Kafka, “Dava” adlı romanında aslında insanın doğduğu andan itibaren suçlu olduğunu ve her an yargılamayı bekleyen bir mahkemenin karşısına çıkabileceğini anlatır. Bunun arka planında elbette dinlerin ve mitolojilerin bıraktığı arketipler vardır. Çünkü hem dinlerde hem de mitoslarda varsayılan mahşer gününde herkes yargılanacaktır.  Önceden yargılanacağını bilen bir dünyanın içine doğan insan ise aslında doğuştan günahkar ve suçludur. Onun için de yeterince cesur değildir. Nietzsche’nin deyimi ile “günah işlemekte cimridir.” Ne Prometheus gibi ateşi çalar ne de balmumu kanatlarıyla güneşe yaklaşmaya çalışan İkarus olur. 

Acı, ızdırap, üzüntü ve korku onun dünyasında olmamalıdır. İnsan doğasının paçaları olan bu duyguları yaşamaması gerektiğine inanır. İşte onun için de Tanrı’ya sığınır ve her şeyin çaresini de orada görür. Kendi doğasından kaçıp Tanrı’ya sığınan insan ise artık nesneleşmiş bir varlık olarak dünya tarih sahnesinde yerini alır.

Kendi dışındaki dünya ile ilişki kuramayan bu insan tipi bundan sonra sadece buyrukların ve değer yargılarının insanı olarak kalır. Otoriteye itirazların kalktığı bu noktada ise değer yargıları kaynaklı kutsallar yer bulur kendine ve insanlar bu saplantılı duygu, düşünce ve davranışlarıyla özne olmaktan çıktığı için tarihin dışına atılır. 

Artık, “stoikler” gibi ne sebat etme kalır ne de Rilke’nin şiirindeki gibi; acıların bitirilmesi gereken görevler olduğu betimlemesi. Aslında acıları da diğer otantik duygularımız gibi bitirilmesi gereken görevler olarak görmediğimiz için içinde yaşadığımız kanlı ve canlı dünyayı kapatırız kendimizi, onun yerine ölülerin dünyasında yargılanıp cenneti hak etmek için elinde kılıç kendi kutsalına karşı çıkan herkesi budayan psikopat bir ruh olup çıkarız. 

İnsanın bu “anlam” algılayışı ve arayışında tarih sahnesi hem kendisi hem de kendi elleriyle yok ettiği dünyası için çok kanlı yazılmıştır. Arkada bıraktığımız yüzyıl iki dünya savaşı ve iki büyük soykırımın travmaları ile canlılığını korurken aklın dürtüler karşısındaki bu yenilgisi çağımızda da hala devam etmektedir. 

İnsan doğasının inkarı ve onun tek bir etkinliğe indirgenmesi ile insanın içine düştüğü yabancılaşma psikolojik bir hasar olarak insanı yok etmeye devam etmektedir.  

Dinlerin ve ideolojilerin, geçmişte ve günümüzde insanı tek bir etkinliğe indirgeyen anlayışının altında elbette iktidar olma ve tüketim kültürü vardır. Çünkü otoriteye boyun eğen kişiler aynı zamanda gerektiğinde kendilerinde, “hayır” ve “evet” deme gücünü bulamayan kişilerdir.  Bunların, beğenileri, o yıl okuyacağı kitapları, giyeceği kıyafetlerin rengi hatta fikirleri ellerinde kılıçlarla budayacağı insan kelleleri… Belli merkezler tarafından belirlenir ve yönetilir bu konuda ise görsel, işitsel ve yazınsal medya subliminal eşiklerine verilen mesajlarla bu kişiler esir alınmaktadır. 

Bir zamanlar Amerika’daki siyah derili insanların öldüklerinde mezar taşlarına kendi adları ve soyadları yazılsın diye verdikleri mücadele de bu insan tipi için değersizdir. Çünkü kendisi olmak ona ağır gelmektedir. O Michelangelo’nun bitirilmemiş Davut heykeli gibidir. 

Taşı yerden alıp Golyat’a fırlatacak kadar cesareti kalmadığına inanmıştır ya da öyle inandırılmıştır. Tanrısına, ideolojisine ve kendi üzerindeki otoritesine bağlıdır, ya da her şeye boş vermiş nihilizme saplanıp her şeyi reddetme noktasına varmış ve Nietzcshe’nin Zerdüşt’ü gibi “Kendi küllerini dağlara taşıyıp oradan ateşi alıp vadilere inmekten” korkmuştur.

İşte bugün tam da böyle bir dünyadayız. Kawa’nın ateşi dağlardan alıp getirdiği coğrafyadaki insanlar, şimdi Kawa’nın getirdiği ateşi söndürmeye çalışıyor. Gazeteler utanılası manşetler atıyor; Fransa’da barbarca işlenen cinayetin failleri Kawa’nın ülkesinde kutsanıyor. Ama ben kendi adıma böyle bir dünyada olmaktan korkmuyorum. İnsanca sistemlerin, fikirlerin yok edilmeye ve yok sayılmaya çalışıldığı; yerine değer yargıları ve kutsallardan oluşan toplumsal sistemlerin kurulmasına gayret edildiği bir dönemde yaşadığım için üzülüyorum sadece. 

 Geldiğimiz nokta traji-komik olduğu için üzülüyorum. Çünkü insanların fikirlerini açıklasın diye milyonların katıldığı toplu yürüyüşlerin olduğu bir dünyadan; insanların fikirlerini açıklamasın diye yüzbinlerin yürüdüğü bir dünyada aynı anda olduğum için üzülüyorum. 

Varın siz korkularınızdan, acılarınızdan ve üzüntülerinden kaçmak için Tanrılara ve ideolojilere sığının ve onların adına kelle budayın. Ben sadece insanın tek etkinliğe indirgenemeyen doğasına sığınacağım ve “Acılarıma bitirilmesi gereken görevler” olarak bakacağım.