
Beni hep "hemşerim" diye çağırırdı. Bir dönem Hamburg'da gençlik çalışması yürütürken, evimizin kızı olmuştu adeta. Haber yapmak için Halle kentindeki ailesine giderken, yolculuk esnasında sürekli anıları gözümde canlanıyor.
Bu haberi yazarken de, sürekli oturduğu koltuğa gözüm takılıyor. Bu yazıyı yazarken bana bakıyorlarmış gibi bir his var içimde: "Sakın abartma, doğru yaz bizi" diyor sanki...
9 Ocak 2013 günü, Paris'te yoldaşları Sakine Cansız ve Fidan Doğan ile birlikte katledilen Leyla Şaylemez, 8 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak, 1988 yılında, Mersin'de geldi dünyaya. Babasının deyimiyle; 'karlı bir Ocak sabahında ...'
Daha doğar doğmaz, gözleri ilk açıldığında polis üniformasıyla, devletin zulümdar yüzüyle ve Kürt halkının direnişiyle karşılaşıyor Leyla.
Görüşmemizde babası, 3 yaşındayken çekilmiş bir fotoğrafını gösteriyor: Kesk û sor û zer renklere bezenmiş, zafer işareti yapan bir çocuk...
Henüz 6 yaşındayken ise ailesi, polis baskısından kaçarak Almanya'ya yerleşiyor. Leyla da Mersin Barbaros-Yüzüncü Yıl İlköğretim Okulu'ndaki eğitimini ikinci sınıfta bırakıp, peşine takılıyor ailesinin.
Leyla'nın hayatında 90 sonrası hayata atılan Kürt çocuklarının tümünden bir kesit var aslında. Bir taraftan öfkeye sevk eden onulmaz bir baskıyla, imha politikasıyla, diğer taraftan da büyük bir coşkuyla süregiden mücadeleyle büyüyen Kürt, herhangi birinin çağrısına bile gerek olmaksızın, kavganın ortasında buluyor kendisini.
Leyla'nın gülümseyen yüzü
Leyla Şaylemez'in Paris'te yoldaşlarıyla birlikte katledilene dek süren hayatını, mücadelesini, ömründeki bu mücadeleyi tetikleyen detayları kardeşi Yasemin, annesi Şifa Şaylemez ve babası Cumali Şaylemez ile konuştuk. Konuşmamız bittikten sonra ise, komşusu Kadriye İmir de dayanamayıp bir şeyler söylemek istedi. Leyla'nın hatırası onda da dipdiriydi hala.
Şaylemez ailesinin evine girdiğimizde, her duvarda Leyla gülümsüyor bize. Öyle ya, ömrünce herkese gülümsemesiyle ilham olan Leyla, katlinin ardından da hep o gülümseyen fotoğrafıyla kazındı hafızamıza. Baba Cumali Şaylemez, önce, 1978'de köy kavgalarına karışmamak ve geri, ilkel kavgalarda ölüp öldürmemek için anne-babasını yanına alıp Mersin'e taşınmalarını anlatıyor. Ardındansa yurtsever oldukları için yaşadıklarını, polisin baskı ve tehditlerini, Almanya'ya göç etmek zorunda kaldıklarını... Kızını anlatırken, özellikle onun zekasına ve çalışkanlığına vurgu yapıyor. Kürt Özgürlük Hareketi'yle ise henüz küçük yaştayken tanıştığını belirtiyor.
Ardından odaya, Leyla'ya benzeyen Şifa Ana giriyor. Şifa Ana'nın metanetli ve asil duruşu ilk anda gözüme çarpıyor. Çocukluğundan başlayıp, hüzün kadar gururla anlatmaya başlıyor Şifa Ana: "Leyla küçükken zayıf, kara kuru bir kızdı; ama gözünü budaktan sakınmazdı. Türkiye'de iki sene okuyabildi ancak. Öğretmenleri 'bu çocuğa sahip çıkın, biz bunun hızına yetişemiyoruz' diyorlardı. Çok hareketliydi; herkes tarafından seviliyordu. Daha küçük yaşlarda zaten özgürlük hareketiyle tanıştı. Onu daha çocuk yaşta Mersin'deki serhildan gibi düğünlere götürdüğümüzde zafer işareti yapması hala aklımdadır."
'Anne bunlar niye bizi sevmiyor?'
Almanya'ya gelişlerini de anlatıyor Şifa Ana. Bir türlü sevemediği bu diyara mecburen geldiğini anlattıktan sonra devam ediyor: "1994'te geldik Almanya'ya. Bambaşka bir dünyaydı! Kaldığımız kentte insanlar yabancıları sevmezdi. Leyla ve kardeşi de okulda sürekli dışlanıyorlardı. Hatta arkadaşları onların elini bile tutmak istemiyordu. Herhalde bu, Leyla'nın hayatında dönüm noktası oldu. Hep sorardı bana, 'Anne bu insanlar neden bizi sevmiyor' diye. Verecek cevabım yoktu. Buna tepki olarak, arkadaşlarını hep yabancılardan seçti. Vietnamlı, Koreli, Afrikalı birçok arkadaşı vardı.
