Çeteler, devletler ve narko-devlet -2-

  • Uyuşturucuyla Savaş, uyuşturucu sorunuyla mücadelede başarılı olamamış, aksine sorun yıllar içinde daha da kötüleşmiştir. Yine de yıllar boyunca ABD öncülüğündeki hegemonyanın dünyanın diğer ülkelerine askeri müdahalede bulunması için önemli bir araç işlevi görmüştür.
  • Ulus-devlete sadakat karşılığında vatandaşa, ulus-devletin o dünyanın tehlikelerinin nedeni olduğu bir dünya sisteminde “koruma” sunulur. Bu, neredeyse bir çetenin dükkân sahibinden, sahibini “tehlikelerden” korumak için haraç almasına benzer; oysa o tehlikelerin çoğunun nedeni kendileridir.
  • Modern kartellerin çoğu gelişmiş, çetelerden daha resmi ve bürokratik kurumlara dönüşürken proto-devletlere evrilmiştir. Bu anlamda narko-çete ile narko-devlet arasındaki çizgi bulanıktır. Dolayısıyla, ortak kökenleri ve benimsedikleri matruşka benzeri yapı göz önüne alındığında, bu biçimleri devletten ayırmak imkânsızdır.

Martín Elgueta Pinto* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

“Narko-devlet” kavramının altında güçlü bir algılanan düşman yaratma unsuru var. Bu nedenle Richard Nixon’ın 1970’lerde başlattığı Uyuşturucuyla Savaş, esas olarak kapitalist hegemonyanın bu amacına hizmet etmiştir.

Son zamanlarda, Trump yönetiminin öncülüğünde Amerika kıtasındaki çoğu sağcı hükümetin kartellere karşı yeni bir askeri ittifak oluşturduğu Amerika Kalkanı’nın kurulduğunu gördük. Bu, Venezuela kıyılarındaki küçük teknelerin bombalanmasını ve dönemin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasına giden sürecin parçası olarak deniz askeri gücünün yığılmasını izledi.

Burada uyuşturucuyla savaş anlatısı, kartel karşıtı operasyonlar bahanesiyle muhalif bir siyasi lideri ortadan kaldırmak için askeri varlığın normalleştirilmesini sağladı. Bu, Trump’ın, ABD’ye 400 ton kokain ithal etmek için komplo kurmaktan mahkum edilmiş ve cezasını çekmekte olan Honduras’ın eski Devlet Başkanı Juan Orlando Hernandez’i affetmesinden kısa bir süre sonra gerçekleşti.

Bu durum, ABD hükümetinin ve Amerika Kalkanı’nın gerçek niyetlerini sorgulatıyor. Ancak açık ve kuşkusuz olan şu ki Uyuşturucuyla Savaş, uyuşturucu sorunuyla mücadelede başarılı olamamış, aksine sorun yıllar içinde daha da kötüleşmiştir. Yine de on yıllar boyunca ABD öncülüğündeki hegemonyanın dünyanın diğer ülkelerine askeri müdahalede bulunması için önemli bir araç işlevi görmüştür.

Müdahale ve kontrol aracı

Bazı savaşlar gerçekten kazanmak amacıyla başlatılmaz; bazen savaşın devam etmesi başka çıkarlara hizmet etmek açısından daha önemlidir. Bu, bir düşmanın hareketini engellemek, toplumda kontrol yaratmak ve değişim dayatmak için aciliyet duygusu oluşturmak ya da silah endüstrisini canlandırmak anlamına gelebilir. Aynı zamanda bir ülkede ya da pazarda ne olacağını yönlendirmenin güçlü bir yoludur; bu da bir kapitalist örgüt için avantaj olabilir, çünkü ne olacağını öngörmek spekülatif pazarda büyük kâr yaratabilir.

