Gezi Parkı açılmış…Belli ki “Topçu Kışlası” projesi sizlere ömür.

Madem sandıktan çıktınız, neden Gezi Direnişi öncesinde “milli irade” adına “Topçu Kışlası” yapacağınız yerde şimdi Gezi Direnişinin karşısında geri adım atarak “ağaç diktiniz ve çiçek ektiniz”?
Vatandaşın önüne sandık koyup da, “Kışla mı konduralım, ağaç mı dikelim” mi dediniz de, şimdi “sandığın” dediğini yapıyorsunuz? Yoksa Gezi Direnişinde ölen dört insanın, gözü çıkan on beş insanın, yaralanan binlercesinin ve tutuklanan nicesinin “Meydan demokrasisinde” ortaya koyduğu demokratik “irade” karşısında mı geri adım attınız?
Eğer “her şey sandıktır” denseydi, insanlar Gezi Parkı’nda ve Taksim Alanı’nda direnmeseydi, siz şimdi çoktan Gezi Parkı’nın altını üstüne getirmiş olacaktınız. Bu “sandığa” uygun olacaktı ama “sokağa” uymayacaktı.
Siz “sandığa” değil, “sokağa” uygun davrandınız.
Neymiş o halde?
Demek ki, “demokrasi sandıktan ibaret değilmiş”…
Şimdi düşünelim:  Darbeciler, bir süre sonra “seçim yapacağız” dediklerine göre Mursi taraftarları Adeviyye Meydanı’ndan çekilecek mi? Soralım: Çekilsinler  mi? Sissi’nin “seçim sözüne güvensinler” mi? Güvenip meydanları boşaltsınlar mı?
Başbakan ve Başdanışmanı bu soruya yanıt vermelidirler…
Ben “meydanları boşaltmasınlar” diyenlerdenim. Çünkü halk sokağa çıktığında, o sokağa boyun eğdiremeyen bütün iktidarlar, boyun eğdiremedikleri halka “söz” verirler. Ve bütün deneylerin gösterdiği gibi, halk bu “söze” inanıp da, “meydanı boşalttığı” gün, onun gırtlağına yapışırlar. Halk şimdi Adeviyye’den çekilsin, Sissi halkın gırtlağına yapışır. Mursi iktidara yeniden geldiğinde Mursi karşıtı halk Tahrir’den çekilirse, Mursi Tahrir halkının gırtlağına sarılır.
Kesin bir demokratik rejim kurulmadıkça, yani konuyla sınırlı bir tanım yaparsak, “halkın Adeviyye’de ve Tahrir’de gerekli gördüğü her zaman toplanma özgürlüğü mutlak bir şekilde tanınmadıkça” birbirine karşı olan bu iki meydanın halkı, kesinlikle meydanları terk etmemelidir.
Meydanları terk etmemelidir ve fakat birbirinin gırtlağına da sarılmamalıdır. Çünkü tepedeki Sissi Adeviyye’deki halkın, tepedeki Mursi de Tahrir’deki halkın gırtlağına sırayla sarılacaktır; o halde, sırayla bu ikili Tahrir ve Adeviyye halkının gırtlağına sarılacağına göre, Mursi’nin taraftarları ile Sissi’nin taraftarları neden birbirinin gırtlağına sarılsın?
Demokrasi demek, yine konumuzla sınırlı bir tanım yaparsak, birbirine karşı çıkan Adeviyye ve Tahrir halklarının alanlarda birbirlerinin gırtlağına sarılmadan ve bir başkasının da halkın birisini arkasına alarak, diğerinin gırtlağına sarılmasına fırsat vermeden, birlikte birbirlerine karşı meydanlarda uygarca mücadele etmeleridir; bu mücadeleyi ortak olarak şu hedefe yöneltmeleridir: İktidara kim gelirse gelsin, halk o iktidara karşı ya da o iktidardan yana Tahrir ve Adeviyye Meydanlarında özgürce toplanabilmeli ve sözünü söylemelidir.
İyi de neden Çağlayan Meydanında AKP yanlısı kitle toplanabiliyor da, Taksim alanında AKP karşıtları toplanamıyor? Türkiye’de demokrasi var mı?
Hepsi budur.
Not: Hepsi budur da, dün yazdığım yazımın başına gelen işi burada sizlerle paylaşıp, biraz duruma gülelim. Yazımı Almanya’nın bir şehrinde yazdım ve hemen Brüksel trenine yetişmek için evden ayrılmadan önce, evinde kaldığım ve bazan yazılarımı tashih eden arkadaşa, “yazı uzun oldu, sen kısaltıp, 4 200 karaktere indir” dedim ve gözüm arkada kalmadan evden çıktım.
Arkadaşım “kısaltmış”…Şu yöntemle: Yaklaşık on “uzun cümlenin” içindeki “on kadar yan cümleceği” kırpmış ve bir de 300 karakterlik bir paragrafı atmış. Attığı paragrafa baktım ve isabetli bir atış olduğunu kabul ettim. Attığı yan cümlecikler yazıyı bir hayli zorlamış. Ama birisi var ki, atılan o yan cümlecikten sonra, paragraf garip bir kılığa bürünmüş; dün konuştuk, o yan cümleciğin atılmasıyla yazının anlamınde bir değişiklik olmadığı görüşünde. Doğru, ama, bu memlekette sadece “anlam” önemli değil. Okuyanın “ne anladığı” da önemli. İşte size “kısaltılan paragrafın orijinali”… Parantez içine aldığım “yan cümlecik” çıkarılan yan cümleciktir. Okuyun ve arkadaşım mı haklı, ben mi haklıyım, karar verin:
“Şunu da unutmayalım. Diyelim ki AKP ansızın “erkek partisi” olmanın gereği olarak, “kadınların oy hakkını“ iptal etse, bırakalım demokrat erkekleri, bu kadınların yüzde 99.9’u da  AKP’ye oy verse, geride kalan 0,1 oranındaki kadının “dağa çıkma” (hatta böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında, o insanın, delirir demeyelim de, “psikiyatrik” açıdan “cezai sorumluluğu” kalmayacağı için) bomba patlatma, suikast düzenleme hakkı bile “mutlak” bir haktır”…  
Belli burada Divan Edebiyatının ünlü “mübalağa sanatı”na has bir “mizahi abartma” çabası var. Ama “kısaltma” bu çabanın “mizahi” boyutunu ortadan kaldırmış, geriye garip bir “bomba ve suikast” işi kalmış…Yani hepten “komik” olmuş…