Nicedir boğazımda bir yumru… Konuşmayı anlamından koparan, sözün imkanlarını daraltan, uzun sessizliklerden, çaresiz seyredişlerden başka bir yol bırakmayan bir yumru. Silvan’ı, Sur’u, Cizre’yi, Amed’i, sürgünle, zulümle, açlıkla, susuzlukla, silahla, bombayla, sokağa salmamakla başlayan insansızlaştırma, Kürtten kurtulma, kurdu sahneye sürme savaşı… Her sabah ölü sayarak, her gece utançla yatarak geçen lanet olası günler…
Böyle günlerden birinde, 19 Ocak’ta, yürüyorum Agos’un önüne doğru… Henüz polisten, barikatlardan başka yollarda pek kimse yok. Camların yarı aralı perdelerinde oynaşan mahmur gölgeler… Birazdan toplanacak kalabalığa, hep bir ağızdan yükselecek sloganlara karşı hazırlıklı esnaflar, dükkanlarının önündekileri içeri topluyor. Bugün işler kesat olacak, biliyorlar. Elli kuruşluk suyu 2 liraya satacaklar (evet yas piyasası diye bir şey var. Ta soykırımdan bu yana iliğimize kadar işlemiş yağma, talan tıynetimizde var çünkü. El konulan vakıf malları ve Ermenilerin en azından bir kısmını geri almak için yürüttüğü mücadeleye de değinirsem, bu parantez hiç kapanmaz. Şimdilik hatırlatmakla yetineyim) Hrant baskılı kaşkol satıcıları, simitçiler, poğaçacılar ise eylem yerinde alesta bekliyor. Agos’un önündeki uzun pankartta “Özlemle, Öfkeyle, İnatla” yazıyor. Tam sırtından vurulduğu yere kadar uzanıyor pankart. Kırmızı karanfiller tam o noktada; mumlar ve nar bibloları da… Elime cep telefonunu tutuşturup o yerde fotoğraf çektirerek “eylem”de bulunan birkaç kişiyle karşılaşıyorum. Yüzlerine alelacele iliştirilmiş bir hüzünle birazdan işlerine gitmeye, gidince de “oradaydım” demeye onlar da hazır.
Saatler ilerledikçe, adı batasıca Ergenekon Caddesi’ne insanlar akmaya başlıyor. (Bu arada caddenin adının Hrant Dink olarak değişmesi için verilmedik dilekçe, yapılmadık başvuru kalmadı. Hâlâ belediyeden tık yok) Kardan kalma bir soğuk elden ayaktan kesiyor insanı, belki de bu yüzden geçmiş yıllara oranla katılım bir hayli düşük ama sesler yine de gür. Saat 15.00’i gösterdiğinde ise Maside Ocak çıkıyor pencereye. Hani 1995’te evinde “yasak” kitap bulundurduğu için kaçırılıp işkence edilen, 58 gün sonra da Beykoz’da bir ormanda bulunan Hasan Ocak’ın kardeşi olan. 500 küsur hafta boyunca Galatasaray Meydanı’nı kendisine mesken eden Maside Ocak… Diyor ki haykırarak:
“Ama”sız, “fakat”sız hiçbir ölümü kabullenmeyeceğiz. Israrla silahların susmasını, tüm sorunlarımızın konuşarak çözülmesini isteyeceğiz. İnsan hak ve özgürlüklerinin tanındığı, korunduğu ve geliştirildiği bir durum olarak gördüğümüz barışta ısrar edeceğiz. Yok sayılan, inkâr edilen, yüzleşilmeyen her suçun bir sonrakini hazırladığının bilinciyle hakikati yaşatacağız. Halkların onurunu hedefleyen zulüm mekanizmaları Baskı rejimlerinin tüm gücünü saldıkları korku üzerinden var ettiklerinin bilinciyle korkmayacağız!”
O konuşurken hemen arkasında Türkan Elçi var, Rakel Dink var, Nazenin Elçi ve Gülten Kaya var. Özlemle, öfkeyle, inatla dimdik duruyorlar. Birbirimizin hikayelerini dinlemekten, acılara saygı duymaktan, birbirimizi anlamaktan vazgeçmeyelim diye diye ve göz göre göre öldürülen Hrant’ın yanına sevdiklerini gönderdiler. Gözler sulu, avuçlar sımsıkı birbirine kenetli. Derken Türkan Elçi alıyor mikrofonu, o da “Tahir Elçi ölümsüzdür” sloganları arasında selam getiriyor Hrant’tan: “Hrant'ın selamlarını da ileteyim sizlere. Şu an beni dinleyen herkese, bulunduğumuz yer kadar sonsuz selam var. Barış adına, umut adına kardeşlik duygusunu gerekliliği ve yüceliği adına bütün ruhu şadların selamı var size. Bizi unutmayacağınızı biliyoruz, gözümüz arkada kalmayacaktır”
Bu kadar acılı ve bu kadar umutlu kadınları o odada bırakıp yine karışıyorum kalabalığın arasına… Bu kez karşıma orta yaşlı ve maalesef onun da gözü yaşlı bir başka kadın: “Benim de babamı öldürdüler” diyor. Ah o yumru yine ayrı yerde, tıkıyor ağzımı. Bir an soğuktan daha beter kesen bir sessizlik. Onunla benim aramda değil de sanki, bizimle dünyanın, bizimle devletin arasında duran o kahredici sessizlik… “Ben Necmettin Büyükkaya’nın kızıyım” diye devam ediyor. Nazenin’le tanışmak, elini tutmak, acısını paylaşmak istediğini söylüyor. Hani 1984 yılında Diyarbakır cezaevinde ağır işkenceler sonucu devletin katlettiği yakışıklı, akıllı, iliğine kemiğine kadar devrimci Necmettin Büyükkaya… Elinden tutup götürüyorum; babasız kalmış iki kadın nasıl bakarsa birbirine, nasıl susar, nasıl ağlar, nasıl dağlanırsa yürekleri öyle…
Merdivenlerde bu kez yemenili bir kadın, cebinde buruşmuş bir mektupla karşılıyor beni; “benim de oğlumu öldürdüler, ben de bir şeyler söylemek istiyordum” diyor. İyice lâl oluyorum artık. Ne diyeceğim o Anaya: “Anma töreni bitti, senin oğlunu da bi dahaki sefer anarız be anacım” mı? Özlemi, inadı cebime koyup, yumruyu tükürüp, öfkeyle yürümeye başlıyorum. Değil mi ki onlar hâlâ ayakta, değil mi elele kenetlenmişler kimsenin susmaya hakkı yok artık diye geçiriyorum içimden. Bu memlekette her gün günlerden “Kırmızı Pazartesi” her gün katliam, her gün açlıksa bir o kadar da inat var, direniş var, öfke var… Rojava var, Kürdistanlı kadınlar var diye teselli ediyorum kendimi. Hrant’ın şahsında sembolleşen barış talebi ve birlikte yaşama umudu sağlığında vücut bulmadı belki ama aynı pencerede topladı kadınları, oradan seslerini duyurma imkanı yarattı, insanlığa çağrı oldu çağladı diyorum… O pencere ki acıya açıldı en çok ve acıda ortak etti hepimizi.