Leyla evde olduğu zaman hep okurdu. Babasının getirdiği bütün yayınları başından sonuna kadar okuyordu. Okudukça Kürt halkının çektiği acılara adeta tanıklık ediyordu. Odasından çıkmaz geç saatlere kadar okuyup dururdu. Ama buna rağmen de ne okulunu, ne arkadaşlarını ne de bizi ihmal ederdi. Bir bakardım; benden habersiz mutfağa girmiş, her tarafı temizlemiş. Benim sırdaşımdı aynı zamanda. Sıradan bir çocukluk yaşamadı benim kızım. Küçüktü ama koca bir insanın acılarını taşıyordu yüreğinde. Büyüdüğünde de mimar olmak isterdi hep. Bazen diyorum ki, keşke biz Kürdistan mücadelesini zamanında üstlenseydik, belki şimdi ne benim kızım ne de başkaları ölürdü."
Kızının Kürt Özgürlük Hareketiyle ilişkilenmesini soruyoruz Şifa Ana'ya. 'Biliyor muydun ilişkisini? Nasıl karşıladın?' diyoruz; cevap veriyor: "Katılacağını tahmin ediyordum. Sık sık gelip bana sarılıyor, öpüyor, sanki bir şeyler anlatmak istiyordu. Bir gün bana; 'Anne çok uzaklara gidersem üzülür müsün' dedi. Boğazıma sanki bir şeyler takılmıştı. 'Tabii ki üzülürüm kızım' dedim. Meğer kararını çoktan vermiş. Bir akşam gelmedi. Telefonu kapalıydı. Gelir diye geç saatlere kadar bekledim. Sonra 'gittiğini' tahmin ettim. Kanınla, canınla büyüttüğün evladın bir anda kayboluyor. Halkımızın çektiği acıları görünce, kendi kendime teselli vermeye başladım. 'Bu çorbada bizim de tuzumuz olsun' dedim. Kızım farklı yaşam arayışlarına girebilir, çok kötü bir yaşamın içine de düşebilirdi. Zamanla gidişine bir anlam biçtim ve saygı duydum.
'İnşallah ihanet etmedin!'
Gittikten sonra sık sık görüşme imkanımız oluyordu. Bir ara uzun süre Leyla'dan haber alamadım. Sonra öğrendim ki ülkeye gitmiş, üzülmeyeyim diye bana haber vermemiş.
Bir gün mutfakta yemek yaparken kapı çaldı. Kardeşi kapıyı açtığında 'Leyla!' diye bağırtısı geldi kulağıma. Rüya sandım önce; iki sene sonra kızım karşımdaydı. Ama ona sarılmadan önce şunu dedim: İnşallah kaçıp da ihanet etmedin arkadaşlarına! Bana sarılarak, "Şehitlerimiz üzerine yemin ederim ki öyle bir şey yok. Rahatsızım diye arkadaşlar beni geri gönderdi" dedi.
Kızım tez canlıydı. Sanki hayatın bütün yükü onun omuzlarındaydı. Hep bir şeyler yapmak istiyordu. Ömrü yettiğince de yapmaya çalıştı. Bize de ağır bir sorumluluk bıraktı. Yaşadığımız sürece hep ona layık olmanın mücadelesini vereceğiz."
Leyla'nın katledildiğini nasıl duyduklarını, ne hissettiklerini soruyoruz Şifa Ana'ya. Sanki o günleri tekrar yaşıyor anlatırken. Bir taraftansa, ne yapsa yaşadıklarını anlatamayacak oluşunun kıvranması seziliyor sözlerinde: "Leyla'nın babaannesi çok hastaydı. Babası onu görmek için ülkeye gitmişti. Hepimiz çok huzursuzduk. Katliamın olduğu gün de üstümde bir huzursuzluk vardı. Evde dolanıp duruyordum. Her an bir şeyler olacakmış gibi hissediyordum. Katliamı önce bizim arkadaşlar televizyondan duymuşlar. Bizim haberimiz yoktu. Erken saatlerde zil çalınca, 'Eyvah!' dedim, 'Kayınbabam öldü herhalde!' Leyla'nın olabileceği hiç aklımın ucundan geçmezdi. Kızımın şehadet haberini alınca... O an sanki zaman durmuştu. Evladının ölmesi karşısında annenin acısını nasıl tarif edeyim? O gün babası da geldi. Paris'te, onbinlerce gözü yaşlı insan bizi karşılayınca, herkesi kendi evlatını yitirmiş gibi acılı görünce, metanetli olmak istedik. Şehitlerimize layık olmak istedik. Meğer kızım ne kadar da seviliyormuş! Yaşamıyla hep halkının birliği için çalıştı. Şehadetiyle de işte bunu gerçekleştirmişti.
