
Biz nasıl ki yaşadığımız köy yakmalarını, zorla göç ettirmeleri, faili meçhul cinayetleri, toplu mezarları unutmuyorsak, devlet geleneğinin de bunlar karşısında gösterdiğimiz direnişi unutmaması gerekirdi.
“Bugün Cizre’ye geleli 3 gün oldu, saatlerdir aralıksız silah ve bomba sesleri geliyor. 3 gün boyunca yan yana olduğum kadınların, çocukların, erkeklerin yüzündeki korkuyu, endişeyi ve cesareti hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Savaşın bütün acımasız yüzü burada kendini gösteriyor. Savaş ile ilgili çok şey okumuşsunuz, çok film izlemişsinizdir belki ama savaşı yaşamak başka, yaşananları anlatacak kelime bulmak ise zor. Savaş bir yandan insanları öldürürken bir yandan da uzaktan hiçbir şey yapmadan izleyenlerin vicdanını yok edip insanlığını bitiriyor. Gözler kör, kulaklar duymaz olmuş. Birilerinin iktidarı uğruna onlarca masum insan katlediliyor ve bu, milyonların hayatını bilfiil etkiliyor. Bugün gündüz, ilçe merkezinde bir mahalleye giderken devletin güvenlik (!) güçleri tarafından resmen silahla tarandık. Şu an bulunduğumuz evin hemen yakınına bombalar düşmekte. İşin korkunç tarafı, bu yakıcı duyguyu hissetmek için ne yazık ki yaşamak gerekli. Evlere atılan top atışları ile az önce bir evde yangın başladığını haber aldık, çok kaygılıyım. Peki nasıl olacak, nasıl çözülecek bu sorun?”
Yukarıdaki satırlar, 2. Dünya Savaşı’ndan ya da 90’lardan değil, sadece birkaç gün önce Cizre’de aldığım notlardan. Tam 9 gün sürdü sokağa çıkma yasağı. Tam 9 gündür bebek, çocuk, yaşlı, genç demeden katledildi Cizre. Hemen hemen tüm mahallelerde elektrik, su kesik ve cep telefonu operatörleri çalışmadı. İletişimimizi ara ara çalışan sabit telefonlar üzerinden sağlayabildik. Dünyayla bağlantımız kesildi. Kimse görsün, kimse bilsin istemediler burada yaşanan katliamı, zulmü. “Nasıl olsa bir bahane bulur gündemi değiştiririz, üstünü kapatırız” dediler. Ama unuttukları bir şey vardı: Cizre artık 90’lardaki Cizre değil, Kürtler de... Dünya artık 90’lardaki dünya değil.
Yasaklı Cizre’nin dili
Amed-Silvan’daki öz yönetim ilanından sonra devletin acımasız yüzünü bilmenin verdiği kaygıyla Cizre’de yaşananları yakından takip ediyordum. Sonrasında Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edilince, parti ve yerel yöneticiler olarak Cizre’ye gitmeye karar verdik. 4 Eylül gecesi 23:00 sularında ilçe girişine ulaştığımızda, asker “güvenlik önlemleri” adı altında barikatlar oluşturmuştu. Onları diyalogla ikna etmeye çalıştık ama geçişimize izin veremeyeceklerini söylediler. Ne olursa olsun ilçeye girmemiz, halkla birlikte olmamız gerektiğini, katliamların engellenmesinin onlar açısından da huzur demek olduğunu anlatmaya çalıştık. “Sizin de analarınız var, artık analar ağlamasın. Biz gidersek senin annen de ağlamayacak. Tansiyon yüksek, tansiyonu düşürelim” dedik ama nafile! Sadece bir asker, “Ne olursunuz gidin, büyük şeyler olacak, buradan size izin vermezler, köy yollarını deneyin” dedi. O askerin gözlerinde gördüklerim de unutulacak gibi değildi. Ne kadar uğraşsak da ilçeye girebilmek için kimseye ulaşamadık, bir muhatap bulamadık. Hiçbir kamu görevlisi telefonlarımıza çıkmadı. Biz de her şeyi göze alarak Cizre’ye yürüyerek girdik. Sonrasında ise mahallelerde kalmaya başladık.
