İktidar ilişkisi, günlük, sakin yaşam içinde kendini açıklıkla ortaya koysaydı, her şey ne kadar kolay anlaşılır olurdu değil mi? Ama böyle olmaz çoğu kez; sokaktaki polis de -onunla karşı karşıya gelmemizi gerektiren bir durum yoksa eğer- bize normal, hatta şefkatli bile görünür. İnsan ilişkilerinde de durum farklı değildir; “normal” zamanlarda “aşk” gibi görünen şeyin gerçekte bir “iktidar ilişkisi” olduğunun anlaşılması için kritik bir eşik noktası gerekir.
Nar’ın kritik eşiği, filmin neredeyse dörtte üçünde hiç görünmeyen ama gelmesi büyük bir gerilimle beklenen Sema’nın kapıdan girdiği andır. Bir neşterin o ana dek farkına varılmayan ura dokunup irini akıtması gibi...
Ümit Ünal’ın senaryosunu yazıp, yönettiği Nar, neredeyse bir odaya sığdırılmış olan daracık atmosferiyle önce bir korku/gerilim havası verse de, sonradan o kadarcık yerden ciddi sorular ve yanıtlar çıkarmayı başarıyor. Her şey, kenar mahalleden bir yerden kalkıp kendi kişisel –ve aslında meşru- adaletini doktor Sema’nın (İdil Fırat) evinde arayan o estirikli ve garip kadınla, Asuman’la (Serra Yılmaz) başlıyor belki. Ama daha kapıdan içeri girdiğinde bile, aslında bütün derdin bu kadar olmadığını seziyorsunuz. Sema’nın yokluğunda onun “eşi” Deniz (İrem Altuğ) ve meraklı kapıcıyla (Erdem Akakçe) başlayan hesaplaşma, giderek tuhaf biçimde bir “rehin alma” olayından çıkıp herkesin sırlarının, adalet duygusunun ve vicdanının zorlandığı bir karmaşaya dönüşüyor.      
Ama en çok Sema zorluyor her şeyi. Bir açıdan bakılınca „erkek iktidarından kurtuluşu” simgeleyen naif bir durum olduğu varsayılan lezbiyen ilişki bile, iş „dünyanın düzeni“ konusuna gelip çatallaştığında öyle bir infilak ediyor ki, artık Sema, „dost, arkadaş, kardeş, eş ve her şey“ değil, bal gibi “koca” haline geliyor. Deniz’in Asuman’ın cahilliğini ve köylülüğünü küçümserken kullandığı “senin dünyan şu kadarcık” sözü, kendi iktidarından, Sema’dan aynen gelip yüzüne çarptığında, „Bu ev nasıl dönüyor haberin var mı?“ diye başlayan nutuklar devreye girdiğinde, artık düpedüz paranın saltanatı konuşmaktadır çünkü. Adalet duygusunu küçümsemenin cezasını, kendisi de sistem karşısında hiçleşmiş olan Deniz ödüyor.
Sonuçta, iyi bir öykü ve iyi bir filmle karşı karşıyayız. Film yapmak, öykü anlatmaktır; başka bir şey değil. Antalya’da ne almış ne almamış bir yana, Ünal –bir iki küçük sarkma dışında- öyküsünü bize temiz bir yoldan anlatmış. Bu kadar dar mekanı kullanmanın ibreyi tiyatroya kaydırma riskini de bence bertaraf etmiş ve sinemanın sınırları içinde kalmış. Bir yönetmen, bu kadar dar bir yüzeye bu kadar hacimli bir öyküyü sığdırabiliyorsa eğer, bu bir zeka işaretidir ve zeki olmak “iyi yönetmen” olmaktan da önemli bir şeydir.     
Yine de filmi, bir tiyatro oyunu olarak izlemeyi tercih ederseniz eğer, Ümit Ünal’ı hor görmüş olmazsınız. Hatta daha da ötesini söyleyelim, biri çıkar da Nar’ın hesaplaşmasını sahneye taşırsa, kendisine şükran duyarız. Biz seyirciler, öykünün peşindeyizdir çünkü; bizi de içine çeken, bizi de kendi “mesele”sinin çözümüne ya da çözümsüzlüğüne ortak eden öykülerin peşindeyiz; gerisi festival jürilerini ilgilendirir ki, o kadarına bizim aklımız ermez.


M. ENDER ÖNDEŞ