Uyuşturucuyla Savaş, Abya Yala’da kapitalist çıkarlar için birkaç önemli kapı açıyor. Bunlardan biri, askeri varlık olasılığıdır; en son Ekvador’da yeni ABD askeri üsleri, Kolombiya’da askeri işbirliğini artıracak yeni siyasi programlar ve Meksika’da Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi DEA’nın Meksika hükümetinin onayıyla ya da onayı olmadan faaliyet gösterdiğinin kanıtlanması gibi. Bu eylemlerle uyumlu olarak ABD, Brezilya’daki en büyük iki karteli terörist narko-örgüt olarak tanımladı; bunların hepsi Ekim 2026’da yapılan seçimlere hazırlık niteliğindeydi; ABD, sağcı adayı Flavio Bolsonaro’nun kazanmasını ve bu dev ülkeyi kendi çıkarlarına açmasını sağlamak istedi.

Tarihsel olarak, ABD ordusunun Uyuşturucuyla Savaş’ın sözde hedefleriyle doğrudan çelişecek biçimde fiilen afyon taşıdığı -Vietnam Savaşı-(*) ve maddeleri yoksul mahallelerin sokaklarında yaydığı(**) kanıtlanmıştır. Bu savaş, aslında gettolarda ve yoksul kırsal bölgelerde narko ve paramiliter güçlerin varlığını artırmanın bir yolu olarak hizmet etmiş; bunun doğrudan etkisiyle, topluluklarını uyuşturucu sorununa karşı savunmaya çalışan birçok sosyal aktivist ve lider sistematik biçimde suikaste kurban gitmiştir. Böylece savaş, kapitalizmin çıkarlarına hizmet eden bir savaş işlevi görmüştür.

 

Honduras'ta, Garifuna halkından kaçırılan liderler için düzenlenen eylemdeki pankartta: "Soykırımcı narko-devlet, hayatlarımıza saygı duy." yazıyor. -2010/foto:AFP

Ulus-devlet narko-devlet ilişkisi

Narko-devlet etiketi, kesinlikle Sheinbaum’un Meksika’sı, Petro’nun Kolombiya’sı ve Maduro’nun Venezuela’sı gibi devletlere karşı savaş için ya da askeri müdahale tehdidi yaratmak için bir bahane olarak bir amaca hizmet etmiştir. Bu etiketleme, suçlayan devleti - çoğunlukla ABD’yi - narko-devlet olmayan ya da ulusal ve uluslararası hukukun sınırları içinde hareket eden bir devlet olarak konumlandırır. Bu doğru olsa bile, gerçekten hukukun dikte ettiği sınırlar içinde hareket eden bir devlete sahip olmak ne anlama gelir? Bütün ulus-devletlerin soyup yağmalama geçmişi ve bugünü yok mudur?

Bu soruları incelemek için, çoğu suç çetesinin sermayesi ve etkisi arttıkça neden giderek yasal alana doğru genişlemeye çalıştığını ele alabiliriz. Yasal piyasada bir şey satın alamıyorlarsa, bütün o paranın ne yararı var? İşletme büyüdükçe, sermayeyi yasal bir piyasaya yerleştirme ihtiyacı da artar; çünkü uzun vadeli ve büyük ölçekli yatırım fırsatları oradadır: gayrimenkul ve şirket hisseleri gibi. Bu yalnızca para açısından değil, resmî siyasi etki açısından da geçerlidir; belediye görevleri, hatta hükümet pozisyonları almak herhangi bir örgüt için - hele suç örgütü için - pek çok imkân açar. Meksika’da kartellerle açık bağları olan belediye yöneticileri örnekleri vardır ve daha önce de belirttiğimiz gibi Honduras’ta kartel etkisi cumhurbaşkanlığına kadar ulaşmıştır.

Bununla diyalektik ilişki içinde, yasal işletmeler ve hatta devlet, yasal olanın sınırlarında oynar. Lobicilik endüstrisi büyük miktarda para tutar; çünkü yasa yapımını kendi lehinize yönlendirmek çok kârlı olabilir. Bazen şirketler, yakalanırlarsa ödemek zorunda kalabilecekleri cezayı iş riskinin bir parçası olarak hesaba katarak bilinçli biçimde yasa dışı hareket eder. Biri kuralı çiğner ve paçayı sıyırırsa, bu kapitalist piyasada büyük avantaj sağlayabilir. Neyin yasal olduğuna ve ne zaman yasal olacağına karar vermek bile büyük bir iş fırsatı olabilir. ABD’de 1920’lerde alkol yasağına bakarsak, bu yasak büyük ve kârlı yeni bir yasa dışı piyasa yarattı. Belirli bir iş sektörü için engeller koyma ya da engelleri kaldırma gücüne sahip olmak, o gücü elinde tutan için büyük kâr anlamına gelebilir.

