Türk halkının bunları duymadığını düşünmek için hiç bir akli nedenimiz olamaz. Türk ‘aydın’ının, Türk basınının birinci ağızdan yapılan bu açıklamadan sonra yapması gereken şey ne idi? Kıyameti koparmak! Sadece Türkiye’yi değil, dünyayı ayağa kaldırmak; bu asalak katil sürüsünün ortaya dökülen pisliklerine karşı onurlu bir mücadele başlatmak...
Tamam tamam, fazla uçmayın. Söz konusu ülke Türkiye ise, mevcut koşullar içinde bunların olmayacağını siz de biliyorsunuz zaten. Zira ne bu gerçekler bunca zaman sırdı, ne de Kürt halkına yönelik devletin geleneksel politikası olan toplu savaş istemi daha öncesinden bilmediğimiz yeni bir program idi. Belki de bu konuşmalardan ortaya çıkan tek yeni bilgi, bunca zamandır TSK ile AKP arasında var olduğu iddia edilen çatışmanın, Kürt halkının kimlik istemi söz konusu olduğunda, yasa masa tanımayan güçlü bir birliğe dönüştüğü gerçeğinin yeniden doğrulanması oldu.
Koşaner’in açıklamaları, bizim otuz yıldır gün gün deşifre ettiğimiz sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek kimliğinden başka bir şey değildir.
***
Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreyya’nın basın açıklaması sonrasında birileri iş edinmişler ve benim TAK üzerine yazdığım yazıları onların basın bildirisi ile birlikte bir mail grubuna iletmişler. Hemen kötü bir amaca yormasam da yanlış buldum. Benden bu konudaki görüşlerimi yazmam yeniden istenebilirdi.
Bildirinin özü olan barış istemine katılmamak için insanın önce „insan olmayı„ reddetmesi gerekir. Daha da ötesi, vicdanımız acısa da, onların Türkiye koşullarında sorunun biçimlenişinden yola çıkarak yaptıkları „barışın sorumluluğu özgürlük, demokrasi ve halkların hakları için mücadele edenlerin omuzlarındadır“ saptamasına da bütün yüreğimle katılıyorum. Ama bir basın bildirisinde belirtilen bütün düşünceleri bütünüyle kabul etmek bir zorunluluk değildir elbette. Daha da ötesi, aynı bildiri içerisinde katılmadığınız düşünceler de yer alabilir ve gerektiğinde bunları açıklamak barış istemli bir bildirinin özünü reddetmek anlamına gelemez. Bu onurlu birliğin içinde farklılıklarımızı da elbette tartışarak sürdüreceğiz.
Bildirinin TAK’a ilişkin bölümünde mutlaklaştırılarak dile getirilen düşüncelerin belki de bir kez daha gözden geçirilmesi gerekirdi. En azından ahlak, vicdan gibi kavramlarla zıtlaştırılarak mutlaklaştırılan cümleler belki de elenmiş olurdu.
Bense TAK konusunda şunları yazmıştım, yenilemek için aynen aktarıyorum:
„Kürt halkının sabrının da tahammül duvarlarını artık haylice zorladığını düşünüyorum. Ve savunalım savunmayalım, ama TAK’ın (Teyrê Bazên Azadiya Kurdistan) yaptığı eylem, sanırım „müzakerelere yönelik“ bir uyarıdır... (Taksim eylemi)
‘Empatiyi uyarma’ fonksiyonu üstlenmiş gibi görev yapıyor sanki TAK. Örneğin barış sözünün en çok kullanıldığı dönemlerde bile elini kandan çekmeyen sömürgeci bir devlete: „Bakın, bu yolun sonu şuraya kadar gider“ gibi uyarılar yapıyor çoğu zaman ve sağduyuyu hareketlendirerek adil ve kalıcı bir barışın en akli çözüm olduğu düşüncesine çekmeye çalışıyor insanları. Yöntemini eleştirebilirsiniz hatta bütününe karşı çıkabilirsiniz ama intikam peşinde koşmuyor, eylemle veriyor yaşamsal öneme sahip mesajlarını. Dikkat çekiyor haksız savaşlara karşı var olan sınırsız mücadele olanaklarına. Sömürgeci devletin Kuzey Kürdistan’da Kürt halkına verdiği acıların çok daha fazlasının metropollerde misillime yoluyla Türk halkına verilebileceğini anlatmak istiyor...
Yaşam hakkına yönelik her saldırının, yaşama direnciyle yani savunmayla karşılık bulacağı açıktır...
Ben de PKK’ye ve TAK’a „silahları bırakın artık Hewal“ diyeceğim. Ama bunu başım dimdik haykırabilmem için, varlığını kan ve zulüm üzerine oturtmuş ırkçı Türk sömürgeciliğinin, bu ceberut kapitalist sistemin bütünüyle yerle bir olmasını görmem şarttır. Üstelik bu istek hem ahlaki hem mantıki nedenlerle, Kürtlerden öncesi benim yani Türklerin öne atılarak çözmesi gereken bir görevdir.“