Eğer bir devlet bu kadar zor kullanıyor ve yasaklara başvuruyorsa bu onun güçsüzlüğünü gösterir. Zaten sömürücü ve baskıcı devletler zorlandıkları zaman ellerindeki bu araçları kullanırlar. Çünkü ellerindeki diğer araçlar işlevsiz hale gelmiştir. Bu kadar zoru kullanan devletler ve iktidarlar günümüzde çökmeyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu klasik yönetim anlayışının sonuna gelinmiş bulunulmaktadır. Artık egemenliğin meşruiyetini demokratikleşme ve yerel demokrasiden almayan iktidarların ömrü kısa olmaktadır.
Kamulaştırmaya karşı direnme hakkı
Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin ve diğer il ve ilçelerdeki acil kamulaştırmalar, klasik despot devletlerde bile az görülen bir gaspçılıktır. Buna tam bir faşizm demek gerekir. Hele özel mülkiyetin kutsallık düzeyinde görüldüğü kapitalist modernite çağında bu kadar özel mülkiyete saldırı, toplumsal ahlakı ve kendi düzenlerini dayandırdıkları hukuk sistemini de ayaklar altına aldıklarını göstermektedir. Ben her türlü faşist ve insanlık dışı uygulamayı yaparım, ama siz bir şey yapamazsınız demek de bir irade kırma savaşıdır. AKP iktidarı bu tutumunu açıkça koymuştur. Bu durum karşısında Kürt halkına bir bütün olarak düşen görev bu düşmanlığa ve saldırganlığa karşı direnmektir. Şu anda Kürt halkının AKP iktidarına karşı her türlü yöntemi kullanarak direnme hakkı doğmuştur. Bu hakkı kullanmamak, teslimiyet ve ölümü kabullenmek olur.
Yol ve yöntemleri değişse de Türk devletinin Kürt halkına yönelik teslimiyet ve ölümü kabul ettirme çabaları hep sürdü. Şu an değişen, kendine İslam maskesi takmış faşist iktidarın bu saldırganlığa İslam inancına sahip toplumu da alet etmesidir. İnançlı toplum da bu kirli savaşın parçası haline getirilmiştir. Aslında bu yönüyle AKP iktidarı toplumun inancına da bir saldırı yapmış olmaktadır. Çünkü bu saldırının parçası haline getirilenlerin kendilerine Müslüman demesi mümkün değildir. Bu saldırılar hiçbir inancın değerleri tarafından kabul görmez. Bu açıdan mevcut AKP iktidarının dayandığı hiçbir ahlaki, vicdani, dini ve hukuki değer bulunmamaktadır. Tek değer ve ölçü, egemen olmak için her türlü uygulamayı mubah gören faşizmdir.
Türk devletinin uygulamaları teslim olana ve ölümü kabul edene kadar Kürtlere savaş yürütüleceği anlamına gelmektedir. Bu açıdan bu savaş kadar direniş de Kürtlerin ulusal varlığı kabul edilip özgür ve demokratik yaşamı oluşuna kadar sürdürülmelidir. Bu saldırganlığa karşı direnişte bırakalım aylar, haftalar ve günlerde tereddüt göstermek, saatler ve dakikalarda gösterilecek tereddüt bile ihanete götürecek gaflet anlamına gelecektir. Dolmabahçe Mutabakatının ve 7 Haziran seçim sonuçlarının reddedilmesiyle birlikte böyle bir saldırı açık gündeme gelmiş, direnişin karakterinin de kesintisiz olması gerektiği bir durum ortaya çıkmıştır. Çünkü irade kırma, teslim alma ve ölümü kabul ettirme o günden başlayarak dayatılmıştır. Tüm uygulamalar bu karar ve amaç doğrultusunda gerçekleşmektedir. Bu durum karşısında Kürtlere düşen görev ne kadar zorluk, sıkıntı yaşanırsa yaşansın, bedeli ne kadar ağır olursa olsun direnmektir. Bunun dışındaki tüm vaazlar ölümü kabullenme vaazlarıdır. Bu tür vaazların kimler tarafından söylendiğinin önemi yoktur.