Kapitalist güçler arasındaki iç rekabet süreklidir ve kazanmanın araçlarına yalnızca fırsat karar verir. Bu, suç çeteleri, yasal işletmeler ve hatta devletler için de geçerlidir. O faaliyetin yasal olup olmadığına karar veren etken, o alanda iktidar tekelini elinde tutan ve dolayısıyla yasal çerçeveyi belirleme kapasitesine sahip olandır.

Özünde her örgütün kendi ilkeleri ya da yasaları vardır; suç çetesinin bile kendi davranış kuralı vardır: “Aralık 1908’de Fort Frances’ta 15 ya da 16 üyeden oluşan bir İtalyan Gizli Cemiyeti vardı. Frank Tino liderdi, Frank Muro ikinci yetkiliydi. Cemiyete katılmaya zorlandım. Ücret 35 dolardı ama ben sadece 10 dolar ödedim. Cemiyete katılırken liderimizin emirlerine uyacağımıza; onun yönlendirdiği şekilde soyacağımıza, yakacağımıza ya da öldüreceğimize; birbirimizi kanunun elinden koruyacağımıza dair ciddi bir yemin ettik; bu emirlere uymazsak Cemiyet tarafından kararlaştırılacağı üzere ölümle ya da başka şekilde cezalandırılmayı bekleyecektik.” - ABD’deki İtalyan mafya tipi bir örgütün erken oluşumlarından birinin üyesinin tanıklığı.(***)

Her çetenin kendi yasası vardır. Bu, daha sonra hegemonik bir devlete dönüşebilecek olan şeyin yasal düzeninin yalnızca tohumudur. Ve bu yasalar sık sık, bu örnekte olduğu gibi, örgüte sadakat dayatmanın bir yolu olarak kullanılır; bu bize Epstein dosyalarını ve iş dünyasındaki iyiliklerin kadınlara ve çocuklara yönelik yaygın cinsel istismara ortak olmakla takas edildiği gizli bir ağın nasıl kurulduğunu hatırlatır. Bu, devletin işleyiş temelidir.

Öyleyse yasal devletler, tarihleri ve iç işleyişleri - istisnalar olarak değil, özlerinin bir parçası olarak - ahlak dışı eylemlere dayanırken suç çetelerini damgalama konumunda mıdır? Gazze’deki soykırım “yasal”dır; silah ticaretinden kâr eden şirketler ve şimdi Gazze’nin harabeleri üzerine turistik cazibe merkezleri inşa edecek inşaat şirketleri de yasaldır. Uyuşturucu piyasasının dünya toplumları üzerindeki etkisi, soykırım piyasasının etkisinden daha mı az yoksa daha mı fazladır? Narko-devletlerden söz ederken soykırım devletlerinden söz etmemek anlamlı mıdır?

Lordlardan mafya tipi örgütlere

“Mafya” terimi dünya çapında bilinir. “Mafya tipi” olarak tanımlanan örgütler, uluslararası kaçakçılığa karışan ve yerel iktidar kullanan örgütlerdir. Ama nereden doğarlar ve devletle ilişkileri nedir?

Mafya tipi örgütler mutlaka “devletin en zayıf olduğu yerlerde” ortaya çıkmaz - çoğu zaman devlet yapılarının daha zayıf olduğu yerlerde ahlaki ve siyasi toplum daha fazla gelişme alanı bulur; daha ziyade, onlar zaten feodal nitelikte devlet biçimleridir. Ulus-devlet kurulmadan önce ortaya çıkmışlardır ve ulus-devletin kurulmasından sonra bile bölgesel ve ekonomik kontrolü sürdürme kapasitesine sahip kalmışlardır.

Kökenlerinin izini sürersek, onları 9. yüzyılda, Karolenj İmparatorluğu’nun dağılma döneminde, Orta Avrupa ve İtalya’da vasallık ilişkilerinin şekillendiği zaman bulabiliriz.

