- Bu yasa, ne Kürt sorununa ne de genel anlamıyla Türkiye’nin demokratikleşmesine son noktayı koyacak bir metindir; zaten böyle bir şey mümkün değildir.
CİHAN DENİZ
Bu yazı, toplumda 'çerçeve yasa' olarak adlandırılan kanun teklifinin kamuoyu ile paylaşıldığı ve DEM Parti Eşbaşkanları tarafından imzalandığı sırada kaleme alınmaktadır. Tasarının bir hafta içinde Meclis’te görüşülerek yasalaşması hedefleniyor.
Bir yasal çerçeve ve zemin olmaksızın yürütülmüş geçmişteki süreçlerin akameti düşünüldüğünde, geçmiş süreçlerin başarısızlığı tek başına yasal çerçeve ve zemin yokluğundan kaynaklanmasa da, bu 'çerçeve yasa', sürecin bizzat devlet tarafından resmen tanındığı ve sahiplenildiğini göstermesi açısından, içeriğinden bağımsız bir öneme sahiptir. Metin bir ortaklığın ve muhataplığın kabulüdür.
Daha önce gizli kapıların ardından veya gayri resmi yollarla devam ettirilmiş süreçlerin aksine ilk kez Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir süreç, yasal zemine kavuşmuştur. Dolayısıyla bu, tekçi ve inkarcı bir anlayış üzerine inşa edilmiş mevcut sistemin düşünüldüğünde başlı başına çok önemli bir noktadır.
Aylardır toplumun gündeminde olan ve taraflarca tartışılan 'çerçeve yasa'dan en büyük beklenti, devam etmekte olan sürece hukuki zemini hazırlamasıdır; sürecin aktörlerinin, başta da Abdullah Öcalan’ın yasal konumlarının tanımlanmasıdır.
Benzer şekilde, Kürt sorununun çözümü için verdikleri mücadeleler nedeniyle hapishane veya yurt dışında olan, haklarında açılmış davalar nedeniyle siyasi yasaklı durumuna düşmüş binlerce kişinin tekrar siyaset yapabilmesinin önünün açılması beklenmekteydi. Daha açıkçası, bu noktada beklenti, bir mücadele biçimi olarak silahlı mücadeleden vazgeçmiş PKK kadrolarının Türkiye’de özgürce siyaset yapabilmelerinin önünün açılmasıydı.
Bu beklentiler ışığında bakıldığında, sürece yasal bir zemin olması açısından, yüzde yüz istediğimiz gibi olmasa da önemli bir eşiği aşmış. Tasarının Kürt halkının, özellikle Abdullah Öcalan’ın statüsü ve özgürlüğü ile demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması noktasındaki beklentiler göz önüne alındığında, tam karşıladığını söylemek, doğal olarak mümkün değildir.
Ayrıntılı bir inceleme yapmadan, ilk bakışta görülen bu tasarıdaki en tartışmalı noktaların başında bir tarih belirleyerek (1 Haziran 2005) bu tarihten sonrasının yasanın kapsamı içine alınması, bu tarihten öncesinin yasanın kapsamı dışında tutulmasıdır. Bu düzenlemeyle Abdullah Öcalan’ın, Devlet Bahçeli’nin 'umut hakkı' çağrısına rağmen yasanın kapsamı dışında tutulmasının amaçlandığı açıktır. Aynı şekilde Kürtlerin verdiği mücadelelerin onlarca yıldır öznesi olmuş binlerce kişinin de demokratik siyaset yapma hakları engellenmektedir.
Yasanın kapsamında olanlar açısından da özellikle siyasi yasaklar ve benzeri konularda bağlayıcı düzenlemeler yerine bunların tek tek her kişi açısından yapılacak başvurular ile karara bağlanacak olması, keyfi kararların önünü açma riski taşımaktadır.
Tüm bunlara rağmen açıktır ki; bu yasa, ne Kürt sorununa ne de genel anlamıyla Türkiye’nin demokratikleşmesine son noktayı koyacak bir metindir; zaten böyle bir şey mümkün değildir. Bu yasa ile sadece Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme açısından verilen mücadelede yeni bir sayfa açılmış olmaktadır.
Bu yasalarda belirtilenlerin hayata geçirilmesini ve hatta bunların daha da genişletilmesini mümkün kılanın verilecek mücadeleler olduğu düşünüldüğünde, bu sayfada nelerin yazacağının bize yani Kürt halkına, örgütlü mücadelesine bağlı olduğu açıktır.
Özcesi bugün her büyük yolun aşılmasını sağlayan ilk adım atılmış oldu.