Cizre’de dördüncü ya da beşinci günümüzdü. Cudi Mahallesi’nde kaldık. Gece saat 21:30 gibi bizim kaldığımız eve mahalleden birkaç kişi gelip kasaphane tarafının zırhlı araçlarla tarandığını ve orada yaşayanlardan haber alamadıklarını söyledi. Bunun üzerine, Cudi Mahallesi’nin taziye evine durumu öğrenmeye gittik. Yaralılar vardı. İlk gelen, üstü başı kan revan içinde yaralı bir bebekti. O an bebekte çok büyük bir kanama olduğunu düşündüm. Ancak arkasından annesi olduğunu söyledikleri genç bir kadının cenazesi gelince kanın anneye ait olduğunu anladım. Onların hemen ardından da bebeğin yengesinin cenazesi, yaralanmış nenesi ve dedesi getirildi. Durum o kadar korkunçtu ki, sağlıkçı olduğum halde yaralılara müdahale etmekte zorlandım. Telefonlar çekmiyordu, 112’ye ulaşamadık. Yapabildiğimiz tek şey, o olanaksızlıklar içinde yaralılara basit müdahalelerde bulunmaktı. Elimizden tek gelen tek şey o anda buydu. Devletin güvenlik güçleri ambulansların geçişine izin vermedi.
Sonrasında katledilen bebekler, kadınlar, gençler, yaşlılar, erkekler... Ekmek almak için fırın kuyruğunda beklerken silahla taranan çocuklar... Bu çocuklar Berkin’i hatırlatır bize, Uğur’u hatırlatır, Ceylan’ı...
Yaralanan ve tedavi edilmediği için kan kaybından ölenler... Kokmasın diye jeneratörü olan evlerde dondurucuda bekletilen, buzlarla soğutulmaya çalışılan cenazeler... Kızının ölü bedenine sarılarak uyuyan analar... Tarifi olmayan acılar... Tahmin edilen ama yine de umulmayan acılarımız.
Cizre’nin Kawaları
Polislerin mahalleye girmesi halinde katliam yapabileceğini bilen yurttaşlar, canla başla 10 gün boyunca direndi. Halk Meclisleri’ne bağlı sokak komünleri, ablukanın kaldırılması için çalıştı. Sokakta bulunan tüm evlerin bu komünlere dahil olduğu ilçede, tüm yurttaşlar dayanışma içerisindeydi. 24 sivilin polisler tarafından katledildiği sıkıyönetim günleri boyunca onlarca insan da yaralandı. Polisler giremedikleri mahallelerin sokak girişlerini zırhlı araçlarla kapatarak kentin etrafına paletli tanklar yerleştirdi.
Yüzlerce polis ve zırhlı araçla yürütülen dünyanın en uzun süreli ve kesintisiz sokağa çıkma yasağı karşısında Cizre halkı, teslim olmadı, direndi ve büyük bedellerle ablukayı kırdı. Bu on gün içinde beni en çok etkileyen, Cizre halkının bunca katliama karşı gösterdiği direniş iradesi ve gücüydü.
Tüm zulme karşı Cizre halkı şunu diyordu: “Biz artık bu zulümle, bu baskıyla yaşamak istemiyoruz. Artık kendi kimliğimizle ve haklarımızla yaşamak istiyoruz. Devlete karşı değiliz ancak kendimizi, kendimiz anlatmalıyız. Sorunlarımızı yerel demokrasi üzerinden çözmek istiyoruz. Merkezi iktidar bize sadece nasıl yaşamamız gerektiğini ve nasıl yaşamamamız gerektiğini söylüyor ama onun dışında hiçbir şeyde söz hakkımız yok. Ben halk olarak neden kararların hiçbir yerinde yokum! Seçtiğim parlamenterimi bile tanımıyorsun, seçilmişlerimi tanımıyorsun, oylarımızla kurulan meclis bize sırtını dönüyor.”
