturmaları başlatmayı planlıyorlar.

Türkiye için fırsat mı, risk mi?

2026 ara seçimlerinin Türkiye açısından ortaya çıkardığı tabloyu ne otomatik bir fırsat ne de kaçınılmaz bir tehdit olarak değerlendirmek gerekir. Trump’ın zayıflaması, Erdoğan yönetiminin Washington’da kurduğu kişisel ilişkiye dayalı diplomatik kanalın etkisini azaltabilir. Demokratların Kongre’de güçlenmesi, Türkiye’deki demokrasi ve insan hakları konularının daha fazla gündeme gelmesine yol açabilir. F-35, S-400 ve CAATSA gibi dosyalarda da Ankara lehine hızlı bir çözüm ihtimali güçlenmiş görünmüyor.

En önemli belirsizlik ise İran savaşı. Trump’ın seçim yenilgisinden sonra savaşta geri adım atıp atmayacağı henüz belli değil. Vance’in savaşı açıkça yenilginin nedeni olarak göstermesi, Cumhuriyetçi Parti içinde de bu politikanın sorgulandığını ortaya koyuyor. Trump’ın ise savaşın maliyetini kabul etmesine rağmen kararını savunması, yönetimin kendi içinde bile ortak bir değerlendirme bulunmadığını düşündürüyor. Bu ayrışmanın ABD’nin Ortadoğu politikasına nasıl yansıyacağı, önümüzdeki dönemin temel sorularından biri olacak.