Tüm insani, siyasi ve ekonomik maliyetine rağmen Suriye’deki iç savaşı sonlandırmak ABD’nin temel derdi değil. Attığı hiçbir adımı ABD bu düzlemde kurmuyor. Hatta orta vadeli temel politikası savaşın kontrollü şekilde uzayabildiği kadar uzaması yönünde. ABD’nin dış politika söylemine baktığınızda da savaşın bitmesi değil IŞİD’e karşı mücadele söyleminin baskın olduğu ortada. ABD’nin IŞİD’i bitirmek için de çok acele ettiği söylenemez. Nitekim IŞİD’i sahip olduğu en geniş sınırlara getiren yenilmezlik ve terör kültünü YPG kendi elleriyle sona erdirdi ve ciddi anlamda Suriye’de IŞİD’i geriletti. Hala hafife alınamayacak bir aktör olsa da IŞİD artık kontrol edilebilir bir düzeye indirgendi. Peki ABD neden savaşın hızlı bir şekilde bitmesini istemiyor?

Birincisi, savaşın uzaması demek Rusya ve İran için askeri ve ekonomik anlamda muazzam bir maliyetin süregitmesi demek. Bu savaşta sadece hava gücünü kullanan ve yerel aktörlere destek veren ABD için bu savaş daha sürdürülebilir bir biçimde ilerliyor. Özellikle İsrail’in de temel siyasetini İran ve Hizbullah’ın bu savaşla askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketmesi yönünde kurguladığı ortada. 

İkincisi, Obama’nın yaptığı hatalar yüzünden 5 yıl önce hiç kimsenin hayal edemeyeceği düzeyde Rusya Ortadoğu’nun yeni askeri ve siyasi gücü haline geldi. Bu haliyle hakiki bir müzakere masasına oturmak demek ABD’nin Ortadoğu’daki mutlak hegemonyasının bittiğinin tescilleneceği bir anlaşmaya imza atmasına anlamına gelecek. Obama bugüne kadar “denge” ve “sürdürülebilirlik” gibi süslü laflar ardına dünyanın iyi ordusuna sahip hegemonik gücünün Ortadoğu’da yıl be yıl gerilediğini gizlemeye çalıştı. Esad’ı devirmek için Cihatçılara yapılan kontrolsüz ABD yatırımı eğer önce YPG sonra da Rusya müdahelesi olmasa Türkiye, Katar ve Suudi şemsiyesi altında Ortadoğu’ya ve tüm dünyaya terör ihraç eden bir odak yaratılmasıyla sonuçlanacaktı. Obama bu büyük hatadan dönerken virajı YPG ile aldı. Ama düze çıktığını söylemek zor. 

Bu genel çerçeve içinden bakıldığında, ABD’nin neden Türkiye’ye önce Cerablus sonra da El-Bab operasyonu için engel olmadığı anlaşılıyor. Türkiye, hem savaşın sonuna doğru Cihatçılara hamilik yapabilecek Sünni temsiliyeti olan bölgesel bir güç hem de savaşın uzamasını sağlayacak bir aparat. Ama daha çok ikincisi. Rusya için durum daha net: Hem Türkiye’yi kendi etki alanına çekmek hem de Türkiye’nin desteklediği Cihatçıların Halep-İdlib hattında lojistiğinin kesilmesi için elinde bir pazarlık unsuru oluşturmak adına Cerablus operasyonuna izin verdi. Diğer yandan, Rusya, Suriye’de vekalet savaşı yürüten Türkiye gibi aktörlerin savaşa doğrudan müdahil olmasının Suriye savaşını daha çabuk bitirilebileceğine inanıyor. Aslına bakılacak olursa, Rusya kendi rasyonel-askeri çıkarları için Türkiye’ye sınırlı bir kredi açarken ABD ise sonu belirsiz bir ihtimali sürdürmek için bu krediyi açıyor. Nitekim Erdoğan’ı Suriye savaşına sokarken ABD’nin yatırım yaptığı diğer bir olasılık savaşın Erdoğan’ın iktidarını sallayabilme ihtimaliydi. Bu anlamda pek başarılı olduğu söylenemez. ABD’nin Türkiye ile Suriye Demokratik Güçleri arasında bir denge gözetmek için sayısız sebebi var. Ama temel sorun şu: ABD’nin Türkiye’yi kontrol altında tutabilmek için elinde yeterli araçları yok.  

Türkiye’nin Cerablus operasyonundan görüldüğü üzere IŞİD hala Türkiye’ye karşı kayda değer bir direniş sergilemiş değil, El-Bab için ne kadar direneceği de meçhul. Özüne bakıldığında, Türkiye, Özgür Suriye Ordusu ve IŞİD, aynı İslami Hareketler ailesinin ses tonları farklı birer üyesi. O yüzden kendi aralarında minimum çatışma ile pazarlıklar yürütme ihtimalleri diğer tüm güçlere kıyasla çok daha fazla. Çünkü IŞİD için Türkiye ve ÖSO’ya toprak vermek demek, toplumsal ve siyasal olarak varlığını sürdürebileceği bir devir teslim anlamına gelebiliyor. SDF’ye kaybetmek ise belirli bir toprak parçasından silinmek demek. Diğer yandan, ÖSO ve Türkiye’ye karşı IŞİD’in direnmemesi demek -eğer külliyen strateji değiştirme kararı almamışsa- kendi sonunu kendisinin hızlandırması anlamına gelecek. IŞİD için, çevresindeki güçler arasında çatışmaları derinleştirerek, bu güçleri birbirine kırdırarak hayatta kalma taktiğinin elbette bir sırını var. O yüzden IŞİD’İn vereceği karar El-Bab’ı kimin alacağı konusunda belirleyici olacak. El-Bab için mücadele veren 3 aktör var: IŞİD, Türkiye ve SDF. IŞİD’in gerçekten kenti savunması durumunda SDF için ilerleyen zamanda El-Bab’ı almak askeri anlamda çok daha kolay olacaktır. Ama kısmi bir direniş göstermesi durumunda, hızlı ve maliyetsiz bir zafer, Suriye denkleminde Türkiye’yi hakiki bir oyuncu haline getirecek. Nitekim El-Bab ile Halep arasındaki mesafe oldukça az ve Cihatçı grupların rejime yeni bri cephe açması söz konusu olacak. 

ABD, Suriye savaşının bitmesini istese, ne Türkiye’de ne de Rojava’da Kürt Özgürlük Hareketi ile Türk Devleti arasında çatışmaların bu noktadan sonra devam etmesine izin vermeyebilirdi. Yeni bir çözüm sürecinin başlaması için ciddi bir irade ortaya koyabilirdi. Ama şu anda bu yönlü ciddi bir irade göremiyoruz. ABD’nin Türkiye’de Kürt meselesine yaklaşımı, herkesin kontrolünden çıkabilecek bir siyasi istikrarsızlığın engellenmesi temelinde şekilleniyor. Haliyle de Türk devletinin ilkesel Kürt düşmanlığını hem ABD hem de Rusya işlerine geldiği gibi kullanabiliyor. El-Bab hamlesinin Türkiye’yi yeniden bir oyuncu mu yapacağını yoksa tamamen batıracağını mı yakın zamanda göreceğiz. Ama tüm dış politikası ezilen bir halkın siyasi statüsüne düşmanlık yapmaya endeksli bir ülkenin attığı adımları rasyonel bir şekilde attığına inanmak pek akıl karı değil.