Sürekli savaş ilanı
Sur’u, Cizre’yi, Şırnak’ı, Nusaybin’i, Gever’i, Silopi’yi, Hezex’i yıktırırım, şimdi istediği gibi el koyup gasp ederim ve kendime göre yaparım demek sürekli bir savaş ilanıdır. Şu kadar güzel yapacağım, şöyle imar yapacağım demek, yüzyıllık Kürdistan’a medeniyet götürme zihniyetinin bugünkü versiyonudur. Dersim başta olmak üzere getirilen medeniyetin ne olduğunu Kürtler çok iyi bilmektedir. Kim şimdiye kadar Dersim’e yapılanların ve yaratılan sonuçların 1938 öncesinden iyi olduğunu söyleyebilir? Kürtlüğünü kaybeden, bilmem nerede villalarda oturan ve lüks arabalara binen, şöyle yiyip içen bir Dersimli ya da Dersim kökenli mi ilerici ve uygardır, insan soyludur; yoksa Seyit Rıza ve idam edilenler mi değerler sahibi insan ve uygar kişilerdir? Eğer kapitalist modernite ve kültürel soykırımcı sömürgeciliğin öğrettiği ileri ve geri kavramlarıyla düşünmeyeceksek tabii ki geçmiş Dersim insanlık ve uygarlık örneğidir. Maddi uygarlık kavram ve algılarıyla değil, manevi uygarlığın coğrafyası olan Ortadoğu’nun kavram ve algılarıyla değerlendireceksek tabii ki ahlaki, vicdani ve insani değerleri olan, 1938 öncesi derin toplumsallığı yaşayan Dersim değerlidir.
Kürtler eğer kapitalist modernite ve maddi uygarlığın değerleri tersyüz etmesi doğrultusunda dünyaya bakmayacaklarsa, yani kafası yerde, ayakları havada bir bakışa sahip olmayacaklarsa, AKP iktidarının Kürdistan için biçtiği her şeye karşı direnmek gereklidir. Soykırımcı ve en iyi müttefiki 1990’lı yılların kirli savaşçı olan bu iktidarın, hatta onların politik programının uygulayıcısı olan bu iktidarın Kürtlük için hayırlı tek bir şey yapmayacağını görmek gerekir. 1980 yılında Alparslan Türkeş “biz hapisteyiz, fikirlerimiz iktidarda” derken, klasik Kürt düşmanlığının şimdiki baykuş ağızlı kişisi Doğu Perinçek AKP uygulamaları için “bizim fikrimiz pratikleşmiş bulunmaktadır” demektedir. AKP iktidar gerçeğini bundan daha iyi ifade eden bir durum yoktur. Bunun dışındaki tüm özel savaş gevezeleri ne derse desin, şu anda Kürtlere reva görülen, soykırımcı medeniyet içine sokulmaktır.
Soykırım kampları
Zaten yakılan-yıkılan yerleri yeniden yapacağız derlerken, ilk düşündükleri ve pratikleştirdikleri şey, bu şehirleri zapturapt altına alacak karakolların nereye yapılacağıdır. Zaten birçok şehirde yasağın sürmesinin nedeni, planladıkları karakolları yapıp halk üzerinde soykırım uygulayacakları kampları daha kolay kurmak amaçlıdır. Kürt şehirlerine, kasabalarına, dağlarına, ovalarına baktıklarında ilk düşündükleri şey, oraları nasıl zapturapt altına alıp bir bütün olarak soykırımın uygulanacağı bir kamp haline getirmeleri konusudur. Yapılan acil kamulaştırmalar, yeni imar planlamalarının açıklanması sadece ve sadece bu amaçlıdır. Bunun dışındaki her yaklaşım soykırımcı sistemi tanımamak, anlamamak ya da bu sistemi kabul etmek anlamına gelir. Bu açıdan Kürt halkının bu bilinçle örgütlenmesi ve bu soykırımcı zihniyet ve uygulamalara karşı direnişini çok boyutlu, zengin yol ve yöntemlerle süreklileştirmesi gerekmektedir. Soykırımcı zihniyet acil kamulaştırmadan, acil imardan söz ediyorsa, Kürtler de acil örgütlenmeli ve acil direnişe geçmelidir.Bu konularda sadece bazı kişiler ve kurumlar değil, tüm yurtseverler ve toplum sorumluluk duymalıdır. Saldırıların tüm Kürtlere, tüm topluma, toplumsallığımıza, kimliğimize ve geleceğimize olduğu görülmelidir. Modernist algı ve yaklaşımlardan kurtularak yapılmak istenenin ne olduğu iyi anlaşılmalıdır. Kürtlere yapılan her saldırı ve yıkımdan sonra nasıl imar yapacakları, modernist sosyal ve kültürel imkanları nasıl götüreceklerinden söz edilmiştir. Bu tür dönemlerde asıl görev şimdi başlamıştır lafları kullanılmıştır. 12 Eylül’ün zulümle, zorla kendisini hakim kılması sonrası, 1990’lı yıllardaki halk savaşı sonrası, Kürt Halk Önderinin esaret altına alınması sonrası, 1938 Dersim tertelesi sonrası, Şêx Sait ve arkadaşlarının idam edilmesi sonrası söylenenler hep aynıdır. Yani bugünkü yakıp yıkmalardan sonra söylenenlerin aynısıdır. Çünkü aynı zihniyet, aynı kafa ve aynı amaç kesinlikle sürmektedir. Bu da Kürtleri zorla, baskıyla, devlet imkanlarıyla soykırımcı sistem içine alıp yok etmektir. Kürtlerin varlığı ve özgür yaşamı kabul edilmediği müddetçe bu soykırımcı özel savaş uygulamaları son bulmayacaktır.
