‘‘Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir düşünceye karşı duramaz.’’  Voltaire


Yazıya birkaç soru sorarak başlayalım... Zamana direnen, çürümüş bir rejim yanı başında barış diye haykıran çığlıkları duyabilir mi? Adalet duygusunu yitirmiş bir siyaset ve buna alkış tutan bir toplum, insana dair adımlar atabilir mi?
Hiç sanmıyorum! Çünkü ötekileri ret etme düşüncesi tarihsel eğitimin şekillendirdiği çürümenin ana temasını oluşturuyor. Öteki olmak kötü olmaktır... Ezber budur ve adına da çılgınlık diyorlar. Üstelik o tarihsel gururu elde bırakmayarak...
Burada zor olan bu fotoğrafa dahil olmanın yarattığı toplumsal çürümedir... Bu anlaşılmaz gidişat insana dair ne varsa silip süpürüyor. Aslında korkunç bir fotoğrafla karşı karşıyayız. Yaşanan durum oldukça vahim... Ölesiye bir sahiplenme duygusu, toplumsal çürümenin kanallarını genişletiyor. Nefreti de beraberinde... Kardeşlik koca bir yalan... Yazık diyorum her defasında.
En acısı ise buna dur diyebileceklerin sayısı oldukça az... Alkış tutuğumuz bu imkansız fotoğraf, adeta toplumsal netsizliğin de ivmesini yarınlara taşıyor. Ne acı ki açlığımız bile, bizi tepkilerin merkezine oturtmuyor. Duyarsızlık bu kadar sistemleşir mi bir ülkede, evet!
Susmak, ölesiye bir acı... Suskunluğu kendine yakıştırmış bir toplum, milliyetçi gururun altında ezilmekle karşı karşıyadır. Sosyalist bakış açısı muhtaç duyduğumuz bir özlem bu son yıllara dair... Yozlaşmış bir dayatmayla karşı karşıyayız. Yaşanan, gördüklerimiz  şu an berbat halde!.. Ölesiye bir yenilenmeye ihtiyaç duyulan çağdayız. Ne yazık ki meydanlar, pis pis kandıran dualarıyla karşımızda duruyor...   
Dur demediğimiz her an, görüp ses çıkarmadığımız her saniye, olumsuz sonuçların ekildiği ve boy boy kötülüklerin filizlendiği anlamını taşır. Bunun adı kötü siyasete razı olmaktır. O razı olanlar, o gururun baş belası olduğunun farkında olmayanlardır. Oysa tüm şartlar isyan etmenin sınırına varmış görünüyor. Her daim kaybettiklerimiz geleceğmizden çalıntı olarak hanemize işliyor.
Güç olmak, direnmekten geçiyor. Hayır demekten... Böyle bir şey görülmüş değil... Emeği sömürülenin gücü bilincin doğru temele varmasında anlamını güçlendirir. Şartlar olgun görünüyor. Belimizi kıran, gözümüzün içine baka baka bize küfür edenleri alkışlamak, ta başından kaybetmektir. Ne çok seviyoruz küfürleri... Olacak şey değil...
Bu haldeyiz işte, umutlar kırılmış... Celatlarımızı alkışlar duruma gelmişiz... Bunun adı ne olabilir ki? Elbette faşizm! Peki faşizm ne kazandırdı insanlığa! Acısı hala taze olan Alman toplumu, hala başı eğik yaşıyor. Bu bir ders! Bir trajedi!.. Tarihin unutulmaz notu...
Görmek, varlığımıza yeni anlamlar yüklemektir. “Körlük” ise büyük kaostur.
Öyleyse nedir, insana kıyımı meşur kılan bu şuur? Ve bunu kabul gören bir toplum dinamiği! Mantığın tükendiği, açlığın emekten uzaklaştığı, insan(lar) çoğalıyor ve yaşam ölüm gibi matlaşıyor. Acımasızlık toplumsal bir günah... Ve giderek sıradanlaşan yaşama alışmak en kötüsü görünüyor.
Tüm bu sorunların merkezine oturmuş, rengi solmuş bir toplum, kendine varmak istiyor. Kendi renginde, kendi sesinde, kendisi olmak istiyor. Çok doğal bir istemin sesidir duyduğumuz... Dahil olmak burada, iyi bir fotoğrafın karesine oturmaktır. Maalesef hain diyoruz o kareye ve o güzelliğe dair ne varsa. ‘Bölünmez bütünlüğümüz’ yine, o meşhur gururun, ne beş para etmez olduğunu, saldırarak, saldırtarak, tutuklayarak kendini ele veriyor, karşıtını besleyerek...
Bir ülke bu kadar mı acımasız olur kendine karşı? Nasıl bir siyaset, nasıl bir demokrasidir ki bu, en çok da demokrasiden bassettiğimiz an, en çok acımasız olduğumuz anlar oluyor. Demek ki demokrasi dediğimiz şey, bu ülkede, başka bir şeydir.
Demokrasi bitirmek olarak algılandırılmaya çalışılıyor. En kötüsü buna inanmaktır. İnsanlar milliyetçiliğin, ırkçılığın gururunu yaşıyor. Aç bir gurur... Ve silik... Faşizm gibi yani!