ABD’de ‘liderlik ve ideolojik kriz’ derinleşiyor
Dünya Haberleri —

.
"Heather Cox Richardson, İngilizce yayınlanan YouTube kanalında, İran'daki savaşın ABD siyasetine etkilerini ve Trump'ın bundaki rolünü değerlendiriyor."
- Richardson, ABD’nin liderlik krizi, ideolojik çatışma, kurumsal sorunlar ve jeopolitik risklerin aynı anda yoğunlaştığı bir süreçten geçtiğini söylüyor. Bu dönemi “her şeyin aynı anda çözülmeye başladığı bir an” olarak tanımlarken, nihai sonucun siyasi ve toplumsal tepkilere bağlı olacağını vurguluyor.
Derleme ve çeviri: Yeni Özgür Politika
Amerikalı tarihçi Heather Cox Richardson, Donald Trump’ın liderliği ve modern muhafazakârlığın yönelimi nedeniyle ABD’nin aynı anda hem siyasi hem ideolojik bir kırılma yaşadığını söylüyor.
Amerikalı tarihçi Heather Cox Richardson’a göre ABD, liderlik zafiyeti ile ideolojik gerilimin aynı anda yoğunlaştığı kritik bir dönemden geçiyor. Richardson, Donald Trump’ın son dönemdeki tutumunu ve modern muhafazakârlığın uzun vadeli yönelimini, ülkenin içinde bulunduğu krizin temel unsurları olarak değerlendiriyor.
Son gelişmeleri geniş bir tarihsel çerçeveye oturtan Richardson, İran’la tırmanan gerilimden iç siyasi karmaşaya kadar uzanan süreci 1930’lar ve Büyük Buhran sonrası dönemin mirasıyla birlikte ele alıyor. Mevcut tabloyu ise sert sözlerle özetliyor: “ABD Başkanı gözlerimizin önünde çöküyor.”
Trump öngörülebilir sonuçlar doğuruyor!
Richardson, Trump’ın son dönemdeki kamuoyu performansını, sosyal medya paylaşımlarını ve İran hakkında yaptığı yaklaşık 19 dakikalık konuşmayı odaksız ve etkisiz buluyor. Bu konuşma sırasında piyasalarda yaşanan dalgalanmaya dikkat çekerek, vadeli işlemlerin düşmesi ve petrol fiyatlarının yükselmesini güvensizliğin göstergesi olarak yorumluyor.
Jeopolitik arka planda ise ABD’nin İran’a yönelik saldırısının etkileri öne çıkıyor. Richardson, bu gelişmenin öngörülebilir sonuçlar doğurduğunu belirterek, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin petrol fiyatlarını yükselttiğini ve küresel istikrarsızlığı artırdığını ifade ediyor.
Diplomatik alanda ise dikkat çekici bir gelişmeye işaret ediyor: Fransa ve Birleşik Krallık öncülüğünde yaklaşık 40 ülkenin katıldığı bir toplantıya ABD’nin dahil edilmemesi. Richardson’a göre bu durum, uluslararası aktörlerin Washington yönetimiyle çalışmak yerine alternatif yollar aramaya başladığını gösteriyor ve küresel dengelerde kaymaya işaret edebilir.
İç politikada da çalkantı sürüyor. Savunma Bakanı Pete Hegseth’in devam eden bir çatışma sırasında Kara Kuvvetleri Komutanı Randy George’u görevden alması, Richardson’a göre son derece alışılmadık bir adım. Aynı gün Adalet Bakanı Pam Bondi’nin görevden alınması da siyasi gerilimi artırdı. Bu kararın, Jeffrey Epstein dosyalarının ele alınışı ve Kongre ile yaşanan anlaşmazlıklarla bağlantılı olduğu belirtiliyor. Bondi’nin yerine yardımcısı Todd Blanche’in getirilmesi bekleniyor.
ABD’de yürütme ile yasama arasında kriz
Bondi’nin Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi’nde ifade vermesi planlanırken, bazı milletvekillerinin görevden alınmasına rağmen süreci sürdürme kararlılığı dikkat çekiyor. Richardson, bunun yürütme ile yasama arasında yeni bir hesap verebilirlik krizine yol açabileceğini belirtiyor.