Bugün kem küm eden, mızmız konuşan, niye şöyle oldu, böyle oldu diyen herkese kendi hayal dünyalarından, kendi sübjektif beklentilerinden kopup gerçeği görmeleri çağrısı yapıyorum. Kendilerini kandırmaktan vazgeçerek kendi sübjektif beklenti ve arzularını bir tarafa bırakıp yaşanan gerçeğe göre düşünmeleri ve tutum almaları gerekir. Yıllardır dağda savaşanlar, her saniyesi zorluklar içinde geçenler bu tür duygu sahiplerinden bin kat daha sorunların demokratik siyasal yollardan çözümünden yanadırlar. Ama bu halk adına, ödenen bedeller adına kendilerini kandıramazlar. Kendi özlemlerini ve duygularını gerçeğin yerine koyup soykırımcı sistemin değirmeni içinde öğütülmek ve yok edilmek durumuna düşemezler.
Özel savaşı anlamak
Kürtlerin belki de birinci görevi, Türk devletinin özel savaşına karşı şerbetli hale gelmeleridir. Bu özel savaşı iyi tanımaları ve bu çerçevede özel savaşın yaratacağı algılara kapılmamaları, mevcut gerçeği görmeleridir. Bu özel savaşı anlamayanlar kendilerini kandırırlar, hatta soykırımcı sistemin taşıyıcısı, uygulayıcısı ve dişlisi haline gelirler. Şu anda soykırımcı sisteme karşı direnme yerine kem küm edenler kesinlikle bu duruma düşmektedirler.
Türk devleti güçlü değildir. Tam tersine güçlenmiş olan Kürtlerin gücünü kırma savaşı yürütmektedirler. Bugünkü yasak bölge uygulamaları, 1990’lı yıllardaki yasak bölge uygulamalarını geçmiştir. Şehirlerde uygulanan sokağa çıkma yasağı şimdi her yerde uygulanmaktadır. Eskiden köyleri yakıp yıkarak zorla göçertenler, şimdi yasaklarla köylülerin yaşam alanlarını yok ederek bu amaçlarına ulaşmak istemektedirler. Kürdistan’da devletin en fazla kullandığı kavram yasaklardır. Şehirler yasak, kırlar yasak, konuşmak yasak, yasak yasak, yasak! Bunlar, Kürdistan’daki devlet yetkililerinin en fazla kullandıkları kavramlardır. Geçen gün milletvekillerin Şırnak’a girmesini yasaklayan subay “yasak” diyor başka bir şey demiyordu. “Güvenlik nedeniyle Şırnak’a girmek yasaktır” diyordu. Çünkü Şırnak’ta hala faşist zulüm uygulanıyor, Şırnak soykırımcı bir kamp olarak dizayn edilmek için yıkılmaya devam ediliyor; herkesin evine, arsasına, tarlasına el konuyor, yerine karakol yapılıyor. Böylece bu uygulamalarını, yani suçlarını oldubitti ile kabul ettirmek istiyorlar.
Eskiden milletvekilleri bir yerde katliam olmuşsa oralara sokulmazlardı. Şimdi de yaktıkları, yıktıkları yerlere sokmuyorlar. Tüm bunlar güçsüzlüğün ve korkunun ifadesidir. AKP iktidarı için korku her yanı sarmıştır. Artık uykularını haram ettikleri Kürtlerden daha fazla uykusuzluk çekiyorlar. O kadar korkuyorlar ki, bir zamanlar sonu yaklaşan Vietnam’daki Amerikalı işgalci generaller gibi daha fazla silah, daha fazla baskı ve zulüm diyorlar. Ellerinde başka bir şey kalmayanların söylediklerini tekrarlıyorlar.
