
AKP’nin tüm oyalama taktikleri ve tasfiye politikalarını PKK’de kendi cephesinde değerlendirdi. Daha sonra tekrar 1 Haziran hamlesiyle birlikte çatışmalı sürece girildi. Elbette sancılı bir süreç yaşandı. Ölümler oldu. Ancak bu çatışmalı sürecin başlanması ve kayıpların yaşanmasında, doğrudan AKP hükümeti sorumludur. Bilinçaltında bir samimiyetsizlik söz konusuydu. Daha sonra AKP bizzat kendi yetkili elemanlarını devlet adına İmralı adasına gönderdi. Devlet ve hükümet adına Abdullah Öcalan’la görüştüler ve ateşkesin ilan edilmesi yönünde istekleri oldu. Zaten bu görüşmeleri hükümet reddetmiyor. Öcalan bir mektup yazıp devlet yetkililerine teslim etti. Bu mektup devlet tarafından Kandil’e ulaştırıldı. Böylece PKK tek taraflı olan ateşkesi tekrar ilan etti. Öcalan’la yapılan görüşmelerde de müzakereler başlatılacak umutları tüm Türkiye’de en üst seviyeye ulaşmıştı. Nitekim Öcalan görüşme notlarında da bunu belirtiyordu.
İkinci açılım ve seçim süreci boyunca ne koster bozukluğu ne de hava muhalefeti bahanesi vardı ve avukatları Öcalan ile her hafta görüşebiliyorlardı. Tüm bu görüşmeler de neredeyse her hafta, devlet bilgisi dahilinde kamuoyuna açıklıyordu avukatları tarafından. En son devlet yetkililerine; demokratik çözüm temelinde protokollerin sunulduğunu kamuoyunda deklare edildi. Barıştan yana olan, demokratik-aydın-yazar-akademisyen vb. bu yönde büyük umutlar oluştu. Bu yönlü tüm demokrat kesimler Kürt sorununa ilişkin, perspektif sundu. Yazılar yazıldı, açık oturumlar oldu. Artık Kürt sorunun diyalogla demokratik zeminde çözülebileceğine herkes mutabıktı. Halbuki madalyonun diğer yüzünde “katı” bir tasfiye söz konusuydu. Seçim süreci boyunca devlet yetkilileri hükümet adına sık sık Öcalan’la görüşüyorlardı. Doğal olarak da Öcalan pratik adımlar atılmasa “ben aradan çekileceğim” diyordu. 12 Haziran seçiminden sora da öyle oldu. Aslında her şeyin birer oyalama taktiğinden ibaret olduğunu anladı ve aradan çekildi.
Doğrusu AKP’nin gerçek yüzü sadece Kürt halkı nezdinde deşifre olmadı. Tüm Türkiye’de barıştan yana olan kesimlerde de deşifre oldu. Dolayısıyla Öcalan’la görüşmeler kamuoyunu ilgilendirdiği kadar takip edilmekteydi; artık kimsenin bu ülkede kanın akmaması istemediği içindir ki AKP’ye yüzde 50 oy verdi. Gel gör ki AKP hükümeti kendisine verilen tüm fırsatları boşu boşuna heba etti. Sanki PKK gerçeği bir tek AKP döneminde ortaya çıkmış; bu kadar tasfiye konusunda ısrar ediyor. Nice hükümetler gelip-geçti; hepsi de tabela partisi haline geldi. Bunun sebebi de PKK gerçeğidir. Ülkede var olan Kürt sorunu gerçeğidir. Sen bu gerçeğe yüzeysel yaklaştığın sürece, PKK gerçeğini görmediğin sürece, Kürt halkının temel sorunlarını görmediğin sürece, daha doğrusu görmezden geldiğin sürece, Ateşe hep körükle yaklaşmaktan ve daha da alevlendirmekten başka bir şey yapmazsın. Kürdistan’daki serhıldanları, Kürt halkının “Barış, kardeşlik” haykırışını yandaş medya aracılığıyla gizleyebilirsin, siyasal soykırım operasyonlarını aynı şekilde sansürleyebilirsin. Bunun daha beterini bu halk 1990’larda yaşadı. Ama diz çökmedi, yılmadı, yorulmadı, direndi “direne direne kazanacağız” hasretiyle yola çıktı. 12 Haziran seçimleri sonrasında şöyle bir tablo oluştu:
1. Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesini ve Türkiye’nin çatışmasızlık ortamına kavuşmasını sağlayacak aktör ve tek muhatap Abdullah Öcalan’ın avukat görüşü sudan bahanelerle kesildi. Bununla beraber bir tutuklu ve hükümlünün en temel hakkı olan aile görüşü dahi içi boş gerekçelerle engellendi. Nitekim bu temel haklar uluslararası normlarda Türkiye’nin de imzasını taşımaktadır. Kaldı ki Öcalan sıradan bir hükümlü değil.