Kongre’de de yönetimle mesafe artıyor. Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson’ın bazı Cumhuriyetçilerin göçmenlik uygulamalarına ayrılan fonları kesme girişimine karşı temkinli yaklaşması, parti içindeki bölünmeleri ortaya koyuyor. Öte yandan Trump’ın önümüzdeki bütçelerde askerî harcamaları artırırken sosyal programlarda kesintiye gitmesinin beklendiği, ancak bu yaklaşımın geniş destek bulmasının zor olduğu ifade ediliyor.
Richardson, ekonomik tercihlerin sonuçlarına da dikkat çekiyor. 2025’te kabul edilen bir yasa kapsamında Medicaid’de yapılan kesintilerin yaklaşık 400 hastaneyi kapanma riskiyle karşı karşıya bıraktığını belirtiyor. Bir hastanenin inşasının yaklaşık 100 milyon dolara mal olduğunu hatırlatarak, İran’la yaşanan gerilim nedeniyle günlük askerî harcamanın 1 milyar doları aşmasının bu tercihleri tartışmalı hale getirdiğini savunuyor.
Göç politikası da eleştirilerin odağında. Myanmar’dan gelen görme engelli bir mültecinin New York eyaletine bağlı Buffalo kentinde sınır görevlileri tarafından terk edildikten sonra hayatını kaybettiği iddiası, sınır güvenlik kurumlarının uygulamalarını yeniden gündeme taşıdı. Olayın cinayet olarak kayda geçmesi, yetkililerin hesap verebilirliğine dair tartışmaları artırdı.
Richardson’ın analizinde en dikkat çekici bölüm ise modern muhafazakârlığın tarihsel kökenlerine ilişkin değerlendirmesi. Bu akımın başlangıcını, Franklin D. Roosevelt’in 1933’te başlattığı New Deal politikalarına karşı çıkan kesimlere dayandırıyor. Büyük Buhran sonrası federal devletin rolünü artıran bu programlara, özellikle savaş sonrası dönemde iş çevreleri, ayrımcı gruplar ve sosyal değişime karşı çıkan muhafazakâr çevreler tepki gösterdi.
Eisenhower’ın New Deal mirası
Richardson ayrıca Cumhuriyetçi Parti’nin tarihine dair çalışmalarında, bugünkü ideolojik ayrışmaların geçmişte bu kadar keskin olmadığını hatırlatıyor. 20. yüzyıl ortasında Güneyli Demokratların federal sosyal programlara karşı çıkarken zamanla Cumhuriyetçi Parti’ye yöneldiğini, buna karşılık Eisenhower gibi Cumhuriyetçi liderlerin New Deal mirasını büyük ölçüde benimsediğini belirtiyor. Bu durum, Amerikan siyasetinin geçmişte çok daha akışkan bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor.
1950’ler ve 60’larda Barry Goldwater ile şekillenen sınırlı devlet anlayışı, daha sonra Ronald Reagan ve George W. Bush dönemlerinde de etkisini sürdürdü. Richardson, bu çizginin “kendi kendine yeterlilik” fikrini idealize eden bir anlatıya dayandığını belirtiyor.
Trump’ın ise bu ideolojik hattı daha ileri taşıyarak somut politikalara dönüştürmeye çalıştığını ifade ediyor. Yakın zamanda yaptığı bir açıklamada federal hükümetin kreş hizmetlerini finanse etmemesi gerektiğini savunan Trump, bu tür hizmetlerin eyaletlere bırakılması gerektiğini söyledi. Richardson’a göre bu yaklaşım, sosyal harcamaları sınırlayıp askerî öncelikleri artıran klasik muhafazakâr doktrinin günümüzdeki yansıması.
Buna karşın Richardson, bu ideolojik projenin toplumsal gerçeklerle çeliştiğini vurguluyor. Amerikalıların büyük bölümünün sosyal güvenlik, sağlık ve çevre koruma gibi kamu hizmetlerine desteğinin sürdüğünü belirterek, siyasi hedeflerle toplumun beklentileri arasında büyüyen bir gerilim olduğuna dikkat çekiyor.
Sonuç olarak Richardson, ABD’nin liderlik krizi, ideolojik çatışma, kurumsal sorunlar ve jeopolitik risklerin aynı anda yoğunlaştığı bir süreçten geçtiğini söylüyor. Bu dönemi “her şeyin aynı anda çözülmeye başladığı bir an” olarak tanımlarken, nihai sonucun siyasi ve toplumsal tepkilere bağlı olacağını vurguluyor.
* Heather Cox Richardson, güncel Amerikan siyaseti hakkında gözlemlerde bulunmak için verileri ve tarihi kaynakları kullanan bir siyaset tarihçisidir.







