Normal bir hastalık durumu içindeki birinin olağanı aşan düzeyde naz yapma, masumiyet sergileme, hissedilir ölçüde kendini duyurma amacı taşıyan inleme gibi tavırlarını sıkça görmüşüzdür. Ya da bu konuda kendimize tanığız. Çocukluk dönemlerine inen birinin, neredeyse iştahla anlattığı anılarının çoğu acıya, mağduriyete dair olanlardır. Bunlar belleğe iyice işlenmiştir. Özgüven içinde, mağrur bir edayla el atılan iş sarpa sardığında, dahası tehlikelerle karşılaşıldığında, baştaki havanın acınma tavırlarına dönüştüğü ve bunun dile geldiği anlarla da karşılaşmışlığımız çokça... Ezilmişliğin, acının, dramların işlendiği ve bunların öznelerinin neredeyse kahramanlaştırıldığı programlar, TV’lerde izlenme payı en yüksek olanlardan.

Daha da artırılabilecek örnekler, acı olgusuyla ilgili bize neler anlatabilir? Acıya böyle meyyal olabilmek, acıdan bir ölçüde hazzetmek, insanın normal yaşam hallerinden mi? İçsel bir bilgiyle kaçınılan acının, nasıl bir cazibesi vardır ki, belagatli anlatımlarla betimi yapılır? Ya da maruz kalındığında azap veren bir olgunun, nasıl bir ederi olabilir?

Öte yandan, başka değişkeleri göz önüne alındığında, acılarımıza kayıtsız kalınıyorsa, derdimizi en iyi Hallac-ı Mansur ifade eder: “Cehennem acı çektiğimiz yer değildir, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.” Birileri gösteri izler gibi acılara yönelirse şu bile denilebilir: “Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada, acı çekiyoruz.” (Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ından) Veya kabullenilmişlikle, acılara sessizce katlanma...

Zulmü çok coğrafyalarda yaşadığımızdan zulümle ilgili üretilen çokça söz var. “Zulüm ile âbâd olanın sonu berbat olur.”, “Zulmün artsın ki zeval bulasın.”, “Zulüm karşısında sessiz kalan, dilsiz şeytandır.” gibi. 

Bu şekliyle tepki de bulsa, zulmün sürekliliği acının da sürekliliği anlamına geliyorsa, bu olgunun değişik hallerde yaşamlarımızda yer bulması belki “normal”. Acıya sebep olan zulüm, çokça işlenen başlı başına bir konu. Bununla beraber, işlenişi veya ele alınışı bakımından acının kendisi de bir sorunsallık alanı. Bir yaşam gerçeği olarak acının psikolojik, sosyolojik, biyolojik birçok boyutuna temas etmek, bu yazının amacı değildir. Sadece, toplumsal bazda acının döngüsüne yol açan bazı nedenlere bakılmaya çalışılacaktır.


Acıdan kimlik

Nurdan Gürbilek, bir denemesinde, “Kayıtsız kalmadan ama mutlak bir dayanağa da dönüştürmeden (...) anlatılabilir mi bütün bunlar? Acıyı hayatın kurucu ilkesi gibi göstermeden, mağdurluktan gurur, kayıptan ihtişam çıkartmadan anlatmak mümkün mü? Mutsuzluğa yakından bakan ama mutsuzluk fikriyle mutlu olmayan bir edebiyat mümkün mü gerçekten?” diye sorular sorar. Bu ve benzerleri sadece edebiyat değil belki de en çok siyasal ve toplumsal alanda cevap arayan sorular.

Bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu görüp şaşıran Mevlana, bunun nedenini bulmaya çalıştığında, ikisinin de topal olduğunu fark eder. Bu yönüyle acı, keder veya mağduriyet, birleştirici özelliği en güçlü olgulardan. Örneğin, bazı doğal toplum kabilelerinde ölenin ardından gerçekleştirilen ağıt ritüellerine özel bir önem verilir. Ölüme yakından tanık olunmuştur ve ölüm korkusuyla birlikte grup, tehlike altında düşünülür. Bunun için kenetlenmek gerekir. Uzun süren ağıt ritüeli buna yanıt olur. Ritüelle ortaya çıkan ortak heyecan, gruba birlik duygusu verir.

