Bugün açlık grevimizin 36. Günüdeyiz... Ciddi bir rahatsızlık ve ölüm riski henüz sözkonusu olmasa da, sonuçta sürdürdüğümüz eylem açlık grevi eylemidir. Açlık grevinin şakası yoktur. Nerede ne zaman, hangi yöntem ve biçimde eylemciyi vuracağı hiç belli olmaz. Hiç hesapta olmayan, tam da “çok iyiyim” denildiği bir anda azrailin gelip eylemciyi bulması mümkündür.
Amed zindanında Ali Erek arkadaşımız ölüm orucunun 27. gününde geçirdiği mide kanaması ve hemen ardından tedavi edilmemesi nedeniyle yaşamını yitirdiğini biliyoruz. Yine Amed zindanında Emin Yavuz arkadaşımız açlık grevinin 12. gününde hayatını kaybetmiştir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, ama yeterli olduğunu düşünerek şunları vurgulamak gerektiğini düşünüyoruz:
Özgürlük bedel, demokrasi emek, doğru bir yaşam ise acılarla yoğrulmuş bir fedakarlık ister. Hiç bir zaman bedelisiz ve emeksiz bir özgürlük süreci yaşanmamıştır. Tarihin en eski çağlardan bugüne kadar hiç biz zaman özgürlük bedelsiz olmamıştır. Olsa bile kalıcı olmadığı gibi sonuçta yine kölelik sürecine girilmiştir.
Bu genel belirleme Kürt halkı için daha geçerlidir. Zira sözde demokrasi çağında bile, Kürt halkı için hala kölelik ve ölümden daha beter bir yaşamı layık gören devletler vardır. Ekonomik ve siyasi çıkarlar nedeniyle Kürt halkını kölelik yaşamına mahkum etmesini sağlayan bu devletler, ne yazık ki hala güçlü ve her şeyi kendi çkarlarına feda edebilecek kadar zalimdirler. Bu nedenle Kürtlerin Özgürlük kavgasında herkesten daha fazla emek ve bedel verme gibi bir durumu sözkonusudur.
Kürtler özgürlük yürüşünde başkaları tarafından bulunan, daha önceden açlan bir yolda yürümüyorlar. Bizzat kendieri tarafından açılmış yolda yürüyorlar hedeflerine doğru. İşte açlık grevi de bu yolda atılan bir adımdır. Gerek Türkiye ve Kürdistan zindanlarında, gerekse Strasbourg’ta başlatılan süresiz açlık grevi eylemi bu bağlamda hem tasfiye konseptine verilen vicdansal bir yanıttır, hem de “Edi Bes e, An Azadî An Azadî” hamlesinin temel taşlardan birisidir. Bu anlamda vicdani ve ahlaki duruşun bir sonucu olduğu gibi, aynı zamanda siyasal sürece karşı duyarlılık yaratma çağrısı ve hedefin bedenlerle vurulmasıdır.
Açlık grevi esas itibarıyla duyarsılzığın ve vicdansızlığın en derin halini yaşayanlara karşı bir çağrı eylemidir. Hakikatını tamamen rafa kaldıranlara, duygu ve düşüncede anlamsızlığı yaşayanlara, isanlık karşısında derin suçlar işlenmesine rağmen ‘görmedim, duymadım, bilmiyorum’ anlayışına sahip olanlara karşı ‘ey insan kendine gel, özüne dön, ruhunu ve vicdanını suçlardan arındır’ deme uyarısıdır. Bu anlamda açlık grevi ölü canlara şırınga edilen ruhtur. Kuruyan vicdana verilen hakikatın en derin halidir. Körelmiş duygu ve düşünceye tutulan ışıktır.
Eğer başlattığımız açlık grevi bu rolünü oynarsa ve gerçekten de vicdan ve ruhları uyandırma, bu anlamda Öcalan’ın özgürlüğü konusunda belli bir politik duruşu açığa çıkartırsa, yine katı tecridin kaldırılması konusunda belli bir mesafe yaratırsa o zaman amacına ulaşmış olacaktır.
Her zaman vurguladığımız gibi açlık grevi uzun ve sabır isteyen bir eylemdir. Acıların en derinini verir, hayatı en dipten gelen dalgalarla adeta döve döve eritir, yaşamı canlı kılan ruhu derin düşler dünyasında parça parça alıp götürür. Bu anlamda açlık grevi aynı zamanda ruhunu ve duygularını, düşünce ve bedenini daima özgürlük için adayanların eylemidir de. Dolayısıyla ruhsal, duygusal ve düşünsel boyutu oldukça derin bir eylemdir. Bu, hem eylemnin anlamını, hem onun içeriğini ve hem de eyleme katılanların görev ve sorumluluğunu daha çok artırmaktadır. Ama aynı zaman da Avrupa ve Kürdistan’da yaşayan Kürt halkının görevini de derinleştirmektedir. Bu durumda her iki kuvvetin birlişerek hedefe doğru ilerlemesi ve amaca kilitlenemsi kaçınılmazdır. Özgürlük ve kurtuluş ancak böyle mümkün olabilir.

fuatkav@hotmail.com