Şimdi Esad’tan medet umuyorlar
Kürt halkı soykırımcı sömürgeciliğin bu zayıflığını görmelidir. İçeride de, dışarı da denize düşen yılana sarılır gibi dün düşman gördüklerine sarılıyorlar. Her gün Ruslara ve Esad’a küfredenler, Esad şu kadar zalim diyenler, kendilerini bu zalim karşısında mazlumun yanında gösterenler, şimdi Esad’tan medet umuyorlar. Dertlerinin mazlumlar olmadığı bir daha açığa çıkmıştır. Tek dertlerinin Kürtlerin Ortadoğu’da ve Rojava’da hak kazanmasını engellemek olduğu netleşmiştir. Şimdi yeniden Kürt düşmanlarıyla birlikte Ortadoğu’daki statüyü koruma çabası içine girmişlerdir. Daha düne kadar böbürlenerek değerli yalnızlıktan söz edenler, şimdi düşmanları azaltma ve dostları çoğaltmaktan dem vuruyorlar.
Tüm bunları Kürtler karşısında kaybetmemek için yapmaktadırlar. Kürtler bu gerçeği görüp mücadelelerini yükselterek Kürt düşmanlarının bir daha birleşmelerine fırsat vermemelidirler. Dönemin mücadele dönemi olduğu çok iyi görülmelidir. Bu süreçte hiç kimse farklı yaklaşım ve beklentilerle ne kendini ne de toplumu kandırmalıdır. Bu dönemdeki siyasi durum boşluk ve bekleme kaldırmayacak kadar tarihidir. Bu dönemde direnenler kazanacak, bekleyenler, beklenti içinde olanlar ise kaybedecektir.
AKP iktidarının, saray gladyosunun Kürt halkına karşı açtığı topyekün savaş, yerel yönetimlere kayyum atama tehdidiyle yeni bir aşamaya vardırılmıştır. Açıkça Kürt halkına, sizin iradenizin de, oyunuzun da bir anlamı kalmamıştır denilmektedir. Bu durum karşısında Kürtlere her yol ve yöntemle dişini tırnağına takarak direnme meşruiyeti ve hakkı doğmuştur. Devletin tüm kurumları ve siyasi partileri artık işgalci yüzlerini gizlemeden ortaya koymuşlardır. Kuşkusuz bu durumda Kürt halkı hem siyasi iradesine sahip çıkacaktır, hem de kendi öz yönetimlerini inşa etmede ısrarlı davranacaktır. Artık Kürtler için devletten bekleme zamanı son bulmuştur. Kendi öz yönetimlerini kendileri inşa edecek, kendi sorunlarını kendileri çözecektir. Bu, sürekli bir mücadele biçiminde olacaktır. Ne zamanki devlet Kürtlerin öz yönetimlerini kabul ederse, o zaman bu mücadele son bulmuş olacaktır. Mücadelenin önemli bir boyutu ve esası böyle sürecektir.
Bunun yanında devletin uygulama ve baskılarına karşı direniş de dağda, ovada, şehirde kesintisiz sürecektir. Kürt halkı belediyelere atanan kayyumları, memurları ve uygulamaları kabul etmeyecektir. Bu durumda HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın söylediği gibi ne halk, ne esnaf, ne de ticaret sahibi kesimler, ne başkaları bu kayyumları muhatap almalıdır. Belediyenin hiçbir işçisi ve memuru kayyumların söylediklerini uygulamamalıdır, ya da onların emirlerini boşa çıkaran bir tutum ve direniş tarzını ortaya koymalıdırlar. Kayyumlar daha baştan gayri meşru hale getirilmeli, hiçbir sözü ve uygulaması meşru görülmemeli ve yapılmamalıdır. Toplum bir bütün olarak tutum almalıdır. Böyle bir demokratik direniş ve sivil itaatsizlik mutlaka gerçekleştirilmelidir. Bu devletin her şeyi yaparım yaklaşımının kabul edilmeyeceği gösterilmelidir.
AKP iktidarının Kürt halkına yönelik yürüttüğü soykırımcı ve kirli savaşa karşı topyekün, toplumun her kesimi ve bireyi direnişe bir biçimde mutlaka katılmalıdır. Toplumun her kesiminin direnişe katıldığı yol ve yöntemler bulunmalıdır. Topyekün saldırıya karşı topyekun direniş ortaya konulmalıdır. Çocuğun da, yaşlının da, esnafın da, iş sahiplerinin de bir direniş biçimi olmalıdır. Toplum, şunlar gelsin bizi örgütlesin, şunlar bizi harekete geçirsin gibi beklentiler içine girmeden direnişini ve sivil itaatsizliğini çok boyutlu geliştirmelidir. Kürt halkı bir ulusal topluluk olduğunu bu soykırımcı ceberut devlete göstermelidir. AKP faşizminin uygulamalarının kabul edilmeyeceği ortaya konulmalıdır. Her kesime ve her bireye böyle topyekun saldırı döneminde tarihi görevler düşmektedir.