2. Sınırötesi hava harekatı başlatıldı. Bu hava saldırısında Kortek’te Solin bebek dahil aynı aileden yedi Kürt katledildi. Siyasal arenada da tekrar KCK adı altında siyasal soykırım operasyonları tüm legal alanda başlatıldı. BDP’nin yüzlerce kadrosu, belediye başkanlarını tutukladılar. Halen de durmaksızın Kürtlerin tüm kurum ve kuruşlarına yönelik baskın ve fişlenme söz konusudur.
3. Asrın Hukuk Bürosu’nda Öcalan’ın avukatlığını yapmış ve yapmakta olan onlarca avukat gözaltına alındı ve bunlardan 36’sı KCK adı altında tutuklandı. Bizzat devletin bilgisi dahilinde, İmralı’ya giden avukatlar, aynı zamanda da görüşmeleri cezaevi idaresi tarafından kayıt altına alıp MİT ve Adalet Bakanlığı’na gönderilmişti. Söz konusu Adalet Bakanlığı-MİT ve cezaevi idaresiz bizzat AKP hükümetine bağlı olan kurumlardır. Acaba bu kadar teknik ve kayıtlar söz konusuyken Kandil’e bilgi gitmesi mümkün müdür? Hangi vicdan ve ahlak avukatların tutuklanmasını meşru kılar. Bu koşullarda ancak devletin kendisi Kandil’e bilgi götürebilir.
4. Kürtlerin ve ezilenlerin sesi olan Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı, Demokratik Modernite dergisi gibi kuruluşların büroları basıldı. Onlarca gazete ve dergi çalışanı, yazar, akademisyen gözaltına alındı ve bunların çoğu tutuklandı. Yani vicdan sahibi olan, Kürtlere sempati duyan, hatta sokakta Kürtlere bir selam dahi verilene, gözdağı, tehdit, şantaj ve gözaltı uygulamalarıyla karşı karşıya kalıyor. Prof. Büşra Ersanlı ve uluslararası arenada tanınmış demokratik yönleriyle bilinen Ragıp Zarakolu, bu insanlar nerede KCK’li oldular. Elbette bu sadece bir örnektir. Bu insanların hepsi, kısaca KCK kapsamında tutuklanan ve tutuksuz yargılanan tüm insanlar hepsi Öcalan şahsında rehin alınmıştır. Bunu böyle okumamız gerekir.
Diğer bir ayağı; Kürt Özgürlük Hareketini bütün kurum ve kuruluşlarıyla tasfiye etme savaşıdır. AKP hükümeti; bunun içindir medya patronlarıyla özel bir toplantı gerçekleştirdi. Doğal olarak da bir medya ahlaktan ve vicdandan yoksun olunca kirli savaşın birer parçası haline gelebiliyor. Uludere’de 34 insanımız katledildi. 12 saat boyunca medya sessiz kaldı. Neden? Çünkü generallerin mikrofonlu erleri olunca, bu haberi yayınlamak için de izin almaları gerekiyordu. Bu nasıl vicdan ve imandır, bir ülkede kendi sivil vatandaşını acımasızca savaş uçaklarıyla, dünyanın en ilerlemiş tekniğiyle vuruluyor. Bir özür dileme gereği dahi duymuyor! Oysa başka ülkelere seferberlik içine girip sözde gözyaşı dökebiliyorlar. Eğer gerçekten dökülen gözyaşları samimiyse dökülsün. Kimsenin duygusal iç dünyasına karşı bir derdimiz yok. Zaten mücadelemizin temel felsefesi ezilen ve mazlum halklardan yana olmaktır. Ama gel gör, kendi pratikleri bu yönde kendilerini ele veriyor.
Medyadan bahsetmişken biraz daha açmak istiyorum; görsel medyanın saldırısı iki yanlıdır. Bir yandan baskıcı mesajlar içeren saldırılarla halkı yapay gündemlere odaklarken, devlet faaliyetlerinin ayrıntılarını ve boyutlarını demokratik süreçlerden ve halktan gizleyerek siyasal cinayetlere ve ihanete suç ortağı olur. Türk toplumu, analitik olmaktan ziyade vizyonist bir yapıya sahiptir. Yani olayları analiz etmek, incelemek, araştırmak yerine, görerek yüzeysel değerlendirme metotlarını seçmektedir. Bu da beraberinde iktidar ve çoban-sürü ilişkisini getirir. Bu açıdan kirli savaşın en önemli ayaklarından biri de medyadır. İşte bu kapsamda tek taraflı bir medya için, tüm demokratik basın ve yayına cezaevlerine atılıyor. Maksat daha fazla öldüreyim, tasfiye edeyim ve her türlü kirli politika yürüteyim. Nitekim Roboskî’deki katliamın amacı da buydu. “Hele bir katliama girişeyim etkisi-tepkisi nedir” mantığı var. Ama görüldü ki Kürt halkı Roboskî’deki katliamdan sonra birbirine daha çok kenetlendi. Hükümetin ve devletin maskesini bu defa çok kötü düşürdü. Yazımım bir filozofun sözüyle bitirmek istiyorum: Trajik bir olay, ikinci kez yaşanırsa trajikomik olur…
* Tokat T Tipi Cezaevi