Kral ile yerel lordlar ve yerel lordlarla şövalyeleri arasındaki bu ilişkiler, kamusal ve ciddi bir bağlılık yeminiyle resmileştirildi. Bu, antik Roma’da ortaya çıkmış olan himaye amaçlı bir müşteri ilişkileri sistemini yeniden tesis etti. Yemini edenlere ‘vassus’, yani vasal; yemini verenlere ise ‘senior’, yani lord deniyordu. Vasallar, lordun müşteri kitlesini oluşturuyor ve iki temel amaca hizmet ediyordu: komşu tımarların sahipleriyle rekabet etmek ve her şeyden önce lordun topraklarında düzeni sağlamak, vergi toplamak, köylüleri baskı altına almak ve onlara egemen olmak. Lordun birlikte yaşadığı ve her vesileyle kendisine eşlik eden şövalyelerin yaşam tarzı şiddet, yağma ve baskı zevki ile emretme arzusuyla karakterize ediliyordu. Bu figürlerden bazılarının kendilerine taktığı lakaplar bu zihniyeti açıkça ortaya koyuyor: örneğin Pelavicino (“komşunun saçını keser”), Guastavillani (“köylüleri mahveder”), Maltolti (“haksızca alır”).

foto:AFP

Devletçi DNA’nın etkisi

Bu baskı yapıları özellikle Güney İtalya’da derin kök saldı, proto-feodal devletler oluşturdu ve sekiz yüzyıl boyunca monarşik devletler ve ulus-devletin çeşitli biçimlerde (anayasal monarşi, Faşist rejim ve demokratik cumhuriyet) kurulması süresince varlığını sürdürmeyi başardı.

Açıkçası yıllar içinde dönüşümler yaşandı ve ayakta kalabilmeleri, devletle diyalektik bir ilişki sayesinde de mümkün oldu.

Bazıları, örneğin 14. yüzyılda Napoli Kralı I. Ferdinand, feodal ayrıcalıklara açıkça karşı çıkmaya bile çalıştı. Ancak I. Ferdinand, feodal lordların ezici gücünü ortadan kaldıramadı; nitekim onlar iki yıl boyunca (1485–1486) onu tahttan indirmek ve tahtı Anjou hanedanına geri vermek için komplo kurdular; bu olay tarihe “Baronlar Komplosu” olarak geçti. Komplo bastırılmış olsa da, bu olayın ardından baronların feodal gücü, yeni komploları önlemek amacıyla tasarlanmış yeni kraliyet imtiyazlarıyla pekiştirildi.

Ayakta kalabilmelerinin bir nedeni de, tıpkı feodal sistemde olduğu gibi, sıklıkla yerel bir devletin işlevlerini yerine getirmeleridir. Kendi (yazısız) yasalarını uygulayabilirler ve ataerkil ve hiyerarşik bir yapıya dayanırlar. Yeni üyeler için kabul törenleri ve açıkça tanımlanmış bölgesel sınırlar içerirler. Üniter devlet ve ulus-devlet onları ortadan kaldıramadıysa, bunun nedeni aynı DNA’yı paylaşmalarıdır.

Yerel düzeyde bu örgütler devlete kendisinin sahip olmadığı bir şeyi de sunar: topluma, sokak köşesine ya da köye yakınlık. Bu, devlete karşı bir tür kaldıraç, bir tür pazarlık kozu olarak sıklıkla kullanılır. “II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kalabriya klanları - Onurlu Cemiyetler - İtalyan yeniden inşa sözleşmeleri ve karaborsacılıkla zenginleşmeye başladı. ’Ndrangheta patronları için bölgeye akan hükümet parası güçlerini artırdı: işgücü üzerindeki kontrolleri, arazi işlemlerindeki etkileri, oylar üzerindeki kontrolleri ve halkta yarattıkları geleneksel korku.” (***).

