
Ben bu çatışmalarda üç yıl içinde iki yeğenimi yitirdim: Şubat 2008'de M. Nuri Maç (Baran Urfa) ve Eylül 2011'de Necmi Maç (Erdal Baran). Bunun bir anne, baba, kardeşleriyle bir aile için nasıl bir acı olduğunu anlatmaya kelimeler kıyafetsiz kalır. En son kaybı öğrenmek için yola çıkan kız kardeşlerinin, yani diğer yeğenimin mektubunu bu algıdaki vicdanlara sunmak üzere paylaşmak istiyorum:
"Otobüste giderken söylenen tüm yalanların farkındaydım aslında. Sadece o yalanlara inanmak istiyordum. Annemin hasta olduğu söylenmişti. Hiç bu kadar dilememiş, istememiştim bir yalanın gerçek olmasını. Yol boyunca kendi kendime, 'belki de söylenenler doğrudur; doğru olsun lütfen!' deyip durdum. Tüm sevdiklerimi aklımdan geçirip, başkalarının başına bir şey gelmiş olmasından korkuyordum. Otobüs bir durakta durunca, ağabeyimi arayıp sordum; annem mi diye. 'Sen köye git hele!' dedi. Sesim titreyip ağlamaklı olarak ısrarla sorunca, 'hayır' dedi. O zaman, onun adını söyledim; 'Necmi mi' diye. 'Evet' dedi. Bu sözü duyduğumda yere düşmemek için kendimi zor tuttuğum yer Birecik'ti. Belki de bu yüzden, bir daha Birecik ismini duymak bile istemiyorum.
Etrafıma deli gibi bakıyorum. Yeteeer, yeter! diye bağırmak istiyorum. Şu karşıdan geçen arabanın altında şimdi ezilseydim diyorum. O arabanın altında ezilsem, canım bu kadar acımaz biliyorum. Gözyaşlarında kaybolan yüzümü kapatıp içime çekilmek istedim. Otobüse bindim. Yol az kalmıştı. Başımı cama dayayıp, hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlamamak için kendimi tuhaf düşüncelerle sakinleştirmeye çalışıyordum. Oraya gitmemek için otobüsün kaza yapmasını ve can vermeyi düşünüyordum mesela. Ağzım dilim kuruyor. Durmadan üstüme döke saça su içiyorum. Suyla beraber tuzlu bir sıvı giriyor ağzıma. Meğer gözyaşlarımmış...
Hilvan'a vardık. Telefonuma bakınca, eniştemin aradığını fark ettim. Ben de aradım. Bizi almaya geldi. Haberim yok sanıyor. Gözlerime bakınca, öğrendiğimi anladı ve gözlerini kaçırdı. Arabaya bindim. Nefes almakta zorlanıyordum. Yol boyunca hiç konuşmadık. Köye, hep acı için geldiğim köye yaklaştık. Köye girerken, arabanın camını kapattım. Kimse görmesin beni. Ben de kimseyi görmeyeyim. Ağaçların arasından evimiz gözüktüğünde, neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Aklımı kaybetmekten korkuyorum ve 'Allahım aklıma mukayyet ol' diyorum.
Araba evin önünde durdu. Elimi kapıya götürdüm. Kapıyı açamıyorum. Elim tir tir titriyor. Sonunda kapıyı açıp indim. Eve bakıyorum. Sanki hiç kimse yok. Kötü bir şaka olmasın diye kendimi kandırmaya çalışıyorum. Eniştemin üst üste 'hadi gel' demesiyle kendime geldim. Eve nasıl girdiğimizi, çığlıklar attığımı ve bir şeyleri kırıp döktüğümü pek hatırlamıyorum. Sonra annemi gördüm. Gözleri yumruk yemiş gibi morarmıştı. Annemi görmemek için yüzümü ellerimle kapattım.
Kadınlar yüksek sesle ağıt yakarak ağlamaya başladı. Annem haykırarak bana sarıldı. Ben kendimi taşıyamıyordum, ona nasıl destek olacaktım? Kapının önünde küçük kız kardeşim ağlıyordu. Odada ise ablam yerlerde çırpınıyordu. Saçlarını yolmasın diye kollarından tutmuşlardı. Aman Allah’ım, biz bunları daha üç yıl önce yine yaşamamış mıydık? Keşke kör olsaydım da bütün bunları görmeseydim!
Bu arada, uzaktan annemin sesi geliyor. Bir yerlerine vuruyor, haykırarak. Kadınlar, 'yüzüne vurma' diyorlar. Daha sonra fark ettiğim yüzündeki morarmalar bundanmış. Kendimi kontrol etmekte zorlanıyordum. İçimde kocaman bir boşluk vardı. O, artık yoktu. Bir daha asla olmayacaktı.
Günleri bu acılarla doldurdum. Her şey bana acıyı hatırlatıyordu. Kendime acı çektirmek istiyorum. Yemek yemem istense, aklıma o geliyor ve 'canı çok yanmış mıdır' diye düşünüyorum. Düşündükçe içim acıyor. Aile olarak hepimiz koca bir enkazın altında kaldık. Artık geleceğe korkuyla bakan insanlardık.
Geri gitme zamanı geldiğinde, önce içimden kendime sonra da anneme 'sakın kendini bırakma' dedim. Annem bana sarıldı ve 'hep acı şeyler için geliyorsun mutluluk görmeyen kızım" dedi ve ağlamaya başladı. Ayrılacağım zaman ablam yataktaydı. Öptüm, hiç tepki vermedi. Nefes almakta zorlanıyordum. Oradan uzaklaşıp, bağıra bağıra ağlamak istedim..."
* * *
Ailenin bu perişan durumu nedeniyle taziye çadırı köyde değil, Hilvan'da açıldı. Akrabalar ve dostlar aileyi yalnız bırakmamaya çalıştı. Ancak Habertürk gibi kimi gazeteler ailenin acısını dahi çarpıtarak basında "aile taziyeyi kabul etmedi, tepki gösterdi" tarzında yansıttı. Bunu en başta halkımızın maneviyatına saldırı olarak değerlendiriyorum. Çünkü acısı ne kadar büyük olursa olsun, ailem acıların müsebbibini bilecek, çocuklarının onurunu sahiplenecek kadar tarih bilincine sahiptir. Sistem basınının acılarımıza dönük bu saygısızlığını kınıyor ve lanetliyorum.
Kürt anneleri tüm bu acılara rağmen, yüreklerine taş basarak "barış" dediler her zaman. Çünkü acının milliyetinin olmadığını biliyorlar. Türk annelerinin de daha fazla geç olmadan, bu gerçeği fark etmesini ve bu acılara birlikte dur demesini diliyorum.
BARANA NUR / Midyat M Tipi Cezaevi