Cenazeler Amed'de de şanlarına yakışır bir şekilde karşılandı. Aileler olarak kortejin en önünde yer almamız gerekirken, öyle kalabalıktı ki ve herkes onları taşımayı öyle çok istiyordu ki, ancak birkaç kilometre arkalardan takip edebildik."
'Katilleri bulunsun'
Şifa Ana'yı daha fazla zorlamadan bitirdik söyleşiyi. Söyleşinin sonunda ise, bir anne olarak seslendi herkese: "Kızımın katillerinin bulunup gerekli cezalara çarptırılmalarını istiyorum artık. Er ya da geç adalet tecelli edecek. Bizim de elimiz sürekli katillerin yakasında olacak. Anneler olarak fazlasıyla acı çektik. Artık ülkemize barış gelmesini istiyoruz."
Kardeşi Yasemin'le de ablasını sorduk. Öfke ve hüzün karışımı sözlerle anlattı bize: "Leyla 9 ben 5 yaşındayken Almanya'ya geldik. Epey zorlanmıştık. Dilini, kültürünü bilmediğimiz bir coğrafyada, iki kız kardeş olarak birlikte tutunmaya çalıştık hayata. Alman çocuklar okulda bizi aralarına almazdı çoğu zaman. Leyla bunu hep sorgulardı; ama onlara düşmanlık beslemezdi. Okuldan arta kalan zamanlarda ise ben çocukluğunu yaşarken, o ev işlerinde anneme yardım ederdi. Elinden her iş gelirdi.
Okulda başarılı olmamız için babamız her türlü fedakarlığa katlanıyordu. Almanca'yı öğrendikten sonra Leyla'nın sorumlulukları daha da arttı. Bürokratik işlerimizi o takip ederdi. Küçüklüğünden beri hep erkek kardeşlerimle yaşadığı için de çoğu zaman erkekler gibi hareket ederdi."
'Sürekli okurdu'
"Leyla'nın fazla boş zamanı olmazdı; olunca da sürekli okurdu" diyen Yasemin Şaylemez, şöyle sürdürüyor sözlerini: "Altı erkek kardeş arasında iki kız kardeş olduğumuz için, sırdaşımdı benim. Herkesin üstünde de iyi bir etki bırakmıştı. Bir süre görünmediği zaman herkes onu sorardı. Çok sosyaldi; herkesle iletişim kurardı. En çok da çocuklarla oynamayı severdi."
Ablasının mücadeleye katıldıktan sonra hiç durmadığını söyleyen Yasemin Şaylemez, şöyle noktaladı sözlerini: "En büyük hayali Kürdistan kurulduktan sonra motosikletle dünyayı dolaşmaktı. İnsanlık düşmanları ne yazık ki hayalini gerçekleştiremeden onu aldılar aramızdan. Kaybı benim için inanılmayacak kadar acıydı. O acıyı tarif edemem. Evin her köşesinde anılarımız var. Ben yaşadığım sürece anısına bağlı kalacağıma dair kendime yemin ettim."
'Küçük yoldaşımın katlini kabullenemedim'
Leyla Şaylemez'in komşusu Kadriye İmir de birkaç şey söylemeden edemedi. O da Leyla'nın hayatına çocukluğundan katline kadar tanık olmuş; tavrından, duruşundan çok etkilenmişti. Şunları anlattı İmir: "Leyla'yı komşuluk ilişkilerinden ziyade, hep yurtseverliği ve tez canlılığıyla tanıdım. Kızımla arkadaştı; sürekli bize gidip gelirdi. Her etkinlikte de mutlaka onunla karşılaşırdım. Yaşına göre oldukça olgun ve saygılı bir insandı. Hani derler ya, büyümüş de küçülmüş. Daha mücadeleye atılmadan önce, bir militan gibi yön verirdi hayatına. Halkının özgürlüğü için yapamayacağı şey yoktu. Ne iş yaparsa hakkını vermek istiyordu. Hep en önde giderdi. Sorumluluğu kimseye kaptırmazdı. Şehadetlerden de oldukça etkileniyordu. Defalarca, şehadetlerden sonra hüngür hüngür ağladığına şahit oldum.
Onun şehadetinin haberini de çok erken aldım. Sabah namazından sonra televizyonu açtım; ölüm haberleri... Neye uğradığımı şaşırdım. Eşim bir taraftan, ben bir taraftan ağlıyorduk. Küçük yoldaşımın katledilmesini bir türlü kabullenemedim. Acısını hep yüreğimizde taşıyoruz."
M.ZAHİT EKİNCİ/HAMBURG