Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihi dış hegemonik güçlerden bağımsız değildir. Sıkı bağlılık içinde özenle oluşturulmuş „özel valilik“ statüsündedir. Türkiye’nin kritik kavşak noktasındaki konumu, uluslararası hegemonik dengenin özgün bir yansımasını gerekli kılmaktadır. Keskin bağımsızlık idealarına rağmen hegemonik sistemin en çok tahkim edilen, sarsılmamasına özen gösterilen bağımlı ülkesi, ulusu ve ulus-devletidir. Kapitalist hegemonik sistem doğru çözümlenmeden Türkiye doğru çözümlenemez. Tersi de geçerlidir. Sistemin evrensel çözümü Türkiye çözümüdür. Böylelikle soykırım gerçekleri doğru çözümlenir.
AKP hükümetinin damgasını vurmaya çalıştığı Cumhuriyetin temel kurgulanışı değişmemekle birlikte, hegemonik sistemin yeni baş düşman tespitine göre kısmi bir dönüşüme uğratılmaktadır. 1920’lerdeki laik, milliyetçi Cumhuriyet esas olarak İsrail’e giden yolda bir ön oluşum iken 2000’lerde İslam radikalizmine, İran ve Arap milliyetçiliğine İsrail’e yönelik tehdit olmaktan çıkarmaya yönelik bir Ilımlı İslam Türk Cumhuriyet’e dönüştürülmek istenmektedir. CHP’nin damgasını Birinci Cumhuriyet döneminde, laik-ulusçu devletle esas olarak toplumda egemen olan İslam ümmetçiliği tasfiye edilmek istenmiştir. 600 yıllık İslami hegemonik güç olan Osmanlı sultanlarının aynı zamanda halife ünvanını da ellerinde bulundurmaları, Cumhuriyete güçlü bir İslami-ümmetçi miras bırakmıştır. İslam aleminde bu İslami ümmet bütünlüğü korundukça İngiliz hegemonyasının ve bunun ön çekirdeği olarak İsrail’in inşası son derece güç olacaktı. Laik, ulusçu CHP diktatörlüğündeki cumhuriyete biçilen rol bu ümmetçi bütünlükte parçalanmaya giden yolu açmaktı. İngiltere ulus-devlet silahını bu amaçla dünyanın birçok köşesinde kullanmıştır. Ortadoğu için de son derece gerekli ve etkin bir silah olacaktı.
Cumhuriyetin demokratik ulus temelinden kopartılıp katı Beyaz Türk ulus-devlete acele ve çok kanlı olarak dönüştürülmesi ancak bu stratejik rolü ile izah edilebilir. Daha sonraki kilometre taşı niteliğindeki gelişmeler, bu strateji doğrultusunda olacaktır. 1920’lerdeki ulus-devlet olarak Cumhuriyetin önüne konulan ikinci misyon, Sovyet Rusya’nın Ortadoğu’ya yönelik yayılmasını ve ayrıca Cumhuriyet Türkiye’sinde komünizmin gelişmesini önlemeye yönelikti. İç ve dış politikası esas olarak bu iki temel amaca göre şekillenmişti. Denetleyici güç İngiltere idi. 1979’da İran İslami devrimi ve Afganistan’daki aynı tarihte başlayan Sovyet Rusya işgali bölgede tesis edilen ulus-devlet dengesini kökten sarsmıştı. Birinci Cumhuriyet döneminde Ortadoğu’da İngiliz ve ABD himayesinde ulus-devlet dengesi İsrail bağlamında tamamlanmıştı. Eksik halka Kürt ulus-devletiydi. O da kurulma aşamasındaydı. Şu hususu önemle belirtmek gerekir ki 1979 İran İslami devrimi ve Sovyetlerin Afganistan işgaline kadarki süreç Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında (müttefikleri İngiltere ve ABD ile ortak olarak) ulus-devlet dengesine varılmıştı. Ortadoğu’daki ulus-devletçiliğin öyle idea edildiği gibi bağımsız ulus gereği olmayıp kapitalist modernitenin bölgedeki hesaplara uygun olarak düzenlendiğini, İsrail’in hegemonik çekirdek güç olarak varoluşunu gayet iyi izah etmektedir. Ortadoğu’da ulus-devlet sistemi İsrail’in gerçekleşmesinin ön koşulları niteliğinde olup hegemonyanın dolayısıyla İsrail’in varlığının süreklilik kazanması için gerekli bir sistemdir. Sistemin bu mantığı Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin minimalizmi de gayet iyi açıklamaktadır.