Elias Canetti’nin “ağıt dinleri” olarak ifade ettiği bazı arkaik inanışlar ile Hristiyanlık ve Şiilik de aynı bağlamda ele alınabilir. Hatta Hristiyanlık ve Şiilik’te acının merkez bir olgu olduğunu belirtmek mümkün. Hristiyanlık’ta, haksızca yok edilmiş bir insan ya da Tanrı (İsa), inananların yerine ölüp suçlarının kefaretini ödemiştir. Şiilik’te Hüseyin, onlardan koparılıp alınmıştır. Bu figürler etrafında ağıt törenleriyle artan kitleler yas duygusuyla veya acının tekrar sergilenmesiyle korunur. Ağıt yakmanın sürekli vurgulanması, kitlelerin bir aradalığını sağlayarak söz konusu dinlere direnç gücü verir.

Bu özelliğinden dolayıdır ki, özellikle tarih inşalarında acı bir yatırım alanı olarak görülür. İktidarlar, dayanmak istedikleri toplum kesimlerini acıları üzerinde yoğunlaştırırlar. Yeri geldiğinde acıları abartılır. Geçmişteki felaketler, haksızlıklar, acılar hep işlenerek bunlar ortak bir kimliğin harcı yapılmaya ve böylelikle kimliğin varlığı süreklileştirilmeye çalışılır. Yeni toplum tasarımlarında bu, temel unsurlardan biridir. Efsaneler günün ve geleceğin ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanır. Cennet vaatleri, yaşanan felaketler üzerinden sunulur. Çekilen acılar, iyi bir gelecek için ödenen bedellerdir. Ve önünde sonunda güzel günlere ulaşılacaktır! Çekilen acı, çekeni yüceltir, onu seçkin kılar; yaşananlar ancak bizim başımıza gelir, tarih ya da Tanrı tarafından sınanıyoruzdur. İyi ve “haklı olmak için kurban diye nitelenmek yetiyorsa eğer herkes bu ödüllendirici konuma geçmek için savaşacaktır.” (Pascal Bruckner) Aşağılanmadan, düşürülmeden yakınma kadar bu mağduriyetler üzerinden romantik yüceltmeler geliştirme yoluna gidilir. Söz konusu mantık ve söylemlerle, acı böylece araçsallaştırılarak iktidarlar konumlarını pekiştirmeye çalışır. 


Sosyalizm ve Hristiyanlık retorikleri

Bu açıdan bakıldığında Hristiyanlık ile gerçekleşen sosyalizm arasında öz olarak bir retorik farkı yoktur. Gerçekleşen sosyalizm, sömürülenlere, ezilmişlere, sonunda kendilerinin galip olacakları daha adil ve güzel bir dünya vaaz eden Hristiyanlığın maddeci bir değişkesidir. Vaat, mutlak bir gelecektir. Mağduriyetlere hitap edilir. Baskıcı sisteme karşı verilen savaşımın yetki alanı içerisine giren kişisel acılar aşılacak, elde edilen kazanımlar çeşitli yararlar şeklinde her birine geri dönecektir. Aydınlanmacı pozitivist bir çerçeveyle özneleşen bir kesim, insanları acılarından kurtararak özgürleştirecektir.

Acı vurgusu, acıdan bir kimlik inşa etme düzeyine geldiğinde ondan kurtulmak zor hale gelebilir. Kimliğin belli parçaları duygusal ıstıraba yatırım yapmıştır. İyi, haklı olan bizleriz. Sürekli zararımıza çalışan kötüler vardır, ondan acı çekiyoruzdur. Gerek bireysel, gerekse de grup düzeyinde olsun bu, özseverliğin bir sonucudur. Böylesi pozisyonlarda komplo savlarının çokluğu dikkat çekicidir. Çok önemliyizdir, sürekli aleyhimize çalışanlar vardır. Belirlenen iç ya da dış düşmana karşı uyum pekiştirilir böylelikle. Bu durum, kötülerin kurbanı olduğuna inananları eleştiri ve tartışma konusu olmak sıkıntısından da kurtarır. Nasıl olsa tüm suçların üzerlerine atıldığı günah keçileri bulunmuştur. Çektiğimiz acı bizleri arıtmış; iç temizliği, yürek temizliğiyle ödüllendirmiştir. Bir meleğin masumiyetiyle donanmışızdır!

