Gazeteciliği ‘Acı içinde yaşayanları rahatlatmak, rahat içinde yaşayanlara acıyı tanıtmak mesleğidir’ diye öğrenmiştik. Acıyı, gazeteciler eğer iktidar kanadından hissetmeye başlamışsa aynı gazetecilerin birer cinayet şebekesinden hiçbir farkı kalmaz. Türk medyasının AKP hükümetiyle olan organik bağı, aynı iktidarın Soma kömür madeni işletmecileriyle olan bağı kadar aleni.

Soma'da katliam gibi bir kazanın hemen ardından gelen ilk tepkiler, özellikle ‘mevzuata uygun çalışma koşulları’ sözü, Roboskî’den alışık olduğumuz ‘mevzuata uygun katliam’ sözünü hatırlattı. Buna icazet verenler kimse, kömür işletmecisini koruyanlar da aynıdır. Görünen o ki menfaatler, halkı aptal yerine koymaya kadar götürüyor insanı. Bu temas, akıllara Erdoğan’ın evinde bir türlü sıfırlanamayan paralarının kaynaklarından birini işaret ediyor. Gazeteciler, hiç bir istifa olmaması ve ihmal yönünde bir sorgulama yapmak yerine ‘mevzuata uygun, maden ocağı üç ay önce kontrol edilmişti’ gibi iktidar ağzıyla onları koruyan söylemleri öne çıkarmayı tercih etti. Kısacası medya, her seferinde olduğu gibi faciaların ve cinayetlerin örtbas etme aracı oldu sadece.
Oysa her acı, rahat ve huzur gibi yaşamda bıraktığı iz kadar varlığını hissettirir. Bu, Roboskî’de de olsa, Reyhanlı’da da, Soma’da da olsa aynıdır. Demek ki ‘acı’ hangi taraftan hissediliyorsa, daha doğrusu hissedilmek isteniyorsa, karşı tarafı yok sayıyor. Yıllardır, gerek medya dilinde gerekse siyasi diskur (discour)da kullanılan bu metod en büyük yıkımların kaynağı oldu bence. Oysa kutuplaştırma yöntemleriyle halkı idare etmek, yönetimlerin en tehlikelisi ve en aşağılık olanıdır. ‘Biz valimizi yedirmeyiz, başbakanımızı yedirmeyiz, biz bilmem kimi yedirmeyiz’ söylemlerini hatırlıyoruz. Bir valinin aptalca bir sözünden dolayı eleştirilmesini ‘onu yedirmeyiz’e kadar kutuplaştıran siyasi yöntem aslında halka şu mesajı veriyor: 'Yaptığımız herşeye amin diyeceksiniz!' Eleştiriyi bir saldırı olarak gören bir Başbakanın Soma’da yüreğine ateş düşmüş bir göstericiyi anlamak yerine saldırması ve tokatlaması dışında bir tavır beklenemez. Toplumda yaratılan radikal zıtlıklar, yeme ve yedirmeme kültürü, aslında bize siyasi yaşamın rengini de veriyor.
İktidar, ‘yemek ve cebini doldurmak içindir.’ Böyle olunca halk, kutuplaşan noktalarda birbiriyle boğuşurken iktidar ise inşaat, enerji ve kömür ocakları işletmecileriyle yemeye devam etsin. Hedefe ulaşmak için yapılan her manipülasyon ve dezenformasyon mübah olunca ne ahlak ne da moral değerlerinden bahsediliyor. Yaşanan bütün bu zıtlıkları medyanın eliyle topluma servis eden, aslında iktidar yani bizzat başbakandır. Çünkü olaylara karşı geliştirdiği reaksiyonlar onu ele veriyor. Kasımpaşa delikanlısı edasıyla, kahve kültürüne hitap eden bir başbakanın delikanlı raconuna bir kez daha göz atması gerekiyor.
Yanında koruma ordusuyla Soma’da gezerken kömür ocağında ölenlerine ağlayan ve tepki dolu bir genci yumruklaması, kırk kişilik koruma ordusuyla onu linç edercesine dövmesi hangi delikanlı kitabında yazıyor acaba. Bir başbakanda, edep ve siyasi ahlak normlarının hiç bir ölçüsü kalmazken, hoyratça davranışların, kin ve nefretin sembolü olmuşken nasıl oluyor da oy potansiyelini koruyor acaba? Medyasıyla ve yargısıyla her türlü yaptırım aygıtına sahip bir güç olsa da bu güce asıl enerjisini veren toplum değil midir?
Öyleyse, 'kral çıplak’ demek için etrafını taşeronlar ağıyla donatan bu zihniyetin daha ne yapması gerekiyor? Daha hangi acılarla sınanması gerekiyor bu toplumun?
İnsani bir tepki üzerine yumruklarla gitmekte ne oluyor öyle. Halktan aldığı güçle halkını döven bir başbakanı ne diye destekler insan? Sevenlerini yitirenler karşısında acı duymak  doğadaki hayvanların ve bitkilerin olduğu kadar insanların da duyduğu bir eksilme anıdır. Sevenlerinden olmak, hele bir de böylesi bir faciada olursa çok acı oluyor. Ve bu an karşısında yapılması gereken sadece ve sadece acıyı anlamaya çalışmak ve paylaşmaktır. Medya, siyaset ve toplum üçgeninde acıyı yeniden tarif edebilirsek, ancak o zaman bize dayatılan verileri sorgulamaya başlarız.
 Acıyan yanınızı yüreğinizde hissetmiyorsanız tarafsınız demektir. Çünkü acı, taraf olunca eksik tarif edilir, eksik hissedilir, eksik kalır. Eksik tarif edilen her acı, birilerini korurken ve kollarken diğerlerini yok sayar, kayırır, eksik anlatır, acıtır yani. Çünkü 'Acının tarafı olmaz, tarafların ortak acısı olur.'