Matruşka benzeri yapılar

Başka bir deyişle, topluma bu yakınlık çetelere siyasi güç verir; onlar da bunu devlete sunabilir, çünkü devlet yönettiği alan zamanla büyüdükçe toplumdan giderek uzaklaşma eğilimindedir. Bu, bir çetenin toplum üzerindeki etkisi arttıkça devlete nasıl daha da yaklaşma eğiliminde olduğunun ve devletin çetelerin büyümesinde neden önemli bir çıkarı olduğunun temel etkenlerinden birini ortaya koyar. Aynı zamanda, Medellin’li uyuşturucu baronu Pablo Escobar örneğindeki gibi, sosyal çete lideri mitini de açığa çıkarır. Escobar, bir yandan bağışlar ve para dağıtarak kendisi hakkında yoksulların dostu imajı yaratırken, diğer yandan işinin aynı toplumun yıkımı üzerindeki gerçek etkisini gizlemeye çalışıyordu. Bu, birçok kartelin hem yerel destek kazanmak hem de devlete ve kapitalist güçlere karşı kaldıraçlarını artırmak için beslediği bir imajdır; çünkü toplum belirleyici bir güçtür.

Bu, devletin toplumla kurduğu ikili ilişkinin aynısı değil midir? Devlet, topluma “ulusal güvenlik” biçiminde koruma sunarken, aynı zamanda toplumun karşı karşıya olduğu tehlikelerin - savaş, işsizlik, yoksulluk ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi - kaynağı ve nedeni de olur. Ulus-devlete sadakat karşılığında vatandaşa, ulus-devletin bizzat o dünyanın tehlikelerinin nedeni olduğu bir dünya sisteminde “koruma” sunulur. Bu, neredeyse bir çetenin küçük bir dükkân sahibinden, sahibini “tehlikelerden” korumak için haraç almasına benzer; oysa o tehlikelerin çoğunun nedeni bizzat kendileridir.

Modern kartellerin çoğu bu şekilde gelişmiş, küçük çetelerden giderek daha resmi ve bürokratik kurumlara dönüşürken proto-devletlere evrilmiştir. Bu anlamda narko-çete ile narko-devlet arasındaki çizgi bulanıktır. Dolayısıyla, ortak kökenleri ve benimsedikleri matruşka benzeri yapı göz önüne alındığında, bu biçimleri devletten ayırmak imkânsızdır.

foto:AFP

“Narko-devlet” kavramı anlamlı mıdır?

“Narko-devlet” sınıflandırması, çözümünü başka türlü bilemediği bir krizle karşı karşıya kaldıkça giderek daha saldırgan ve faşistleşen bir devlet sistemine işaret etmesi anlamında anlamlıdır. Dünya genelinde mahallelerin giderek daha güvensiz hale geldiği ve toplumun çıkarları için, uyuşturucu çetelerinin çıkarlarına karşı bir sosyal aktivist olarak çalışmanın ölümcül bir risk haline geldiği bir gerçeklik vardır. Narko-devlet, bir anlamda, yıkıcı özelliklerinin yoğunlaştığı hızlandırılmış bir aşamadaki ulus-devlettir.

Ancak kuşkusuz bu terim, hegemonik devletler tarafından belirli devletleri kötü adam olarak sınıflandırmak, kendilerini ise günahtan azade bir ahlaki norm olarak sunmak için - çoğunlukla da tam da bu “narko-devletlere” karşı savaşa hazırlık amacıyla - araçsallaştırılan bir terimdir.

Muhtemelen en ciddi sonuç, bu sınıflandırmanın ulus-devletlerin yağma ve soygunla olan kökenlerinin üzerine örttüğü peçedir. Şeytanın yaptığı en tehlikeli şey, herkesi var olmadığına ikna etmektir.

Alıntılar:

(*) Alfred W. McCoy, The Politics of Heroin in Southeast Asia (1972)

(**) 1989 Kerry Komitesi raporu

(***) Angels, Mobsters and Narco-Terrorists, Antonio Nicaso, Lee Lamothe

* Meksika'da yaşayan yazar, Demokratik Modernite Akademisi'nin Abya Yala çalışmalarında yer alıyor ve demokratik modernite paradigması ile Latin Amerika gibi konular hakkında yazıyor.

Kaynak: Demokratik Modernite Akademisi

Kaynak link: https://democraticmodernity.com/gangs-states-and-the-narco-state/

BİTTİ