Bu pervasızlığa sebep; kendini tanıması kadar, önceki deneyimleri elbette. Egemen güçlerin çıkarları için var olduğunu bilen devlet, bekası için, gerektiğinde insani ve toplumsal değerleri topyekun hiçe sayma kudreti ile güçlendirildiğini bilerek hareket ediyor. Gerçekten de, cumhuriyet tarihinde devlet eli ile kaç katliama imza atılmıştır, sayabileniniz var mı? Ya da Kürtlere, Alevilere, Ermenilere, Rumlara, sosyalistlere ve daha nice farklı kimliğe yönelmiş devlet şiddetini, katliamları, insanlığın, vicdanın, adaletin tam olarak kaç kere yerle yeksan edildiğini bileniniz?
Hesabı verilen, katilleri cezalandırılan bir katliam ya da vahşilik örneği bilen var mı peki? Yok!.. Çünkü bugüne kadar, T.C. hiçbir suçu ile yüzleşmedi. Dêrsim Katliamı hakkında "gerekirse özür dileriz" demenin ötesine geçilmediği gibi, Malatya, Çorum, Maraş, Sivas, 6-7 Eylül, 19 Aralık, Ulucanlar ve nice katliamlar hakkında bırakın katillerin cezalandırılmasını, gerçeklerin ortaya çıkmasına bile izin verilmedi.
Hatta iktidar sahipleri ne zaman ki hak, hukuk lafları etti, arkasından bir cinayet, bir katliam geldi. Engin Çeber, başbakan’ın işkenceye sıfır tolerans sahne performansının hemen arkasından, günlerce işkence edilerek cezaevinde öldürüldü mesela. Dêrsim Katliamı için "gerekirse" özür de dileneceğinden söz edilirken Roboskî’de 34 canı parçalayarak katletti…
Bildiğinden bir adım şaşmadı devlet.
“Devlet katliam yapmış, hesabını vermem” demiş. Çok acı elbette. Ancak daha da acısı, yüreği acıya kesen ana babalardan, sevgililerden, kardeşlerden, yoldaşlardan yani bir avuç insandan başka kimseye gam olmaması değil mi?
Nitekim ne toplumsal vicdan ayaklandı Roboskî kararına, ne ayakkabı kutusunda saklanan bir deste paranın yarattığı kriz kadar etki yaratabildi devlette.
Bir kez daha gözümüze sokuldu ki, bir kuruş kadar değeri yok insan canının devlet katında. Sadece devletin mi, toplumun da dini imanı para olmuş. Bir 34 can parçalanarak öldürülmüş, nasıl yaparsın diye devletin kapısına dayananların sayısına bakın, bir de deste deste para söz konusu olunca ortada feveran edenlerin, dikkat kesilenlerin sayısına. Kim daha çok yedi ya da yiyecek hesabı devlette krize yol açabilirken, vahşice insan öldürmek sıradan bir olay olarak bile tartışılmaya değer bulunmuyor…
Bunları yüreğimde biriken öfkeyle yazıyorum evet. Ve bu öfkem, sadece "maşaları" cezalandırarak geçmeyecek biliyorum. Günü gelecek o çarka çomak sokacağız, dağıtacağız bunu da biliyorum. Ancak bunları bilmek, ne Roboskî’de katledilenlerin ne tam bir yıl önce katledilen Sakine’nin, Fidan’ın ve Leyla’nın acısını dindirmeye yetmiyor.
Belki de bu acının geçmemesi gerekiyor zaten. Çünkü acı öfkeyi, bilinci, direnci, değiştirme azmini beraberinde taşıyor. Gözyaşlarını dindirmeyi en çok ağlayanlar istiyor. Ve belki de toplumda insani değerlerin gelişmesine, devletin suçlarıyla yüzleşmesine ve tarihten silinene kadar da insanlık değerlerine göre yeniden örgütlenmesine giden yolu da yüreğimizde büyüyen bu acı açacak. Bu yüzden hiç bir şey yapamıyorsanız, acınızı kanatın her gün, yeniden… Unutmayın, unutturmayın!
Acınızı kanatın her gün, yeniden!
Roboskî Katliamı soruşturmasında takipsizlik kararı verildi. Yani, bu kararı veren devlet dedi ki; "Evet, 34 canı savaş uçaklarım ile bombalayarak parça parça ettim. Öldürdüm. Hesap mesap da vermem". Yani, "katilim ama güç bende" dedi.