Kuzey ve Doğu Suriye’de savaş bölgelerinden askeri gücünü çeken ABD, içinde Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanının da olduğu en üst düzeyli bir heyetini Türkiye’ye gönderdi. Acaba ABD gerçekten taraf mı değiştiriyor? Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile ilişkilerini tümden keserek tamamen TC’nin yanına mı geçiyor? Daha doğrusu, şimdiye kadar her iki güçle yürüttüğü ikili ilişkilerine son vererek, mevcut savaş durumunda tamamen AKP-MHP-DAİŞ cephesinde mi yer alıyor? Yoksa ABD Başkanı Trump’ın ifade ettiği gibi, genelde Türklerle Kürtler, TC ile PKK ve dar anlamda TC ile Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında arabuluculuk yapmaya mı çalışıyor?

Kuşkusuz bu sorunun cevabını mevcut ABD Heyetinin Türkiye ziyaretinin sonucu belirleyecek(*). ABD Başkanı Trump’ın üçüncü olasılık olarak önüne koyduğu arabuluculuk girişiminin başarılı olup olmayacağı görüşmeler sonucunda belli olacak. Dikkat edilirse, mevcut haliyle her iki olasılık da gerçekleşebilir durumdadır. Yani ABD Yönetimi arabulucu da olabilir, tamamen TC tarafında saf da tutabilir. Zaten ikili ilişkileri güçlüdür ve NATO içinde birliktedirler. Bu nedenle, TC Devletinin Kürtlere karşı yaptıklarına bir yanıyla ABD de ortaktır. Yani zaten ABD Kürt sorununun içindedir.

Bu bakımdan, ABD Başkanı Trump’ın “İki yüz yıllık bu savaşın içinde olmak istemiyoruz” belirlemesi doğru değildir. Evet, Kürtler üzerinde işgal ve soykırım saldırıları 1806’dan beri iki yüzyılı aşkın bir süredir devam etmektedir. Bunu 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu yürütürken, 1920’den bu yana da Türkiye Cumhuriyeti Devleti yürütmektedir. Kürtler başta olmak üzere Ermeni ve Asuri-Süryani halklarının ulusal gelişimi engellenmeye ve bu halklar soykırıma uğratılmaya çalışılmaktadır. ABD Başkanı Trump’ın sözünü ettiği “İki yüzyıllık sonu gelmeyen savaş” bu olmaktadır.

Diğer yandan, kendi tarihi iki buçuk asrı bulan ABD’nin böyle bir sorunun ve savaşın ortaya çıkmasında kuşkusuz herhangi bir sorumluluğu yoktur. Dahası Kürdistan’ı bölüp parçalayan ve Kürtleri soykırım altına alan uluslararası anlaşmaları en geç ve isteksiz imzalayan devletin de ABD olduğu bilinmektedir. Elbette bu durum, küresel kapitalist sistem tarafından yaratılan Kürt sorunu karşısında ABD’ye pozitif bir pozisyon kazandırmaktadır. Bir yanıyla söz konusu sorunun çözümünde ABD’nin etkili olabileceği biçiminde bir izlenimi her zaman doğurmaktadır.

ABD de zaman zaman bu yönlü hareket etmiş ve politika izlemiştir. Ancak genel planda ve özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra dünya genelindeki rolü ve TC ile ilişkileri çerçevesinde hem daha çok bu sorunun içinde olmuş ve hem de sorunun çözümsüzlüğü yönünde rol oynamıştır. Bu gerçeğin de iyi bilinmesi ve doğru bir biçimde ortaya konması gerekir. Bu nedenle, bir kere ABD Başkanı Trump’ın “İki yüzyıllık bu savaşın içinde olmak istemiyoruz, ne halleri varsa kendileri görsünler” demesi doğru değildir. Çünkü, İkinci Dünya Savaşından bu yana zaten ABD bu savaşın doğrudan içindedir ve TC Devletinin işgal ve soykırım politikalarına destek vererek olumsuz rol oynamaktadır. Böyle olmaması için ABD’nin küresel politika yürütmekten vazgeçmesi gerekir ki, sistemin mantığı gereği bunun da mümkün olmayacağı açıktır.

ABD’nin küresel ve bölgesel politikası gereği yakın geçmişte daha çok Güney Kürdistan’la ilgili ve ilişkili olduğu bilinmektedir. Fakat bu alanda da fazlasıyla çıkarcı ve çelişkili davrandığı açıktır. Sovyetler Birliğine karşı mücadele gereği Saddam Hüseyin Yönetimi karşısında bir dönem Kürtleri desteklese de, 1975 sürecinde yüz üstü bıraktığı ortadadır. Yine Güney Kürdistan Bölge Yönetiminin 2017 güzündeki referandum girişiminde de Kürtlere karşı tutum almaktan geri durmamıştır. 1947 yılından bu yana merkezi İran Yönetimi karşısında Kürtlere yönelik politikası da bundan pek farklı olmamıştır.

