20 Nisan’da KCK’nin yaptığı açıklama sonrası, Strasbourg’da 15 Kürt siyasetçisinin yaptığı süresiz –dönüşümsüz açlık grevi 52’inci gününde sona erdi. Açıklama ile Türkiye cezaevlerindeki açlık grevlerine de son verildi.
Her gün kötü bir haber ile uyanacağımız günler gelmişti. Haberleri okumayı ya da dinlemeyi hep erteleyerek kötü bir haber ile yüzleşmemeyi tercih eden çoğunluk içindeydim. Bunun dışında gazetemize haftalık köşe yazısı yazmak da aynı zorlukları taşıyordu. Açlık grevleri ile ilgili yazı yazma konusunda okuyuculardan epeyce de sözlü ve yazılı eleştiriler aldım. Gelen eleştiriler iki yönlü idi. Bir kısmı açlık grevlerini desteklenmesi gerektiği yönünde, bir kısmı da eylemin içeriği değil, ancak biçiminin eleştirilmesi yönünde idi. Okuyucularımın büyük oranda benden beklentileri, hem de bir hekim olarak bu eyleme karşı yazılar yazmamdı. Bütün eleştiri ve psikolojik baskılara rağmen yazmamayı tercih ettim. Tıpkı haberleri okurken ve dinlerken kaçtığım gibi, yazıyı da yazmayarak kaçmayı tercih ettim. Sessizliği tercih ettim!
Bu bir çözüm müydü… hayır.
Politik correct bir tavır mıydı… hayır.
Her hali ile bunun adı ve tanımlaması tek kelime ile kaçıştır…
Kaçış, kişisel bir tercihtir. Genellikle karar verilmesi zor olan anlarda insanların tercih ettiği bir davranış biçimidir. Olumsuz sonuçta bir katkınız olmasın isterseniz, olumsuz sonucu değiştirecek gücünüz de yoksa, kaçışı tercih etmek bir yöntem.
Bir hekim olarak, ölümle sonuçlanabilecek bir açlık grevini desteklemem mümkün değildir. Ancak politik amaçlı yapılan bir tercihte de insanların iradesine saygısızlık yapmak, birincisi kadar negatiftir. Onları demoralize edecek bir yazı ve davranış da aynı oranda büyük bir ilkessizliktir ve kesinlikle etik değildir. Üstelik, grevci arkadaşları 32. gününde gidip görmüştüm. Bütün olumsuz sonuçlarını bilerek, güçlü bir motivasyon ile grevlerini devam ettiriyorlardı. Onları demotive ve demoralize edecek bir yazı ahlaki  değildi. Vicdani hiç değil idi.
Bu dönüşümsüz-süresiz açlık grevi, Avrupa’da yapılan ikinci uzun süreli açlık grevi. Birincisi 2007 yılında yapılmıştı. Yazılarımı takip edenler bilirler. O zaman da, ne destekleyen, ne de demoralize eden bir yazı yazmadım. Kısacası o zaman da sessizliği tercih ettim.
Ölüm oruçlarına ilkesel olarak karşı çıkışın yanında, eğer grevciler sevdiğiniz, saygı duyduğunuz, politik geçmişleri ile Kürt ulusal mücadelesine bedel vermiş ve değer katmış yakın tanıdıklarınız ise karşı çıkmak için yeterince nedeniniz vardır.
Açlık grevleri ile ilgili neden yazı yazmadığımın  insani, ahlaki-etik ve vicdani nedenleri bunlar. Umarım yeterince açıklık getirebildim.
Açlık grevlerinin bir de politik nedenleri vardır. Buna politikacılar karar verir. Bu açlık grevlerinin de neden başladığı, neden bitirildiği onların bilgisi ve sorumluluğunda. Sadece bildiğim bir şeyi açıklamak isterim. Avrupalıların ruh halini ve  düşünce biçimlerini 23 yıllık meslek hayatımdaki tecrübelerime (hasta popülasyonumun yaklaşık yüzde sekseni Avrupalı) dayanarak yeterince tanıdığımı düşünüyorum. Bir Avrupalı, herhangi bir politik pazarlıkta, kendisini önceden manipüle edecek bir davranış biçimini, katı bir biçimde red eder. Bu red ediş o kadar katı ve kesindir ki, diğer değer yargılarını kolaylıkla çiğneyebilirler.
Bu ölüm oruçlarının, ölümle karşılaşmadan bitirilmiş olmasında, karar sahibi olan KCK yöneticilerinin önemli ve tarihi bir karara imza attıklarını düşünüyorum. Ve onlara teşekkür ediyorum. Bu açlık grevlerinin kazanç ve kayıpları onların değerlendirmesi, bizler için önemli olanı ise tek cümle ile “ölümler olmadan bitirilmiş olmasıdır.”
Bu açlık grevlerinin ölümler olmadan KCK’nin karar, etkisi ve yetkisi ile bitirilmiş olması, politik psikoloji açısından, KCK ile Kürt kitlesi arasındaki güven ilişkisinin tazelenmesi ve derinleşmesi anlamını taşır ki, içinden geçtiğimiz süreçte  bunun oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.
Grevci arkadaşlarımızın bir an önce sağlıklarına kavuşmaları dileği ve temmensi ile.