Acı, onu çekenin değerini arttırıyorsa eğer (yazının başındaki bir kısım örnek, bu yönlü öğrenilmiş bir duygunun insandaki belirli iz düşümleri olarak ele alınabilir) bir talebin karşılanması ya da çevreye bir üstünlük sergileme maksadıyla kaygı ve talihsizliklerin gösterişçi şekilde abartılması yoluna gidilir. Bu açıdan düşkünlük arayışı büyüklenmeyle örtüşür. Özen gösterilme, önemsenme amacı doğrultusunda abartılan yaralarla kişi, kendisine belli bir boyut kazandırmaya çalışır.

Bununla ilgili olarak Nietzsche’nin dünya nimetlerinden el etek çekme biçimindeki çilecilerle (Hristiyanlık ve diğerleri) ilgili ortaya koydukları kayda değerdir. Ona göre, çilecinin çektiği eziyette “gizli bir köleleştirme istenci”, yakınlarını daha iyi boyunduruk altına almak için onların aralarından ayrılıp sivrilmek isteği bulunur. Ayrıca çilecinin kendini alçaltma, nefsini köreltme, kendine eziyet zevkinde “bir güç hazzı“, “güç isteğinin kendini koynuna bıraktığı geniş bir ruhsal sefahatler alanı“ da bulunur. Bu kendine eziyetin altında yarar, çıkar sözcükleriyle düşünülen bir acı anlayışı çıkıyor ortaya. Böylelikle acı, güç istenci üzerinden bir egemenlik stratejisi temelinde ele alınmış olur.


Mazlumun zulmü

“En büyük zalimler (kafası kesilmemiş) mazlumlar arasından çıkar” der Cioran. Hem yakın tarih (veya uzak tarih) hem de güncelde, zalim ve mazlum rollerinin birbirlerinin yerlerini aldığı nice örnekler göz önüne alındığında Cioran’ın ifadesinin aşırı olduğunu söylemek zor. Özellikle 20. yüzyılda en belirgin olarak ortaya çıkan şey ezilenler, emekçiler, sömürge insanları adına hareket edenlerin, iktidara geçer geçmez diktatörlere, zorba yöneticilere ya da yeni efendilere dönüşmesidir. Mazlumla zalimin yer değiştirdiği bu durumlarda rol değişikliği yine de adalet ve özgürlüğün koruyucu söylemlerine dayandırılmıştır. Başkasının egemenliği altındakilerin acı çektikleri an ile aynı hükmedilenlerin bu kez kendilerinden güçsüzlere acı çektirdiği an arasında fazla bir mesafe farkı yok bu durumda.

Bir kez acı çekmiş veya kurban olmuş olmak, kimseyi o acının muhafazasına alarak nezih tutmaz demek ki. Bu açıdan her durumda “salt mağduriyet” söylemine yaslanma, ezilmişlikten ayrıcalık umma, mazlumiyetin güç istenci ile paralellik kazanır. Çekilen acı kişiyi daha üstün insan sınıfına sokuyorsa, yaraların sergilenmesi bir seçkinleşme amacıyla ortaya çıkar.

Sırplar, 90 başlarında giriştikleri katliamların altyapısını hazırlamak için yoğun olarak 2. Dünya Savaşı‘nda maruz kaldıkları katliamları kullanmışlar, yaralarını ortaya dökmeye başlamışlardır. Cellatlığa soyunmaya başladıklarında bile hala kendilerini kurban olarak savunmaya devam etmişlerdir. Barışçıl duruş içindeki birçok Yahudi tenzih edilecek olursa Filistinli veya Lübnanlılara karşı yapılan saldırılarda İsrail yöneticileri Yahudi Soykırımı’nı anmışlardır. Uzağa da gitmeden örnek gösterilecek olursa, zalim yüzü iyice ortaya çıkan AKP hala mağduriyet söylemlerinden, geçmişte uğradıkları haksızlıkları araçsallaştırmaktan imtina etmiyor. Hukuk dışına çıkılmak, hesap vermekten kaçılmak istendiğinde dünün haksızlıklarından, çekilen acılardan dem vurmak, yeni zalimlerin yaygın bir yöntemi böylelikle. Haksızlık yapılabilir, onlara da haksızlık yapılmıştır çünkü. Dokunulmazlık ararlar, çünkü yaşamın kendilerine özür borcu vardır halen.