ABD’yi mevcut olumsuz politik pozisyondan çıkarma doğrultusunda DAİŞ ve Şam yönetimi karşısındaki Kürtlerle ilişkileri çok önemli bir tutum olarak görülür ve değerlendirilirken, 7 Ekim sabahı bu politikayı sonlandırma anlamına gelen Rojava’dan askerlerini geri çekme ve TC’nin işgal saldırılarına kapı açma tutumu, tekrar tüm bu ABD yaklaşımlarını sorgulama gereğini ortaya çıkarmıştır. Dikkat edilirse, mevcut ABD Yönetimi de, geçmişte farklı ABD Yönetimlerinin diğer Kürdistan parçalarında izlediği kaypak politik tutumun bir benzerini Rojava Kürdistan parçasında izlemektedir. Böylece de yaratmaya çalıştığı olumlu izlenimi tekrar kendi eliyle yok etmekte, Kürtler ve politik ortam nezdinde güvenilmez durumuna düşmektedir.

Demek ki Kürt-Türk savaşının ve Kürt sorununun ortaya çıkartılışının başında ABD’nin herhangi bir sorumluluğu olmasa da, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD tamamen bu sorunun içindedir ve en ağır sorumluluklardan birine sahiptir. Bu bakımdan ABD zaten bu sorunun ve savaşın içindedir. Dolayısıyla sanki dışındaymış gibi gösterilmesi doğru değildir. Böyle bir yaklaşım, aslında ABD’nin sorunun içindeki olumsuz pozisyonunu gizleme amaçlı olmaktadır. Halbuki ABD hem sorunun içindedir ve hem de bazen çözümleyici izlenimi verse de esas olarak çözümsüzlükten yana olup olumsuz rol oynamaktadır. İşte bu gerçeği görüp de burada düzeltme yapmak ABD politikalarını tutarlı hale getireceği gibi, birçok sorunun çözümünün de önünü açabilir.

Şimdi “Güvenli bölge yaratıyoruz” derken, bir anda 7 Ekim sabahı söz konusu bölgeden ABD askerlerini çekmeye başlaması, başta Kürtler olmak üzere o bölgede yaşayan haklar açısından gerçek anlamda bir tuzak olmuştur. Nitekim buna dayanarak AKP-MHP faşist iktidarı 9 Ekim işgal ve soykırım saldırısını başlatmış ve bölge yeniden kan gölüne dönüşmüştür. Kutsal kitapların cennet olarak tanımladığı Fırat-Dicle arasındaki verimli topraklar halklar açısından yaşanılmaz hale getirilmiştir. Tabi ABD’nin geri çekilme kararı tüm DAİŞ karşıtı koalisyonu etkilemiş ve nitekim tüm güçler kendini geri çekerek DAİŞ karşıtı koalisyonun dağılması durumu ortaya çıkmıştır. Bu da DAİŞ çetelerinin tutuldukları yerlerden kaçmasını ve yeniden halklara ve Kürtlere saldırmasını doğurmuştur.

Mevcut ABD Yönetiminin izlediği bu tutarsız politikaları bölge halklarına ve DAİŞ karşıtı koalisyona anlatması zordur. Her ne kadar ABD Başkanı Trump “Biz bu işin içinde değiliz” dese de, yaşanan dokuz günlük savaşın ve katliamların baş sorumlusunun ABD Yönetiminin izlediği politikalar olduğu açıktır. Bu politikalara dayanarak AKP-MHP faşizmi söz konusu vahşi katliamları yapabilmektedir. Bunu önleyebilmek için Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetiminin Şam Yönetimi ile geliştirdiği sınır güvenliğini sağlama kapsamındaki ilişkiler ise, ortamı daha karışık ve içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Peki şimdi ne olacaktır? Kuşkusuz tüm Kürtlerin ve halkların desteğini alan Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi direniyor ve bu direnişin zaferinin tüm insanlık için faşist soykırımcılıktan kurtuluşu getireceği görülüyor. İşte bunu mevcut ABD Yönetimi de gördüğü için, tümden dışlanmamak amacıyla mevcut arabuluculuk dediği girişimi gündeme getiriyor. Yani faydacı bir girişimdir ve Trump Yönetiminin tutarsızlığı bu biçimde düzeltilmek istenmektedir. Ne kadar sonuç vereceği de tam belli değildir. Fakat gerçekten tutarlı davranması durumunda ABD Yönetiminin bu girişimden sonuç alma ihtimali vardır ve daha fazla kan akmasını önlemek açısından bunu da önemsemek gerekir.

Kürt sorununun ortaya çıkartıldığı dönemdeki ABD duruşu, mevcut haliyle bu sorunu çözmek için Türklerle Kürtler arasında arabuluculuk yapma imkanını ABD’ye vermektedir. Diğer yandan, NATO ve ikili ilişkileri nedeniyle TC’ye yeni politikalar kabul ettirebilecek tek devlet ABD’dir. Eğer mevcut ABD Yönetimi gerçekten ister ve tutarlı davranırsa, iki yüzyıllık bu büyük sorunun çözümünde rol oynayabilir. Fakat bunun için şimdiye kadarki tutarsızlığı ve çıkarcılığı aşması, en azından “Wilson Prensiplerini” uygulamakta ısrarlı olması gerekir. Bakalım mevcut ABD siyaseti böyle bir basireti gösterebilecek mi?

(*) Yazı yazıldığı saatlerde ABD-TC görüşmesi yapılıyordu.