Henüz gençliğin baharındayken her birimiz atılmıştık amansız bir yola. Omuzlamıştık bir halkın kutsal davasını. Bin yılların tortuları vardı yolumuzda. Kutsallık ile lanetin içiçe geçtiği bir coğrafyada doğmuştuk. Rengimizi, dilimizi belirleyemezdik, onlar vardı zaten; hem de cennetin varsayıldığı mekanda. Çoğumuz çocukluğunu yaşayamadan atılmıştı zindanlara. Bu izbe yerleri ilk kez görmüştük. Bıyıklarımız içeride terledi. Yaşamı, “uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyenlerden öğrenmiştik.

Yıllar bizi, biz yılları kovaladık bu izbe yerlerde. Kaç bayramı ardımızda bıraktığımızı bilmiyorum. Zaten saymamız da imkansız, çünkü mevsimler zamansızdır içeride. Saymadık zamanı hiçbirimiz. Zaman mekanikti bizim için. Çünkü her birimizin ayrı bir zamanı vardı. Zira, zamanın babası olan Kronos’un düz-çizgisel anlayışına karşı baş kaldırmıştık, zamansız. Yemyeşil zamanları özlüyorduk bitimsiz. Kurşun, çalı-çırpının, efil efil esen rüzgarın narin, nazik sesini özlemiştik. Duvarların ardına atılmışsak da, vardı bir oyunumuz. Anılarımızı omuzlamıştık umut çiçeği gibi. “Anılar dal ister konacak” demiş bir şair. Ve Adalı, “Anılarıma ihanet etmeyeceğim” dememiş miydi?
Büyüdükçe olgunlaştık, olgunlaştıkça çoğaldık. Çokluğumuz varoluş gerekçemiz oldu. Zamanı avuçladık kalın ve soğuk duvarlar arasında. Yüreğimizi katmıştık, yürekli olan Adalıya. Kabardık dalgalar gibi, med-cezirler çizdik zamanlı, zamansız.
Evet koparıldık coğrafyamızdan. Özgürlük yürüyüşünün rehineleri olarak alındık. ‘Yolunuz Karabük’ dediler. Duymuştuk bu kentin adını demir-çelikten dolayı. Sporla ilgisi olanlarımız ise büyük bir para karşılığında Fenerbahçe’ye transfer olan ve sonra da şike yaptığı iddiası ile davalık olan Eminike’den biliyorlardı. Tam onaltı saat, onbeş dakika sonra kente ulaşmıştık ve yeni mekanımıza konulmuştuk.
İki ay sonra ise dizimdeki rahatsızlıktan dolayı hastaneye sevk edildim. Hastaneye gideceğim gece saat oniki buçukta söylendi. Sabah erkenden kalktım. Koridora çıktığımda saat dokuzu geçiyordu. Malum cezaevi yeni açılmış ya! Belli işlemlerden ve bileklere takılan kelepçelerden sonra ring denilen araca bindirildik. Biner binmez aklıma “Mavi Ring” olayı geldi. Hüseyin Eroğlu ve yoldaşlarını bir kez daha andım.
Bir arkadaşımla beraber koyulduk yola. Daha önce gece geldiğim için yolu ve çevreyi görememiştim. Küçücük pencereden etrafı seyre daldım. Cezaevi bir tepenin üzerine inşa edilmiş. Tıpkı Hasan Sabah’ın Alamut Kalesi gibi. Etrafı hep dağ. Dağları görünce bir nebze de olsa içim rahatladı, derin bir nefes aldım. Dağdı bizi koruyan. Dağdı bizi koynunda saklayan. Korumuştu bizi cömertçe. Adımız çıkmıştı dağlıya bir kere. Baktıkça dağa, dağ benleşiyor, ben dağlaşıyordum. Nice medeniyete beşiklik etmişti, nice kahramanı bağrında saklamıştı dağlarım.
Yirmibeş dakika sonra ulaştık hastaneye. Ben şehre, şehir bana uzaktı. Caddeler bana yabancı, ben onlara yabancı. Şehir de dağın ortasında kurulmuş. Varsa tarihinde direnişçilik bilmiyorum ama, caddelerde gördüğüm sarkık bıyıklılar birçok şeyi açıklıyordu. Ne tuhaf ama, bir bayrak dışında bayrak görmedim, şehirde. Hiçbir dağ ve bayırda da slogan yoktu. Oysa coğrafyamın en güzel yerlerinde ‘Ne mutlu Türküm’ diye başlayan sloganlarla doluydu. Dağ, bayır ve çayırlarımız bile bayrak ve sloganlarla doluydu. Neden gözüme sokuluyordu bunca bayrak ve slogan. Neden, neden?..