İktidar kodlarının toplum kesimlerini veya muhalif hareketleri zehirlemesi de böyle gerçekleşiyor. Bu kodlar aşılmadığı müddetçe, mağdurken zalimden öğrenilen, fırsatı bulunduğunda yürürlüğe sokuluyor. Hareketlerin yönü zulümle değil zalimle mücadele etmek olduğunda, zalim yok edilirse onun yerine geçilir. Zulüm böylece tekrardan üretilerek kalıcılık kazanır. Bu durumda -gerek kurban gerekse de fail olsunlar- hep zulüm ortamında yetişen insanlar, zihinsel olarak da özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu tecrübe edemezler. Zulüm, fasit bir daireye döner.

Dikkat çekilmesi gerek bir nokta şu ki, geçmişteki mazlumiyetlerini araçsallaştıran yeni iktidarlar, bu sefer zulmettikleri kesimlerin acılarını yok saymaya, inkar etmeye çalışırlar. Bu acıların görünür kılınması çabasına dair “acıların araçsallaştırılması” suçlamasının yeni iktidar tarafından söz konusu mazlumlara yöneltilmesi de ayrı bir garabet örneği olarak çıkar karşımıza.


Acı ve bizmerkezcilik

Acıya, baskıya maruz kalmanın sonuçları, onun insanlarda yarattığı fiziki ve ruhsal azapla sınırlı değil. İnsanların kişilik veya karakterleri de etkilenir bu süreçten. Bu sürecin olumsuz etkileri konusunda yeterli bir farkındalığa ulaşılmazsa, kişilikteki tahribatın onarımı da sonradan güçleşebilir.

Şöyle ki insanlar, baskı altında oldukları sürece kenetlenirler. Baskıya karşı direnmenin ve onun üstesinden gelmenin bir savunma mekanizmasıdır bu. Mazlumiyet duyguları insanları birbirine yaklaştırır; birbirini hiç tanımayan insanlar bile bir araya toplanır. Bu mazlumlar cephesi sadece kendi sorunlarıyla ilgilenirse, ortaya çıkacak tehlike bağnazlaşmadır. Bu, baskıya karşı duruşun düşünsel yapısıyla ilgili bir şeydir. Düşünsel perspektif ve yaşam tasavvuru geniş değilse, sorunlar arasında bağlantılar kurma, sorunların birbirinden beslenme noktalarını bulma da zorlaşır. Kişiler, gruplar veya toplumsal kesimler kendilerini merkeze koyup sadece kendi dertlerine eğilirler böylece. İslamcılar kendi sorunlarıyla uğraşır; Aleviler kendileriyle; Kürtler, Ermeniler, feministler, eşcinseller ve diğerleri, yine öyle.

Baskı dozajının yoğun olduğu zamanlarda söz konusu durum bir yere kadar anlaşılır ama bunun sürekliliği “bizmerkezciliğe” işaret eder ki bu da egoizmi ifade eder. Kesimlerin sadece kendi acılarına yoğunlaşmaları, başka acıların göz ardı edilmesini getirir; bu da insani duyarlılıklar anlamında sorunlu bir durumdur. “Herkesin kendi ölüsüne ağlaması” veya “herkesin kendine demokrat olması“ gibi ifadeler bu haller için dile getirilir. Şairin dediği gibi: “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, diğerine sağır.”

Yalnız şu var ki, felaketlerin, katliamların görünür kılınması adına günümüzde TV ve gazetelerde sergilenerek seyirlik malzeme haline getirilmesi, başka sıkıntıları getiriyor. Acılar gösteri toplumuna sunulurken esasında görünmez bir hal kazanıyor. İnsanların ruhsal, duygusal dinamikleriyle böyle oynanması karşısında acıları kabullenme, kanıksama kendi başına bir konu ki, ayrıca ele alınmayı gerektiriyor.

Başka kesimlerin felaket ya da mağduriyetlerine karşı hakiki bir sorumluluk duygusuyla hareket edildiğinde de, insanın sınırlı varlık olması çelişkisiyle karşı karşıya kalınır. Yani, herkese yetişmenin olanak dışılığı... Bu noktada, yakınlık duygularımıza göre acılar arasında seçim yoluna gitme değil, gerçeğe uygunluk temelinde insani hassasiyetlerdeki süreklilik, insanın kendi cevaplarını ortaya çıkarabilir. 