1979’lardan itibaren sisteme yönelik iki kanaldan gelen tehdit (Sovyet Rusya ve İslami İran’dan) Türkiye Cumhuriyeti’ndeki dönüşümün temel dış nedeni olmakla birlikte, içte de demokratik ulus muhalefeti üst boyutlara varmakla tehdit teşkil etmekteydi. Bu iki tehdit nedeniyle zaten güçlü bir konumda olan Gladio çerçevesinde 12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleştirilmesi sistemin vazgeçilmez çıkarları gereğiydi. Birinci Cumhuriyet döneminin laik, ulusçu ideolojisi yeni tehditler nedeniyle yetersiz kalmaktaydı. Türk-İslam sentezi her iki tehdidi önlemek açısından gerekliydi. İkinci Cumhuriyet döneminin resmi ideolojisinin Türk-İslam sentezi olarak geliştirilmesi bu bağlamda anlamını bulur. İran İslam radikalizmine karşı Türkiye’nin ılımlı Türk-İslam sentezciliği ile yanıt verilecekti. Ayrıca demokratik ulus hareketleri de faşist terörle imha edilecekti. Gladio’nun denetiminde esas olarak bu iki yönlü iç ve dış tehditlere karşı böylesi bir darbe cumhuriyetiyle-İkinci Cumhuriyetle yanıt verilecekti. Uygulamalar da bu yeni ideolojik konsept temelinde oldu. AKP, 1980’le başlayan İkinci Cumhuriyet döneminin daha yaygın ve oturmuş aşamasının hegemonik partisi olarak tasarlandı. İkinci Cumhuriyet’in temel iç ve dış politikalarına bağlı ama artık hegemonyasını tamamlamak isteyen bir partisi, bir nevi İkinci Cumhuriyet’in CHP’si olarak kurgulandı. Geçen 9 yıllık uygulamalar bu ifadeyi doğrulamaktadır.
Günümüzde AKP’nin İsrail’le yaşadığı yapay çelişkiler şaşırtmamalıdır. Aralarında hiç çelişki olmadığı da idea edilemez. Fakat bu çelişkiler aynı hegemonik sistem içinde çözülebilir çıkar çelişkileridir. Birinci Cumhuriyet döneminde de Proto-İsrail olarak ciddi ve kanlı geçen çelişkiler yaşanmıştı. Genç Türk bürokrat burjuvazisi, Yahudi sermayesiyle olan ittifakını sürekli kendisinden yana yontmaktaydı. Yahudilerin, Masonların payını sürekli azaltmak istiyordu. Maliyeci İngiliz yanlısı Cavit’in (İTC’nin önde gelen liderlerinden) 1926’da idamından 1943’te Varlık Vergisi adı altında el koymalara kadar varan birçok uygulama Yahudi sermayesini sürekli kırpma amaçlıydı. Tüm bu olaylara rağmen Türk Yahudiliği sistemin ideolojik, politik ve ekonomik yapısına hep damgasını vuran belirleyici güç konumunda kaldılar. Ordu ve dış politikada da ağırlıkları hep belirleyici olmuştur. AKP ile Türk burjuvazisinin yeni bir kanadı Konya ve Kayseri merkezli Anadolu özel sermayesi, Yahudi sermayesinden ve devletteki (Birinci Cumhuriyetteki) gücünden daha fazla pay istemektedir. ABD-İngiltere-İsrail üçgenin Ortadoğu’daki hegemonyasına hizmet etmek için bizzat bu üçlü tarafından oluşturulan AKP, hegemonyaya hizmet karşılığında payını arttırılmasını istemektedir. Bunun yolu da ordunun kendisine yönelik vesayetinin hafifletilmesi, kendisine karşı yeni darbelerin düzenlenmemesi ve Ortadoğu’daki sömürü pastasından daha fazla pay ayrılmasını istemektedir. İsrail, bu yeni yetme Anadolu burjuvasını biraz aşırı bulmaktadır. Taleplerini kıstırmasını beklemektedir. Ayrıca „bölgesel güç“, „küresel güç“ teranesinde bulunmasını fazla abartılı bulmaktadır. Bölgede ve dünyada kimin hegemon olduğunu doğru okumasını istemektedir.
AKP’ye biçilen rol, İran Şii milliyetçiliği ile Arap radikal İslamcılığının ve laik milliyetçiliğini yumuşatıp hegemonik sistemle entegre etmektir. Bunun için ordu ve dış işlerinde bir rol tanıdıkları açıktır. AKP de bu rolü oynuyor. Bu kısmi ilişki ve çatışma görüntüsü, danışıklı dövüştür. Ama pay artırımına ilişkin çelişkileri gerçektir fakat sistem içinde çözülebilecek çelişkilerdir. Orta ve uzun vadede AKP’nin hegemonik sistemle tam uyumu kaçınılmazdır. Dik kafalılık edip hele İran’la ve radikal İslam’la, hatta ılımlı İslamcılıkla ittifak kurup hegemonik sistemi zorlarsa, eski seleflerinin ve CHP’nin başına gelenlerden farklı bir durum yaşamayacaktır. Türkiye’nin, sistemin zayıf halkası olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kopma ihtimali zayıf bir olasılık değildir. Kopma iki eksende gelişebilir. Birinci eksen eğer aldatmaca değilse İran’la, Suriye ile, hatta Rusya ve diğer BRİÇ ülkeleriyle (Brezilya, Hindistan, Çin) geliştirmek istediği eksen kayması olarak da yorumlanan küresel güç olmaya kadar varan güçlü bir bölgesel güç olma, böylelikle İsrail, ABD, İngiltere ve AB hegemonyasına karşı çıkma yoludur. İmkânsız olmazsa da mevcut Türkiye Cumhuriyeti öz varlığı ve somut dengeleri itibarıyla çok zor geçilebilecek bir yoldur. İkinci kopma eksenine giriş demokratik ulus temelindeki cumhuriyetin ulusal kurtuluş ittifaklarının güncelleşmesiyle mümkündür. Kapitalist moderniteden kopmayla sonuçlanabilecek bu yolda ulusal ve bölgesel düzeyde yaşanan temel sorunlar ancak demokratik moderniteyle köklü çözüm şansına kavuşabilir.