ABD’de “muhalefetin”in Trump’a karşı yürüttüğü çevirme harekatı sürüyor. Adalet Bakanı Jeff Sessions'ın Rus büyükelçiyle görüştüğü halde bunu inkar etmesiyle başlayan tartışmalar, şimdiden büyük gürültü kopardı. Öyle ki Sessions olayla ilgili soruşturmadan el çekmek zorunda kaldı. Bunun burada kalmayacağı ve muhtemelen bakanın istifaya zorlanacağı açık.
Gelişmeler ABD kamuoyu tarafından Watergate skandalı ile karşılaştırılmaya başlandı. Bu olay 1972 yılında, basının siyasi casusluk, sabotaj ve rüşvet ağını ortaya çıkarmasının ardından, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon'ın 1974'te istifa etmesiyle sonuçlanmıştı. Trump’ın rakiplerinin de benzer bir süreci hedefledikleri söylenebilir. Zamanla el artırmayacaklarını, J.F.Kennedy örneğinde olduğu gibi kimse söyleyemez.
Bu gelişmelerin Trump iktidarına dönük bir darbe sürecine benzetildiği yapılan tartışmalara yansıyor. “Obama beni dinletti” falan diyerek zaman zaman karşı atak yapan ama, artan ölçüde müesses nizamının politikalara boyun eğen Trump’ın pozisyonu elbette herhangi bir masumiyet ve insanlık adına “iyi” diyebileceğimiz sıfattan yoksun.
Her iki tarafın da ne olduğunu silahlanma üzerine yürütülen tartışmalar önemli ölçüde belgeler nitelikte. Trump’ın "dünya barışı için" askeri harcamaları 54 milyar Dolar artırmasına muhalefet çok kızdı. Niye? Derin devletin sahiplerinden olan Cumhuriyetçi Senatör McCain "Dünya yanarken, Başkan Obama'nın bütçesinden yüzde 3'lük bir artırımla Amerika barışı güvence altına alamaz. Daha iyisini yapabiliriz ve yapmalıyız” buyurmuş.
McCain savaş sanayi için önümüzdeki yıl 640 milyar Dolar harcanmasını, bu miktarın 2022'ye kadar da 800 milyar Dolar’a çıkarılmasını istiyor. Trump’sa önümüzdeki yıl için 603 milyar Dolar’lık bütçe önermişti. "Savaşlar, silah endüstrisine daha fazla para yatırarak engellenebilir" gibi Orwell vari gerçekleri tartışmayacağım. Aslında görünen köy kılavuz istemez ama bir kere daha tekrar edeyim, ortada ABD adına demokrasi diye sunulan parodinin özeti: Kim daha militan bir tarzda petrol ve silah tüccarlarının çıkarlarını iktidarda temsil edecek yarışıdır. İster başkanlık ister başka bir biçim altında olsun ABD "demokrasi"si budur.
Trump tarafından iki gün önce göçmenlerle ilgili imzalanan yeni başkanlık kararnamesine gelince burada Irak’ın yasaklılar listesinden çıkarılması “yeni” Ortadoğu politikalarının “çok yönlülüğü”nü göstermesi açısından önemli. Irak özelinde Şiiler arasında Necef-Kum çekişmesinde Necef yanlılarını desteklerken merkezi hükümeti de yanına çekme çabalarını artırıyor. Barzani’nin İtalyan La Stampa gazetesiyle yaptığı söyleşide PKK ve YPG’yi dünyaya şikayet eden açıklamaları sonrası, Trump’ın Barzani’ye gönderdiği söylenen destek/yedekleme mektubu, yine ABD’nin her zaman birden çok aktör ve senaryo barındıran yaklaşımını gösterir nitelikte.
Çekişmenin dışa yansımaları bununla sınırlı kalmıyor. ABD müesses nizamının Putin yönetimini merkeze alan düşmanlık politikasının sonuçlarını farkına varmasak da Trump’ın seçilmesi sonrası yeni boyutlar kazanarak yaşamaya başladık. Belki bazı okuyuculara komplo teorisi gibi gelecek, fakat son aylarda yaşanan bir dizi olay dikkat çekici nitelikte. Bunlardan biri 25 Aralık’ta Soçi yakınlarında Kızıl Ordu Korosu’nu taşıyan uçağın düşmesiydi. Daha sonra bunu, sonuncusu BM Rusya Elçisi Vitali Çurkin olmak üzere farklı ülkelerde altı Rus diplomatın ölümü/öldürülmesi takip etti. 64 yaşında olan Çurkin’in hastaneye kaldırılmadan önce bilinen bir rahatsızlığı yoktu. Eski KGB şefi ve Rosneft yöneticisi Oleg Erovinkin’in öldürülmesi de bunlara eklenebilir. Aralarında en dikkat çekicileri ise hala aydınlatılamayan Karlov sukasti ve ABD’de seçim günü gerçekleşen diplomat Sergei Krivov’un ölümü. İlk veriler Krivov’un başından yaralandığı yönündeyken, Rusya ölüm nedeni olarak "kalp krizi" açıklaması yaptı. Bütün bu olaylar sonrası Putin yönetimi "mağduriyet" politikası geliştirmedi. Aksine geçiştirmeye çalıştı. Muhtemelen böyle bir yaklaşımın iç ve dış kamuoyu gözünde zayıflık belirtisi olarak okunacağını düşünüyorlar.
Son olarak dikkat çekici bir gelişme ise "DAİŞ tehdidi"nin dünyanın doğusuna dönük arttığı. DAİŞ’in Ortadoğu’daki yenilgi süreci hızlanırken, çetenin başta Pakistan ve Afganistan olmak üzere Asya ülkelerinde etkinliğini artırdığı haberlere yansıyor.
Şimdiden DAİŞ, Pakistan’da bombalı saldırılarla yüzlerce kişiyi öldürdü. Fakat her nedense kendini "küresel teröre karşı süper kahraman" olan lanse esen ABD bu ülkede Trump dönemi ilk İHA saldırısını gerçekleştirerek DAİŞ yerine Taliban’ı vurdu. DAİŞ ayrıca geçen hafta yayımladığı bir videoyla da ilk defa Çin’i tehdit etti.
Bütün bunlar sürmekte olan postmodern karakterli paylaşım savaşının daha da katmerlenerek (belki Lübnan’ı da) İran’ı da içine almayı hedefler tarzda doğuya doğru ilerleyeceğinin işaretleri. Maalesef insan ve doğanın kanına doymayan kapitalizmi yıkamadığımız sürece, o dünyamızı çiğnemeye devam edecek.