Ringte sıramı beklerken, etrafı seyretmeye başladım. Karşımda küçük bir büfe hayli işlek. Havanın soğukluğundan olsa gerek, çaylar çok rağbet görüyor. Nerede eski günler, içerdik ince belliden kaçak çayları. Kırtlama derdik topak şekere. Zaman mı değişmiş, biz mi? Çözemedim bu düalistliği. Varlığımı sunmuştum varlığı olan sonsuz usuma. Döndüm bir kere daha alemin dünyasına. Ringin tozlu kokusu dayanılmaz. Tek sığınağım, ringin küçücük camlı pençeresiydi. Tam o anda iki genç geldi. Biri kadın, biri erkek. Kardeş olmaları büyük bir olasılık. Kim bilir, ne dertleri vardı! Ring tam büfenin önünde durduğu için büfeye gelenleri, önünde duranları, geçenleri ve yaşananları görme açım çok net.
Gelip geçenleri bırakıp iki gence bakmaya başladım. Seslerini duymam imkansız. Ama ateşli ateşli tartıştıkları belli. Acaba ne için tartışıyorlar diye merak ediyorum. Erkek iki de bir elini çantaya atıyor, kadın da habire çekiyor. Belli bir yalvarmadan sonra genç kadın çantayı açtı. Sıradan bir çantanın içinden bir cüzdan çıkardı. Görüş açım o kadar net ki, açılan küçük çantanın içini görüyorum. Kadın çantasını açtığında erkek elini aceleyle atarak sarımsı bir banknot aldı eline. Kadın da ansınız erkeğin elinden parayı çekti. Tartıştılar uzun uzadıya. Erkek yalvar yakardı. Kadın ise parayı avuçlarında sıkıyordu. Erkek inanmayacak olacak ki, kadın çantayı bir kez daha açtı. Erkek çantayı tersyüz etti, ama başka para bulamamış olacak ki, yüzü asıldı. Erkeğin yalvarmalarına dayanamayan genç kadın, elindeki parayı geri verdi. Keşke o kareyi fotoğraflayabilseydim. Gözleri parlayan erkek, hemen büfeye yöneldi. Merakla bekliyordum, gencin ne alacağına dair. Yaklaşık yirmi yıldır parayla haşır neşir olmadığımdan dolayı gencin büfeciye uzattığı paranın miktarını bilmem imkansızdı. Ama yaşananlardan çıkardığım kadarıyla öyle yüklü bir para olmadığı kesindi.
Önü büfeye, arkası bana dönük olan erkek birden dönünce, elinde pet şişeye konulmuş bir çay ve bir de küçük boy pet şişe su olduğunu gördüm. Neden sadece çay ve su? Onca söz ve yalvarma bir çay ve su üzerine miydi? Ama hayır, lanetli yoksulluk aldırtmamıştı iki bardak çayı. Çünkü gençler sırasıyla yudumluyorlardı çayı. Öyleki erkek yudumlarını fazla aldığı zaman, kadın hemen elini atıyordu bardağa. Ekonomik rakamların tersiydi, gördüklerim. Güçlü ülke, güçlü ekonominin tersiydi yaşananlar. Zira dünyanın en kolay şeyi ekonomik rakamlarla oynamaktır. Gerçeklik ya da yaşamın hakikatı bambaşkadır. Yaşamın geçekliği, vatandaşın yüzüne yansıyan mutluluktur.
Yanımdaki arkadaş beni dürtünce, kaçırdım çayın son yudumunu! Ama kazındı hafızama çay ve yoksulluk! Varsın iktidar oynasın ekonomik rakamlarla. Ben gözlerimle gördüklerime inanırım. Güvenirim anılarıma ve hafızama. Hafızama kazındı pet şişede içilen çay ve yoksulluk... Yokluğun ve yoksulluğun gözü kördür derler, hayır, gözü kör olan insanları o duruma sokan iktidar elitleridir. Körlük bizi buraya sürgün eden ve yoksunluğun pençesinde yüzen bir bardak çaydır.
* T Tipi Kapalı Cezaevi, Karabük