Acı ve baskıya maruz kalan grup için bizmerkezciliğin başka sonuçları da var. Baskıcı özneye karşı gruptan her şart altında “birlik ve beraberliği” bozmaması istenir. Birliğin zayıflaması, acıya sebep olan düşmanı daha güçlendirecektir. Bu açıdan, acı ve mağduriyet üzerinden örülen her kimlik, “düşman” figürünü sürekli bir vurguyla ön plana çıkarır. Böylesi bir kimlik, düşmanı olmadan ayakta kalamaz ve “düşman” burada bir antikimliktir. Sürekli bir tehlike olarak iç dayanışmanın besleyici kaynağını, yok edici olarak varoluşun süreklileştirilmesini sağlar. O yüzden bu kimlik, düşmanına muhtaçtır.

Tehlike, çekilmekte olan acılar ve söz konusu düşmana karşı zafer kazanma umudu, ilgili kesimin üyelerinde yarı dinsel bir yücelmişlik duygusu doğurur. İstenilen birey, bu duyguya çabuk kapılanlardır. Bu duygudaki heyecan ve hevesin azalması zayıflık olarak ele alınacak; aşılması istenecektir. 

Bireyler, gruplarının resmi söylemi dışına çıkılmasının “düşmana” yarayacağından çekinirler ve zaten bunun sakıncası grup otoritesince hep hatırlatılır. Aynı şekilde bireylerin davranış tarzı da tayin edilir. Tepkinin yönü “dış”a dönük olduğu için “iç”e dönük muhalefet tasvip edilmez. Bağnazlaşmaya varılır böylece. Böylesi durumlarda, “Birlik ve beraberlik içinde olunması gereken bu dönemde...” söylemleriyle dikkat çekilmek istenen, yine “düşman”dır. Böylece, kol kırılırsa da yen içinde kalır.

Baskıcıya karşı oluşturulan tablodan netlik beklenir. Bu yüzden iç denetim her yönüyle sıkı gerçekleştirilmeye çalışılır. Bu durum, zaten oluşan hiyerarşiyi de pekiştirir. “Tablodaki arılığı bozan ve davranış yönünün netliğini zayıflatanlar” (Z.Bauman) kınanır, teşhir edilir veya cezalandırılır. Kendi grubunun tepkisinden çekinen bireyler “damgalanmama” çabası içinde olurlar. “Düşman”ın yarattığı acılar üzerine inşa edilen birlik, böylece korunmuş olacaktır. 

Denilebilir ki bu şekliyle bizmerkezcilik, ezilen grup veya kesimleri motive eden temel etmense, geçici dönemler dışında baskı, yeni otoritelerce bir biçimde yeniden üretilecektir. Ya mağdur olunur ya da fail veya ikisi birlikte. Değişmeden kalan ise, acı olur.

***

Belirtilenler temelinde Nurdan Gürbilek’in baştaki sorularına tekrardan dönebiliriz. “Kayıtsız kalmadan ama mutlak bir dayanağa da dönüştürmeden (...) anlatılabilir mi bütün bunlar? Acıyı hayatın kurucu ilkesiymiş gibi göstermeden, mağdurluktan gurur, kayıptan ihtişam çıkartmadan?..” Görüldüğü üzere buna kolay cevaplar bulmanın zorluğu ortada. Psikolojik ve sosyolojik boyutları etkili olan bu olgunun, ortaya çıkan deneyimler ışığında farkındalığa ulaşılmasıyla ele alınması, hareket noktası olabilir.

Ortadoğu gibi zulmü halen bol bir coğrafyada yaşadığımıza göre bazı acıların görülmez kılınmaya çalışıldığını, bazılarının da sürekli gösterilerek normalleştirildiğini biliyoruz. Bu olgu, o nedenle yaşamlarımızda merkezi rolünü koruyor. Kişi veya grupların hem kendi acılarına duyarlı olmaları hem de başka acıları sahiplenmeleri, bir demokratik bilinç, demokratik mücadele konusudur. O zaman bu bilinçle acıyı aşma mücadelesinin yönü tayin edilebilir.

Acıdan medet ummak, ona yatırım yapmak, güç istenci ile ilgilidir. Bu durum, kurtulunmak istenen acıyı ortadan kaldırmaz, olgunun sürekli bir döngü içinde yaşanmasını getirir. Acıları payanda yapanlar, yeni acılar yaşatırlar; o yüzden söz konusu yöntemlerle acı, bir yatırım alanı olarak ele alınmaya başlandığında dikkat kesilmek gerekecektir. 

Ne fail ne de mağdur olmadan zulümle hesaplaşabilenler özgürlüğü de deneyimleyebileceklerdir.


 SADIK ASLAN / T Tipi Cezaevi - ŞIRNAK