Yaşananların en garip yanıysa, kamuoyunun ilgilendiği tek şey katledilen insan sayısı! Bir de, sanki ölümlerin nedeni bir doğa felaketiymiş gibi organize edilen yardım kampanyaları... İnsanların yalnızca vicdanlarını rahat ettirmek için bir şeyler yapması, son derece üzücü. Kürdistan’da ve özelde Cizre’de yaşananları asla böyle değerlendirmemek gerekir. Kürt halkı burada, hem kendisi hem de Türkiye halkları için özgürlük ve demokrasi mücadelesi veriyor. Yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgi, şu anda sadece iktidarın kendini yaşatması üzerinden kurgulanmış durumda. “Ya benim iktidarımı kabul edersiniz ya da sizi zalimce katlederim” diyorlar.
Cizre sokaklarının hatırlattıkları
Cizre, geçmişi de zulüm ve katliamla dolu bir ilçedir. “90’lar” direnişiyle aklımızda kalmıştır. Ne yaşanırsa yaşansın, direniş çizgisinden asla taviz vermemiş, boyun eğmemiştir. Yaşadıklarımız gösteriyor ki, hükümetler değişse de devletin şiddet geleneği değişmemiştir. Biz nasıl ki yaşadığımız köy yakmalarını, zorla göç ettirmeleri, faili meçhul cinayetleri, toplu mezarları unutmuyorsak, devlet geleneğinin de bunlar karşısında gösterdiğimiz direnişi unutmaması gerekirdi. Sadece vicdanları kör kalmamış, aynı zamanda hafızaları da zayıf ne yazık ki! Neyse ki bizim hafızamız yeterince güçlü. Çok uzağa gitmemize de gerek yok: 14 Ocak’ta Cizre’de polisin açtığı ateş sonucu 12 yaşındaki Nihat Kazanhan başından yaralanarak yaşamını yitirmişti. Çok değil, ondan birkaç gün sonra, 23 Ocak’ta 6 kişinin hayatını kaybettiği Cizre’de plakasız polis araçları kendini göstermeye başlamıştı.
Sarayın iktidarı için masum ve savunmasız halkımızın yaşamı üzerinde kirli oyunlar oynanıyor. Sarayın iradesi ve ‘troll’leri her zaman “halkın vesayeti” üzerinden siyaset yapmış ve en büyük gücün de “halkın vesayeti” olduğunu savunmuştur. Yaptıkları siyasette de mağdur sıfatıyla algı oluşturmaya çalışıyorlar. Fakat ortada: Bunlar, yalnızca meşruiyet üretme amaçlı. Şimdi de aynı yalancı yüzler, Cizre halkının doğal refleksine “terör”; katliamlarına ise “iç güvenliğin sağlanması” diyor.
Cizre’nin on günde gösterdiği reaksiyon, kendi otonomunu savunma haliydi. Halkımızın öz iradesiydi. Yaşananlar gösterdi ki, halkın vesayeti önüne hiçbir ket vurulamaz; çünkü bu vesayet, zaten kendi özerklik tanımıyla anlam bulmuştur.
Bu halk, bunca yıldır kendisine dayatılan politikalara karşı, “Beni yok sayan iktidarına karşı meşru olan demokratik özerklik hakkımla yaşarım ve senin gayri hukuki uygulamalarını kabul etmem” diyerek tepkisini göstermiştir. Kürdistan halkı, devletin tekçi ve inkarcı politikalarına karşı tepkisini, Cizre’de en doğal haliyle göstermiştir. 7 Haziran’dan bugüne yaşananlardan herkesin ders çıkarması, iktidarın ise şiddetle ve savaşla hiçbir şey yapamayacağını bir an önce anlayıp müzakereleri yürütmeye başlaması gerekiyor. Artık inkarcı politikalardan vazgeçilmeli, halklar öz iradeleriyle kendi kaderlerini tayin edebilmelidir.
Yaşananlar sadece istatistik olarak kalmasın diye; tarihe bir not düşülsün ve hiç unutulmasın diyeydi bu satılar... Artık kan değil barış sulasın topraklarımızı...
SİBEL YİÐİTALP / HDP Amed Milletvekili